Tarih sahnesine çıktıkları dönemden bu yana üniversiteler hiçbir zaman ilerici düşünce odakları, paradigma yıkıcı- paradigma kurucu kurumlar olmadılar… Her zaman ve genel bir çerçevede sınıfsal çıkarların bekçiliğini yaptılar…, Sermayenin ihtiyacı olan ‘yetişkin işgücünü’ ve kapitalist devlet çarkını döndürecek kadroları yetiştirdiler, burjuva devleti meşrulaştıran, bu amaçla da egemen ideoloji üreten (bizde resmî ideoloji) kurumlar olmanın ötesine geçemediler… Türkiye’deki üniversiteler de Batı’dakilerin kötü kopyasıdır Üniversiteler uzman yetiştiren kurumlardır. Üniversite üyesi de bir uzmandır… Uzman maddi-sosyal gerçekliğin çok dar bir alanında derinlemesine bilgi sahibidir ama bütünden habersizdir… Ağacı görür de ormanı görmez…Oysa, gerçek bütünledir, hakikat bütündedir… Kapitalist toplumda sosyal düşünce parçalanmış, dar uzmanlık alanlarına, küçük küçük kompartımanlara hapsedilmiş durumdadır… Üniversite (akademi) bilgiyi kapıyor, üniversitenin duvarlarının arkasına saklıyor, bilimsel bilginin, eleştirel düşüncenin toplumla buluşmasını engelliyor… Esasen üniversite, ölü bilgilerin depolandığı yerlerdir… Dili ve retoriği de zaten anlaşılmamak üzerinedir… Anlaşılmayacak ki, uzmanın uzmanlığı, farkındalığı ortaya çıksın…
Bir kurumun üniversite adını hak edebilmesi sermayeden ve burjuva devletten bağımsız olmayı, özerkliği varsayar… Özerklik, ifade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, araştırma özgürlüğünün güvencesi/garantisi/ olduğu için son derecede önemlidir… Zira, bilimsel- entelektüel-estetik etkinlik ifade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde mümkün değildir… İkincisi, üniversitenin kendine mahsus bir tarzı-üslubu olması gerekir… Üniversite herhangi bir devlet kurumu değildir, olmamalıdır… Üniversite üyesi de herhangi bir “memur” değildir ve olmaması gerekir… Üniversite diğerleri gibi sadece ekmek parası kazanılan, meslek edindiren bir kurum olamaz… Bilimsel/entelektüel/estetik kaygıları olanların topluluğu olması gerekir… Türkiye’de üniversiteler hiçbir zaman üniversite tanımına uygun kurumlar olmadılar… Esasen kutsal devlet anlayışı ve bağnaz, boğucu-köşeli bir resmî ideoloji geçerliyken, özerk kafaların, özerk kurumların yaşamasına izin verilmezdi ve verilmedi… Bizde üniversite denilen kurumlar resmî ideolojiyi en çok içselleştirmiş kurumların başında geliyor… Özgür düşünce ve radikal eleştiri en büyük tehlike sayılıyor ve gereği yapılıyor… Rejimi sorgulamaya teşebbüs eden mayınlı alana girmiş sayılır…
Bizde ortalama üniversite üyesi kafası memur kafasıdır. Üniversite üyelerinin kahir ekseriyeti kutsal devletin bekçisidir… Türkiye’de üç çeşit uzman var: konunun azmanları, her konunun uzmanları, bir de AKP döneminde zuhur eden “yerli ve milli uzmanlar’… ‘Uzmanlar’ her akşam neden öbek öbek televizyon kanallarında boy gösteriyor sanıyorsunuz… Bir şey daha: Eğer üniversite gerçek üniversite olsaydı, misyonunun ve varlık nedeninin gereğini yapabilseydi, Türkiye bugünkü bu sefil duruma düşer miydi… Bidayette üniversitelerin misyonu ideolojikti, egemenlik sistemini meşrulaştırıyorlardı. Kapitalizm çağında ekonomik işleve de koşuldular… Şimdilerde, neoliberal küreselleşme çağında da diploma ticareti yapılan, ticarethanelere, kapitalist işletmelere dönüşmekteler… Esasen her şeyin metalaştığı, şeyleştiği, paralılaştığı, soysuzlaştığı bir çağda başta türlü olmaları mümkün değildir… Şimdilerde teknik bilim kâr etmenin ve savaşın hizmetinde… Sosyal bilim denilen de burjuva egemenlik sistemini meşrulaştırıp-dayatmanın hizmetinde…