Bugün 17 Ocak. Hayatını sadece haberin peşinden koşmaya adamış gazeteci Mehmet Ali Birand’ın 12’nci ölüm yıldönümü. Eşi Cemre Birand, birlikteliklerini, Birand’ın meslek tutkusunu ve Türkiye’nin içinden geçtiği sürece bakışını Diken’e anlattı.

Henüz bebekken baba kaybıyla başlayan bir hayat. Sonra kaza sonucu bacağına dökülen kaynar su ve defalarca geçirilen ameliyatlar. Sonuç olarak hafif kısa ve aksayan bir bacak. Dayısının masraflarını üstlenmesiyle başlayan Galatasaray Lisesi günleri.
Pek de istekli başlanmamış üniversite eğitimi ve maddi imkansızlıklar sonucu okulun yarım kalması. Birand bu trajik gidişatı Milliyet’in kapısından girerek değiştiriyor.
Çünkü hakiki bir kumaşın doğru terziyle buluşması ne kadar mühimse gazetecinin mesleğinde ustasının bulması da o kadar mühim. Kısa sürede Birand, ustaları Abdi İpekçi, Sami Kohen’den aldığı elle mesleğin zirvesine çıktı.
Demirkırat, Abdullah Öcalan söyleşisi, 32’nci Gün macerası, Milliyet, Birand denince aklımıza gelen her şey. Cemre Birand Milliyet günlerinden itibaren başlayan ilişkilerini, ‘her şeyin ilki olmak isteyen o gazeteciyi’, dünmüşçesine büyük bir samimiyetle Diken’e anlattı:
Mehmet Ali Birand’la tanışmanız Milliyet günlerine dayanıyor. Gazetede çalışmaya başladığınızda Birand ile aynı masayı paylaşmışsınız. Ancak o erkek ortama bir kadın olarak girişiniz de pek hoş karşılanmamış. Birand’la nasıl tanıştınız, o günleri sizden dinleyelim.
Ben Fransa’da siyasal bilimler okudum. Üvey babam Ercüment Karacan, Milliyet’in sahibiydi. Herhalde onun kafasında da vardı. İleride hani ben devam ederim bu mesleğe, milliyeti ben devam ettiririm diye.
Kardeşim vardı tabii ama benden 11 yaş küçüktü. Beni Milliyet’in dış haberler bölümünde görevlendirdiler. Dış haberler ekibinin olduğu odada Halit Kıvanç, Altan Erbulak, Sami Kohen ve Mehmet Ali vardı. Odada üç masa vardı, Altan Erbulak ve Halit Kıvanç sırayla masayı kullanırlardı.
Mehmet Ali’yi daha evvel Kulüp 33’te tanımıştım, oradan az buçuk kim olduğunu biliyordum.
Aralarına stajyer olarak katılınca onlara fazla geldi. Beni arşive yolladılar, sandılar ki ben arşivim içinde yıllarca kaybolacağım, bunların hiçbirine de bir şey olmayacak. En başta da Mehmet Ali, en uçta o olduğu için kendisinin kovulacağını düşünmüş.
Arşivi düzenledim. Bunlar çok hayret ettiler. Sonra beni öğle yemeklerine davet etmeye başladılar. O zaman dışarıdan öğle yemekleri gelirdi tepsilerle. Onlarla yemek yemeye başladık.
Hayatımız böyle devam ederken Mehmet Ali’yi ben saat 6 Karaköy vapuruna bırakmaya başladım. Arabam vardı. O bırakışlarımda yolda çene çalıyoruz derken durup çay içmeye başladık. Sonra çıkmaya başladık sonra büyük bir sevgi doğdu aramızda, büyük bir aşk doğdu.
Ve Mehmet Ali benim için çok değişikti. Çünkü ben kolejli prensestim, kolej muhitinden geliyordum. Gayet hürüm.
Mehmet Ali’yse Fransız kültüründen geliyor. Kadınları çok iyi davranıyor. Fakat aynı zamanda da hafif üstten bakıyor. Kadınlar onlar için işte gezdirilecek, eğlenilecek birileri.
