Şunu demek belki en doğrusu; ABD’nin Orta Doğu’ya yeniden şekil verme doğrultusunda 11 Eylül sonrasında başlattığı işi İsrail, 7 Ekim sonrasında tamamlamaya uğraşıyor. Çünkü Washington’un bu “biçimlendirme” işini bizzat yürütmek üzere Amerika içinde “rıza üretimi” yapabilme imkânı ortadan kalkmış durumda. Bu işi Siyonizm’in bir gereği olarak, böyle bir rıza üretimine de fazla ihtiyaç duymadan yapmaya hazır Netanyahu gibi bir lider varken, onun Filistinlileri insandan saymayan kurmayları varken, Beyaz Saray elini hem de seçimler öncesinde neden Orta Doğu’da daha fazla kana bulasın ki! Kongre’den geçirdiği 17,9 milyar dolarlık askeri yardımı abluka altındaki Gazze Şeridi’ni ve Lübnan’ı kesintisiz vurabilsin diye savaş gemileri üzerinden kritik silah ve mühimmat olarak sevk etmek ve diğer yandan da kenarda ateşkes istiyormuş gibi yapmak varken!
Şimdi sorumuz şu: ABD’nin Orta Doğu’ya yeniden şekil verme doğrultusunda 11 Eylül sonrasında başlattığı ama tamamlayamadığı işi 7 Ekim sonrasında kotarmaya yönelen İsrail nereye kadar gider? Misyon başarıyla tamamına erdirilir mi? Ciddi bir saldırıyla karşı karşıya kaldığında İran’ın Körfez monarşilerindeki petrol tesislerini vurmasıyla sonuçlanabilecek bir misillemesinin ya da Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının türev piyasaları çökertebileceği, hatta bununla da kalmayıp dünya bankacılık sisteminde ciddi yaralar açabileceğinin ihtimaller dahilinde olduğunu unutmamak lazım. Şu anda “masa,” kademeli bir şekilde tüm opsiyonların devreye sokulabileceği geniş ve ürkütücü ihtimaller yelpazesi barındırıyor. Bölgede öngörülen bir Şii – Sünni çatışması yaşanmadı. Ancak giderek karmaşıklaşan ortamda neler olabileceğini tahmin etmek kolay değil. İsrail’in kendisini savaşa çekme yönündeki tüm provokasyonları karşısında soğukkanlı ve itidalli bir tutum takınan ve Orta Doğu’daki ateşin büyümesinden kaçınan İran’ın beka tehdidinin kritik bir eşiğe ulaştığına hükmetmesi durumunda ne yapacağını bilmiyoruz.
Tek bildiğimiz, Batı’nın “kurallara dayalı düzeninde” uluslararası hukuk, kural ve teamüllerinin İsrail ve Batı’nın soykırımı karşısında hiçbir engelleyici kudretinin olmadığı. Bu şartlar altında görüyoruz ki, İsrail ve ABD’yi -en azından listenin sonundaki hedef ülke bahsinde- caydırabilecek en güçlü faktör, Tahran’ın Netanyahu’yu anavatanında nükleer bir misillemeyle vurabilecek güce kavuşmasıdır. Ortada tutunacak, kuralları enforse edebilecek, güvenilir bir uluslararası örgüt, uyulan en temel hukuki kurallar kalmadığında, İsrail Birleşmiş Milletler Barış Gücü mevzilerine dahi ateş açabilecek pervasızlıkta olduğunda, geriye barış adına güvenebileceğimiz tek şey olarak bu nükleer caydırıcılık kalıyor, maalesef. Bu bağlamda, CIA Direktörü Willam Burns’ün, bir hafta kadar önce “İran’ın nükleer bomba üretmekte acele ettiğine dair kanıt görmüyoruz” şeklindeki sözlerini belki de İran’a saldırı için gerekçe silmek olarak değerlendirmemiz gerekecek. Yine de tüm bölgenin ateşe verilebileceği çok kritik bir dönüm noktasındayız. Beyaz Saray’daki iktidar vakumu ile birlikte Siyonist lobilerin ABD’deki siyasi karar alma süreçlerine etkisinin stratejik ortağının peşinden giderken Beyaz Saray’ın -silinmiş gibi duran- o gerekçeye irrasyonel bir tutumla dönmesinin yolunu açabileceğini ve büyük bir bölgesel savaşın kapısının aralanabileceğini unutmamak lazım.