Özgür Müftüoğlu: Toplu pazarlığı 'sadaka dileme' seviyesine düşüren sendikalar

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

warning
Okura not:

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Sendikaların tarafı oldukları toplu pazarlıkta gücünü belirleyen etkenlerin başında “örgütlülükleri” gelir. Örgütlülüğün sadece bir işyerinde ya da belirli bir sektörde yüksek olması yeterli değildir, -özellikle Türk İş gibi ulusal düzeyde toplu pazarlıklara taraf olan- sendikaların işçi sınıfının tümünü kapsaması gerekir. Öte yandan sendikaların gücünü belirleyen sadece üye sayıları da değildir; işçilerin sınıf bilincine ne ölçüde vakıf olduğu da son derece önemlidir. Bu nedenle sendikaların örgütlenmenin yanı sıra burjuvazi karşısında işçi sınıfının -üretimden gelen gücünü kullanarak- tarihi dönüştürme yetisi ve gücüne sahip yegane sınıf olduğu bilincine ulaşmasını sağlayacak bir işlev de görmesi gerekir. Bunların yanı sıra sendikalar, sınıf bilinciyle hareket eden işçi sınıfının mücadelesine de öncülük etmek durumundadır. Tüm bu vasıflara sahip olabilmesi için ise sendikalar, her şeyden önce sermaye ile iktidardan bağımsız olmalı ve sendika içinde demokrasiyi sağlamalıdır.

Türk İş ve sendika sıfatı taşıyan diğer birçok oluşum, toplu pazarlıkta emekçilerin haklarını ve çıkarlarını savunmak için gerekli olan işlevlerin hemen hemen hiçbirine sahip değildir. Dolayısıyla yasal olarak sendika sıfatını kullansalar bile bu oluşumların sınıf mücadelesine bir katkısı olmadığı gibi kendilerinden beklenen sorumluluğu yerine getirmek bir yana; emekçileri sömüren, yoksullaştıran, açlığa, işsizliğe iten, iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmelerine neden olan uygulamaları “uzlaşma” adı altında meşrulaştırırlar. Bundan cesaret alan sermaye ve siyasi iktidar da sınıfsal güdüleriyle emekçiler üzerinde kurduğu hegemonyayı daha da güçlendirecek dayatmalarda bulunur. Grev yasakları, hakkını arayan işçilere yönelik şiddet ve baskı, sağlık ve sosyal güvenlik başta olmak üzere, kazanılmış hakların ortadan kaldırılması, ücretlerin açlık sınırı altında bırakılması ve yanı sıra çevreyi talan eden projeler, savaş politikaları, kentlerin rant alanına dönüştürülmesi, kaynakların sermayeye aktırılması bu dayatmalardan bazılarıdır.

Bugün AKP iktidarı, işçi sınıfının en önemli mücadele aracı olan grevi yasaklayarak fiilen ortadan kaldırmaya ve diğer tüm saldırı politikalarını uygulamaya cesaret edebiliyorsa, bunda toplu pazarlığı “sadaka dileme” seviyesine düşüren sendikaların önemli payı vardır. Dolayısıyla asgari ücretin ne kadar olacağı ya da grev yasaklarının nasıl aşılacağı, sendikaların ve işçi sınıfı hareketinin içinde bulunduğu durumdan ayrı düşünülemez.

Özgür Müftüoğlu’nun yazısı