Bana kötü muamele ederdi. benim çok tersime gitti, ya bu adam kim ki dedim. Ben ona gösteririm derken aşık oldum. O da aşık oldu. Çok zor zamanlar geçirdik beraber. Evlendikten kısa süre sonra Abdi İpekçi sayesinde Brüksel’e tayin olduk.

Birand’ın mesleğin başında bir gazeteci ve sizin de patronun kızı olması dedikodulara neden oluyor. Ama anne ve babanız boşanınca bu söylentilerin hepsi boşa düşüyor.
Tabii ama bir yerde yine istenmeyen, kötü ve boşanmış bir ailenin kızı oluyorum. Mehmet Ali’nin de mesleği ortada kalıyor. O zaman dedi ki ben her şeyi göze alırım. Allah’tan Abdi abi vardı. Abdi abiyi zaten çok severdim, bana çok yakındı.
O gitmiş babama bunlara bir şans tanımamız lazım demiş, Mehmet Ali de zaten kafasında kuruyormuş Brüksel’e gitmeyi. O teklif gelince kabul edip gittik.
Kayınvalideniz sizin için Birand’a ‘Bu kız seni şah eder demiş’ ve hatta Birand size yazdığı mektuplarda birlikteliğiniz için hayatımın anlamsız geçmemesine yarayacak diyor.
Bana çok güvenirdi. Ben de ona çok güvenirdim. Örneğin meme kanseri oldum. Ona sorduğum ilk şey ‘Mehmet Ali ölecek miyim’ diye sordum. ‘Yok canım, ne münasebet’ dedi. Ve inandım.
Öyle bir ilişkimiz vardı ki ona çok inanırdım. Nasıl diyeyim, o da beni hep hayatta yükselteceğini düşündü. Çünkü arkamdan her zaman iterdi.
Ben daha memur ruhluydum. O kadar tutkum yoktu. Ama Mehmet Ali içimde olmayan şeyleri görüp hep cesaretlendirirdi.
‘Ruhunda habercilik vardı, başka bir şey düşünmedi hiç’
Birand aynı zamanda Türkiye’nin ilk Moskova basın bürosunu açan gazeteci, başka bir tür girişkenliği var.
Moskova bürosunu açan ilk gazeteci oldu. Avrupa muhabiri oldu. Daha sonra biraz kendine göre mesleğini yönlendirdi. Gittiği yerde yabancı basın birliğinin başkanı oldu. Çok faal bir insandı.
Aynı zamanda çok öngörülü de bir gazeteci. Abdullah Öcalan röportajına gitmeden bunu dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’a söylüyor. Hani gittikten sonra duyulmasının yaratacağı tepkiyi düşünüyor, kendince önlem alıyor. Siz ne dersiniz?
Her şeyin ilki olmayı isterdi. Çok yenilikçiydi. Teknolojiye yakındı. Yeni ne çıkarsa kendi mesleği ve iletişimle ilgili hemen onu alır ve kullanmaya başlardı.
Ruhunda habercilik vardı. Başka hiçbir şey düşünmedi hayatında. Ne ticaret ne bilmem ne, ne şu ne bu. Sonuna kadar hep gazetecilik ve haberciliği düşünürdü.
Bacağındaki yara tüm çocukluğunu etkilemiş ve dışlanmış bir çocukluk geçirmiş. Sizce bu durum hayatını, ilişkilerini ve mesleğini etkiledi mi?
Hiçbir zaman öyle hissetmedi. Çocukluğundan itibaren beş ameliyat geçirmişti, elbette kısıtlamalar oldu. Fakat kendine özgüveni o kadar yüksekti ki futbol oynardı ama kaleci olarak. Her yere girer çıkardı. Ondan dolayı eksikliğini hissetmedi veyahut hissettirmedi. Su kayağı bile yapıyordu, beceriyordu her şeyi.

Yaptığı işlerden, haberlerinden bahseder miydi size ya da dışında mı tutardı?
Kapıdan girdiği andan itibaren gününü anlatmaya başlardı. Ancak sonraki yıllarda birtakım şeyleri ailemizin huzuru için gizledi. Öldürülmek istenmiş olmasını, devletin onu öldürmek istediğini sakladı.
