
MEHMET FAZLI GÖK
fazligok@diken.com.tr
@fazlgok
Apartman kapısından çıktım. Firuzağa Camii’nin karşısındayım. Aklımda bir kahve içmek var, sonrasına bakacağım.
Ben iflah olmaz bir Beyoğlucu’yum. Beyoğlu’na inanırım. Geçmişteki halini övüp şimdikini beğenmeyenlere karşılık Beyoğlu’nun yaşadığına, kültürü hala taşıdığına inanıyorum; binasıyla-kaldırımıyla-mekanlarıyla-inanılmaz sokaklarıyla memleketin sırta yük bir kamyon dolusu derdini katlanılır kılan bir teselli, tarihin bir armağanı, hatta abartayım, memlekette yaşanacak tek yer olarak görüyorum. Yürümek bile tek başına çoğu kez yetmişti.
Cumartesi benim izin günüm. Bir kahve içeceğim. Altı-yedi yıldır gittiğim bir kahveci var Havyar Sokak’ta. Adı Tea or Coffee. Karton bardakta büyük boy filtre kahve alıyorum. 130’dan 150 liraya çıkmış. Dışarı geçerken, bu benim son kahvem olabilir, diye düşünüyorum.
Niyetim Beyoğlu’nun kültür yaşamını paylaşmak ama iki yan masada bir çift var. Bazı gözlemler yaptım. Adam, “Bak şimdi karıcığım…” diye konuşuyor ama sesi erkek sesi, bir mesele var. Diyor ki, “Benim tek derdim şu an 60 bin liralık bir eve geçmek, ben 75 bin lira ödüyorum her ay kiraya.” Diyor ki, “Aceleye getirdin 100 bin lira verdik tatile, millet 40 bin liraya Dubai’ye gidiyor. Orada ağzımıza burnumuza kadar yeseydik 60 bin yerdik.” Diyor ki, “Bu Endonezyalıyı kovdun artık birine karar vermen lazım.” Kadın son aylarda doğum yapmış. İzni 20 gün sonra bitiyor. Endonezyalı bakıcı olmalı. Adam izni bittiğinde kadın çalışsın istiyor. Kopuktu bu tartışmalar, bir noktada adam kadını çalışmaması durumunda ev hanımı olmuş bir arkadaşlarına çok benzeyeceği konusunda ‘uyardı’. Bu bir tehditti ya da. Tehdit yoktu ama biri birini tehdit ettiğinde rüzgar nasıl eserse öyle esti. İki masa yanımdalardı. Kesik kesik duydum. Yani, bu da bir geçim sıkıntısı diye düşündüm. Duyduklarım standartları yüksek bir boka batmışlıktı. Maddi durumları benden iyi olduğu için onlara üzülmedim. Yine de ilginçti.
Sonra yürüdüm, karnım açtı. Kalkanoğlu Pilavcısı’na gittim, meşhurdur. Duvarında Vedat Milör kupürü var. Burada pilav, kavurma, İspir fasulyesi pişiriliyor. Lezzetini şöyle anlatayım. Ömrünün 60 yılını vejetaryen geçirmesine rağmen et yememe ilkesi buraya özel boşverilen, diğer vejetaryen arkadaşları bir duysa mahvolacak bir adamın bu kavurmaya ‘hayır’ diyemediğini duydum. Dinlediğime göre Erzurum-Kars-Ardahan platolarından bir adam, kavurmanın burada kendi memleketinden daha enfes olduğu duyumuyla yayan yollara düşmüş, ta oralardan Kalkanoğlu Pilavcısı’na kadar bu kavurmayı yemek için çıplak ayak yürümüş. Ve hiç pişman olmamış. Ayrıca 1870’lerin sonunda yolu tozlu İstanbul sokaklarına düşmüş Fransız bir seyyahın da bu kavurmayı 20 sayfa övdüğünü bir arkadaşım anlattı ama ben o metni henüz okumadım. Bunlar Kalkanoğlu Pilavcısı’na dair detay hikayelerden. Padişahın da pilavcısı olduğunu herkes bilir.
