
H. AYHAN TİNİN
Sanat da var / Tiyatro
insanatinart@gmail.com
“Hayat umutsuzluktan umut yaratmaktır.”
Ben söylemedim. Yaşar Kemal söylemiş…
Üstelik söylemekle kalmamış, onlarca eseriyle sözüne; sözün hikayesine, Anadolu’nun mitolojisine, coğrafyasının efsanelerine can vermiş, bu topraklara umut olmuş…
Biz ardından gelenlere ne mutlu.
İBB Şehir Tiyatroları bu yıl zengin bir repertuar hazırlamakla birlikte, ‘Ağrı Dağı Efsanesi’ gelecek birkaç sezonun kapalı gişesi olmaya aday.
Böylesine güçlü metinler sahne üzerinde hem kolay hem de bıçak sırtı tehlikeler barındırır. Ortaya konan esere şapka çıkartırsınız ya da yazık olmuş dersiniz.

‘Ağrı Dağı Efsanesi’ romana da yazarına da saygı duruşu gibi olmuş, görkemli bir yorum olarak Türk tiyatro tarihinde yerini alacaktır.
Yiğit Sertdemir’in başarılarına bir yenisini eklediği yönetmenliği ve Barış Dinçel’in seyirciye dokunan sahne tasarımı çok başarılıydı.
Dramaturg Sinem Özlek metnin destansı gövdesi ve epik yapısını koruyarak sahneye hazırlamış.
Oyuncuların onurlu heyecanı ise sahneden salona yayılıyor.
Özge Midilli ve Senem Oluz’un koreografisi ise dengbejlerin anlatım zenginliğini neredeyse birebir sahneye taşımış…
Sonuçta ortaya bu sezon bir kez daha seyrederim diye düşündüğüm müthiş bir oyun çıkmış.
Salonda yaş olarak dengeli dağılmış bir seyirci kitlesi ile birlikteydik. Özellikle belirli bir yaş grubunun altı, hatta belki üstü; kitabı okumuş mudur, bilemeyiz…
Ben bu okuma meselesine biraz umutsuz bakıyorum yazık ki… Bir yandan da umudum var. Bu eseri sahnede izledikten sonra, romanı okuma hatta Yaşar Kemal’i okuma arzusunun da hiç azımsanacak gibi olmayacağını düşünüyorum.
Ancak ödenekli tiyatroların altından kalkabileceği böyle bir prodüksiyonu gerçekleştiren İBB Şehir Tiyatroları’nı da bu bağlamda kutlamak gerek.
Hikâyenin kahramanı Ahmet’in kapısına gelen at ile başlayan epik yolculuğunu, evrensel bir insan-güç-iktidar-halk zeminine oturtan Yaşar Kemal’in güçlü kalemi; Jung’u bilmeden kollektif bilinçaltını bir aşk üçgeninden çok öteye taşımanın ne olduğunu bir yazarlık dersi gibi anlatır bu romanında…
Her bir karakter ve olay sembollerle anlatının doruk noktasıdır. Ahmet geleneklerine biat ile değil, insan olmanın onuruyla bağlıdır, Gülbahar’ın babası Mahmut Paşa gücün kölesi olmuş insan zaafını anlatır bize, demirci Hüso korkusunu kaypaklaşmadan yenip, mücadele etmenin sembolüdür ve dağlı halk; sessiz öfkenin varlığını hissettirmenin zalimi nasıl çirkin bir oportüniste dönüştürdüğünü gösterir.
Mitolojinin bütün arketipleri oyun boyunca sahnede ve seçimi seyirciye bırakıyor; ‘yüreğin hangisine yetiyorsa, ilkelerin ve vicdanın neyi kaldırıyorsa onu seç’ diyor adeta…
Oyuncuların her birinin gösterişten uzak oyunculuklarının da bu düşüncenin sahneden salona doğru büyümesini olumlu anlamda etkilediğinin altını bir kez daha çizelim.
Unutmadan oyunun müzik direktörü Burçak Çöllü ve orkestra üyelerini de tebrik etmek gerek.
Oyun günü sevgili dostum D. ile konuşurken, geçen hafta yazdığım bu sezonun tiyatro açısından farklı olacak düşüncesine karşı çıkıyor ‘insanlar birden mi aydınlandı?’ diye soruyordu.
Tabii ki hiçbir dönüşüm birden olmaz. Birdenbire olmuş gibi görünen şeyler hep uzun bir hazırlık döneminden geçmiştir. Toplumda da yıllardır giderek büyüyen kabalaşma, öfke, saygısızlık, hadsizlik, gücü yetenin hemen kabalaşmasının, çirkef saldırının veya iftiranın ve yalanın sıradanlaşmasının; insanları bilinçsiz ya da bilinçli olarak güzel olanın, naif olanın, onurlu ve ilkeli olanın arayışına yönelttiğini düşünüyorum.
Bunu en iyi sağaltacak yer de tiyatro sahnesi… Farkında olmadan, rutine bağlanmış bir davranış gibi insanların tiyatroya gitmeyi önceliklendirdiği bir sezon yaşayacağız.
Her bireyin kendisiyle yüzleşmeye ihtiyacı var.
Kimi zaman neden olduğunu bilmese de…
Güçlü bir destanın, kalın gövdesine sarılıp ağlamaya ihtiyacı var.
Yaşar Kemal’in hiçbir eserinde nefret kelimesini kullanmadığını biliyor muydunuz?
Sahnelerde görüşürüz.