1982’de Milliyet’te bir genel yayın yönetmenliği macerası var. Kendisi de yapmamak istediğini fark ediyor, ama bırakmalı mıyım diye size danışıyor. Sizin verdiğiniz destek sonrası o görevi bırakabiliyor.
Ben o sırada Brüksel’de NATO’da çalışıyordum. İşim çok iyi, param çok iyi, oğlumuz var. Git, dene dedim. İşin olursa taşınırız, İstanbul’a geliriz. Ama ben burada yani senin güvencenim, ben kalayım Brüksel’de dedim
Yapamıyorum dediği zaman hemen bıraktı.
Bıraktıktan sonra ona öyle bir hırs geldi ki yani onun üzerine gelen o hırs korkunçtu. Burada ben başarısız oldum deyince Vehbi Koç, ona “Sıhhatin yerinde olsun, ailen yanında olsun, arkadaşlarını sağlam tut kötü zamanlarda” demiş. Vehbi Koç’un verdiği bu tavsiyeyi hep uyguladı.
O başarısızlıktan dolayı korkunç bir hırs geldi üstüne ve ondan sonra da zaten kimse tutamadı onu.

Milliyet’ten sonra zaten 32’nci Gün macerası başlıyor. Program TRT’de yapılıyor ve masraflar için gösterilen faturalar üzerinden Birand’ın üzerine geliniyor. Hatta ‘TRT dolandırıldı’ gibi iddialar ortaya atılıyor, Birand’sa masrafların bir şirket üzerinden gösterilmemesinden dolayı bu sorunların çıktığını söylüyor. O dönemde yaptığı haberler ve devlet baskısının bu olaylardan bir payı var mıydı?
Tabii onları yapan da o zamanın güçlü askerleriydi. Çünkü Mehmet Ali bir haberci olarak Türkiye’deki Kürt meselesini haber yaptı. Bu konudaki ilk yazısını 1987’de yazdı. ‘Kürt sorununu askeri harekatla çözemeyiz’ başlığıyla.
O zamandan beri askerler Mehmet Ali’yi gözlerine kestirdiler. Devlet politikasına karşı geliyordu.
Hatta şunu derlerdi, bir gazeteci Birleşmiş Milletler gibi gözlemci olamaz. Yani bir taraf tutacaksın.
Mehmet Ali de haberciydi. Haberin peşinde koşardı. Kürttü, Türktü onun için fark etmezdi. Onun için haberin değeri önemliydi. O bakımdan devletle ters düştü ve askerlerin kışkırtmasıyla hakkında korkunç davalar açıldı.
Can Dündar’ın yazdığı biyografisinde de meslek hayatının asker ve devlet korkusuyla geçtiğini söylüyor ve bunun geçici bir dönem olduğunu belirtiyor. Ancak 2025’te mesleği yapmaya çalışan gazetecilerin üzerinde bir baskı, korku olmadığını söylemek çok güç.
Asker geçti. Asker devletti de o zaman. O gitti, devletinki kaldı. Asker vesayeti çok fazlaydı. Birand’ın her davasına, bir adam gelir, hakimle konuşurdu. Sonradan onun bir asker olduğunu öğrendik.

‘Bir mafya lideri tehdit etti’
Mesela oğlunuz Umur Birand ABD’de okurken Birand yaptığı bir haber yüzünden oğluyla tehdit ediliyor. Suikast iddiaları, tehditler aile hayatınızı nasıl etkiledi?
Oğluna yönelik Amerika’da bir tehdit oluştu. Yani ismini söylemeyeceğim ama bildiğimiz bir mafya lideri tehdit etti. Ama Mehmet Ali yine de durmadı.
‘Ben Mehmet Ali’nin arkasındaki sakin denizdim’
Peki mesleğindeki bu ısrarı nedeniyle hiç kavga ettiniz mi?
Mehmet Ali, ASALA davalarına Paris’e gitmek istediğinde kendimi yerlere atıp ağladığımı, ayaklarına kapandığımı bilirim. Bana rağmen gitti. Beni dinlerdi ama inandığı şeyler için burnunun dikine giderdi.