Çıktım oradan. Kavurmacının yanında Cinemajestik var. Altın Küre’li ve Oscar adaylı bir iki afiş gördüm ama tanıdık değillerdi. İstiklal’e çıktım. Hava yağacak gibiydi. Galiba böyle bir yazı yazabileceğim caddeye çıkınca aklıma geldi. İnsanın elindeki nimetin farkına vardığı, şükür müdür huzur mudur, bir hafifliğe eriştiği anlar oluyor. Karnı da tok olunca oluyor herhalde böyle. İstiklal Caddesi’yle de doğrudan ilgili tabii.
Bunları yazabileceğimi düşününce, Atlas Sineması’na girdim. Beyoğlu sinemayla beraber anılan bir yer. Biraz önce kavurma yediğim sokağın adı bile Ayhan Işık Sokağı’ydı. Bir film izleyip yazıya onu da ekleyebilirim dedim.
Atlas’ta 14 Şubat seçkisi yapmışlar, çoğu bildiğim filmlerdi ama aşkı öven mi aşka lanet eden bir seçki miydi bu anlayamadım. Çünkü işte bazıları: In the Mood for Love, Issız Adam, İklimler, Dünyanın En Kötü İnsanı… Bu yazının hiç olmaması pahasına film izlemekten vazgeçtim. İklimler güzel filmdi, Maurois’nın İklimler romanıysa enfes, ve Dünyanın En Kötü İnsanı aslında İklimler’le ne kadar benzer, diye düşündüm yürürken. Bir de tabii aslında, bunu şimdi yazarken düşünüyorum, aşkı öven bir seçki yapmak da zordur, aşkın tabiatı itibariyle zordur.
Yürüdüm yürüdüm ve restorasyonu ardından görülesi sergiler sunan, gelip geçenin güzel sanatlara temas etme imkanı bulduğu Casa Botter’e girdim. Cahilliğim affedilsin, ben Komet’in resimlerini ilk kez bir iki ay önce burada gördüm. Büyük keşifti. Acayip bir sanatçı.
Bu kez Burhan Uygur’un resimleri vardı. Ekspresyonist bir ressam. Casa Botter’deki sergilerde resimlerin üst kısmında sanatçının kaleminden cümleler oluyor, çok seviyorum bunları okumayı. Eserlerin kendisinden sonra eserlerin adı kadar önemli, müthiş tamamlayıcılar. Burhan Uygur’un şu cümleleri de resimleriyle aramdaki mesafeyi azaltıyor:
“Resimlerle olan macerama gelince, sevgi ve içtenlik en ön planda gelir. Resim dahil sanatın her dalında zorlama moda akımcılığından nefret ederim. Sanatın kutsal tezgahında göstermelik duygu oyunlarına, gösterişe, şaşaya yer yoktur. Ve aklın kırıntıları üzerine kurulmuş mesajlar gereksiz zorlamalardan başka bir şey getirmez… Kendimi bunlardan uzak tutup kozamı örmek, tek derdim bu.”
Çok dürüst, yüzde yüz sanatçı. Aslında ben o ana kadar bu resimleri fazla ‘duygulu’ bulmuşken, öğreniyorum ki sanatçı, -sanatçı tercihi olarak- ‘akıl’la arasına mesafe koymuş. Süper. Sanatçının akılla arası iyi olmamalı zaten, diye bir kanun indiriyorum. Onaylıyorum. Ve şu resim çok hoşuma gidiyor, adı da güzel: “İstanbul Denilen Bu Güzel Kentin Çilesini Çekmiş Bir Günahlı Olarak Kentin Profilinden Bir Görünüştür”

Casa Botter’den çıktığımda, kavurmayı yediğimden bu yana bir tek sigara içmiş değilim. Bir sigara içeceğim ama Beyoğlu’nu överken kötü bir haber, İstiklal çevresindeki herhangi bir kafe haftasonları oturulabilir gibi değil, evet maalesef.
Ve artık yürürken sigara içmek de benim tercihim değil. Konu Beyoğlu’nun canlılığı ama, Beyoğlu’nun yokuşlarıyla ilgili bir anlatacağım var.
Bir Ankaralı olarak 20 yaşındayken Beyoğlu’na düştüğümde bu yokuşlar bana pek zor geldi. Fakat sonra sonra, bir gün, yokuş çıkarken sigara içebildiğimi fark ettim. Sonra da düşündüm ki, hay allah, ben yokuş çıkarken sigara içebilecek yaşlardayım. O halde tam da bu gençlik çağında yapılacak şey, ekonomi de kötüydü, yokuş çıkarken sigara içmekti. Böylece tamamen Beyoğlu’na has bir sporu, yokuş çıkarken sigara içme sporunu icat ettim. Ne zaman çıkılacak bir Beyoğlu yokuşu görsem paketimle çakmağıma davrandım. Gelgelelim bu sporu yedi-sekiz yıl profesyonel yaptıktan sonra yürürken sigara içmek artık yoruyor. Tamamen Beyoğlu’yla ilgili bir durum.
Narmanlı’dan geçip arka sokağa varıyorum. Birkaç mimardan duymuştum, bu hanın restorasyonundan çok şikayetçilerdi ama bilemiyorum. Arka sokakta meşhur Sponeck Birahanesi var. Happy hour zamanı. Daha önce hiç görmediğim kadar boş. Bir bira söylüyorum, allahtan ‘daydrinking’ icat olundu da kimse kimseye ayyaş diyemiyor. İşte sigaramı burada içiyorum. Çok şık bir yer.

Beyoğlu’nun kültür hayatı, enfes yemekleri, büyüleyici yapıları iyidir ama, nasıl ki kebabın iyisi Adana’da, şinitzelin iyisi Viyana’da yenirse gözlemin iyisi de Beyoğlu’nda yapılır. Bir kafeye, bir bara oturursunuz ve telefon kaplarından kişilik analizi yapabileceğiniz daha iyi bir yer yoktur. Date gözlemcisi olunacak yer de burasıdır. Kadın kimdir, erkek kimdir belli fikirler edinilir. Millet neler giyiyor, bu yıl hangi montlar seviliyor, uzun paltoları kimler giyer, bu paltoları giyenler kime oy verir, politik bilinçleri ne düzeydedir…hepsi için en uygun yer. Kimseler bilmez, bilimsel analizini kimse yapamazken siz genç çiftlerin tercih ettiği flört sözcüklerinden ülkenin dış politikasının Anadolu seçmeni üzerinde nasıl bir etkisi olacağını kestirirsiniz. Ve zaman zaman, gözlemden sıyrılıp kendinize döndüğünüzde hem mekanlarıyla hem yürünecek yerleriyle geçmiş muhasebesi ve gelecek planları da en iyi burada yapılır.
Bir bira içtim Sponeck Birahanesi’nde, kalktım. Bu yazı daha da uzayabilir ama toparlayayım. Kahve içtim, yemek yedim, sergi gezdim, bir de bira içtim.
Akşam çok genç bir yazarın kitap kutlamasını yaptık beş kişilik küçük bir ekip: Genç yazar, ev arkadaşı birkaç yaş daha büyük genç yazar, kitabın yayıncısı, hepimizin çok sevdiği bir avukat arkadaş, ben. Mis Sokak’ta, bu sefer hiç de meşhur olmayan, ya da olabilecekse de pek olumlu taraftan olamayacak Bremen Pub’da oturduk. Bremen’in karşısında sokak seviyesinden aşağı indiğiniz bir pavyon var. Önünde okuma yazma bilmeyen bir değnekçi durur. Bremen’de bira ucuz. Eskiden daha ucuzdu. Çok genç yazar da gezmiş Burhan Uygur sergisini, beğenmemiş. Komet’i beğenmiş ama. Sonra Fenerbahçe konuştuk, Galatasaray’ın Sacha Boey’in yerini bir türlü dolduramayışını.
İçkiler içildi, sarhoş olundu, kitaba hayırlı olsun dedik, bardakları tokuşturduk. Çıktığımızda yağmur yağıyordu.