Birand’ın bu yoğun meslek yaşamında baba-oğul ilişkisinde dengeyi nasıl kurdunuz?
Brüksel’de benim çok iyi bir işim vardı. Mehmet Ali devamlı gider gelirdi. Umur babasına kurander derdi, kapıdan geliyor camdan çıkıyor gibisinden.
Umur’un bütün hemen hemen şeyi benim üzerimdeydi. Mehmet Ali’ye sormazdım, öyle mi yapayım, böyle mi yapayım diye. Sorsam da laf olsun diye sorardım.
Mehmet Ali olduğu zamanlarda hafta sonları ben uyurdum, o gezdirirdi çocuğu. Baba oğul ilişkisi Türkiye’ye geldikten sonra daha yoğunlaştı.
Ben Mehmet Ali’nin arkasındaki sakin denizdim. O çalkantılı yerlere gider gelirdi, eve gelirdi, memnun, gayet sakin olurdu, rahatlardı.
Peki sizi yordu mu bu süreç?
Başka bir hayat bilmedim hiç. Onun için ne yordu, ne etti bilmiyorum. Her şeyi seve seve yaptım çünkü buydu benim hayatım. Hiçbir zaman üzerine doğru mu, değil mi diye düşünmedim.
‘Mehmet Ali yaşasaydı gazetecilik bu kadar ayağa düşmezdi’
Bugün hala Birand’ın yaptığı işler izleniyor, tartışılıyor ve sosyal medyadan paylaşılıyor. Hatta mesleki dehasını da düşünürsek onun yaptığı işlerin üzerine koyan çok az gazeteci vardır. Sizce yeniden Türkiye’de bu seviyede bir gazetecilik mümkün olabilir mi?
Mehmet Ali bugün yaşasaydı ne olurdu diye hep düşündüm. Kanallar el değiştirdiği için artık oralarda çalışmazdı. Mehmet Ali, Youtuber olurdu ve ilk Youtube programını yapardı. Araştırma kitapları yazardı.
Eminim demeyeyim de bir his var içimde Mehmet Ali yaşasaydı gazetecilik bu kadar ayağa düşmezdi, bu hale gelmezdi.
Mehmet Ali, Sayın cumhurbaşkanı, bu böyle olmaz diyecek güveni hissediyordu kendinde. Tayyip Bey de onda bunu görüyordu. Kimyamız uyuşuyor demişti bir kere Mehmet Ali.
Mesela oraya gidip bir görüşme yaptığı zaman bu akşam yemeğe kalayım, ne yemek var diyebilecek kadar rahat bir insandı.
Elimde öyle bir film var, Sümeyye, cumhurbaşkanı, Mehmet Ali yemek yiyorlar. Çünkü o gün, o akşam Mehmet Ali’nin sevdiği bir yemek varmış, duymuş bunu, ben de kalayım demiş. O kadar rahat biriydi, ben tahmin ediyorum belki meslek bu hale gelmeyebilirdi.
Birand’ın geçtiğimiz günlerde çözüm süreci tartışmaları sürerken bir konuşması sosyal medyada dolaşıma girdi. Birand çözüm sürecini Erdoğan’ın yürütebileceğini söylemiş, bunu Erdoğan dışında yapabilecek güçte bir siyasetçi olmadığını belirtmişti. Bu öngörüsü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gücünü görüyordu o sırada. O zaman bile Mehmet Ali Tayyip Bey’in, gücünü görmüş, anlamıştı. Bu adım atılırsa ancak o yapabilir diye düşünmüş.
‘Hiçbir siyasiyle arkadaş değildi’
Galatasaray Lisesi’nde başlayan dostlukları. Sonra o dostların her biri kendi alanında bilinen isimler oluyor. Vehbi Koç’un koruyuculuğu ve yardımları, Aydın Doğan ile kurduğu o dost-patron ilişkisi. Erdoğan’la o dönem bir devlet başkanına gidip her şeyi soracak kadar hem yakın hem mesafeli bir ilişki. Birand bu dengeleri nasıl kurdu ve korudu?
Benim vazifem soru sormak, onun vazifesi bana cevap vermek derdi. Bu dengeyi hep tutturdu.
İp üstünde yürümek gibi bir şey.
Cevap vermek istemiyorsa o da bir cevaptır.
Hiçbir zaman siyasilerle arkadaş değildi. Hiçbir siyasiyi evimizde ağırlamadık demeyeyim, tabii Brüksel’e de gelir giderlerdi. Ama hiçbirisiyle arkadaş olmadı Mehmet Ali.
‘FETÖ propagandası yapmışım, yok öyle bir şey’
23 Ekim’de X hesabınız Türkiye’de erişime kapatıldı. Bu durumla karşılaşınca ne hissettiniz?
FETÖ propagandası yapmışım. Yok öyle bir şey. Absürt diye düşündüm. Ama ondan sonra birdenbire kendimi çok değerli gördüm. Şöyle anlatayım: Demek ben çok önemli şeyler yapmışım ki, bazı yerlere dokunmuşum ki buna ihtiyaç duydular. Beni susturmaya ihtiyaç duydular. Hapisteki hastalar, bebekler ve yaşlılar için paylaşımlar yapıyordum.
Bunların bir şekilde kanun çerçevesi içinde çıkması üzerine ve bir sürü de haksızlığa karşı paylaşımlar yaptım.
O da dokunmuş insanlara. Bir yerde de benim tesirimi gösteriyor. Dava açtım sonra. Hesabım hala kapalı ama VPN’le giriyorlar, retweet ediyorlar. Türkiye’de gören görüyor. Ben hesabıma girip paylaşım yapabiliyorum ama Türkiye’dekilere kapalı. Dışardakiler görüyor.
Birand’ın gazeteci dostlarına kırgınlığı var mıydı?
Dostları dost kaldı. yakınları hiçbir zaman uzaklaşmadı. Dost sandıkları uzaktakilerdi. Gittiler işte, hayatına tesir etmedi. Ama arkadaşları her zaman yanımda durdu. Hala da benim yanımdalar, benim arkadaşlarım, görüştüğüm insanlar. Onu üzenler oldu ama çoğu da sonra özür diledi. Önemli değildi gidenler.
‘Hepsi vefa göstermedi’
Birand bir sürü gazeteci de yetiştirdi. Sizce Birand’a yeterince vefa gösterildi mi?
Bir nüve var. Her 17 Ocak’ta onlar geliyorlar. Kalabalık değiller ama hep geliyorlar. Ama hepsi vefa göstermedi. Oraya kadarmış. 17 Ocak’ta mezar başında anıyoruz. Sonra bir sene görmüyorum onları. Önemli olanlar kaldı diyeyim size, önemsizler de gitti.
‘Gazetecilik zor ya onlardansınız ya değilsiniz’
Bu dönemde gazetecilik yapmak hakkında neler dersiniz, sizi çok rahatsız eden mesleki hatalar var mı?
Ben hiç haber izlemiyorum. Bir kere kalitesiz insanlar konuşuyor. Twitter’dan dünyayı takip ediyorum. Arada bir gazeteye bakıyorum ama izlemiyorum.
Bugün tabii gazetecilik çok zor çünkü ya onlardansınız ya değilsiniz. Onun ortasında bir yol bulmak ancak dışarıya dönük olursanız mümkün.
Türkiye’de dışarıya ne kadar açık ve dışarıya açık olduğu yerlerde de ne kadar doğruyu görüyor. Alın önünüze Suriye meselesini. Devletler buluşuyor, Türkiye’yi çağırmıyorlar. Biz kendi kendimize gelin güvey olduk. Doğruyu söylemeniz, bir haberi takip etmeniz zor.
Ama Türkiye bu gibi yerlerden çok geçti. Üstelik de Türkiye çok güçlü bir devlet. Onun için bu günlerin geride kalacağını düşünüyorum. Neler geçirdi Türkiye, düşünsene kaç ihtilal, kaç askeri darbe hepsinde ayağa kalktı. Bu günler de geçecek. Gazetecilerin yine eskisi gibi çalışabileceklerini düşünüyorum.