Bizde şöyle bir inanç var: eğer insanlara doğru nasihatte bulunursak ve uyarırsak insan iyi olmayı başarır… Dinlerin, ideolojilerin belki de yaptıkları temel yanlış burada. İnsanı tanımlamadaki temel yanlış. Şiddet bilgisizlikten doğmuyor. İnsanın her kültürde öğrendiği minimal ahlaki değerler var: Hırsızlık yapmak, yalan söylemek, şiddet uygulamak, haset, hırs ayıp günah veya suçtur. Bu bilgiye rağmen şiddet var. Sorun bilgi sorunu değil. Hiç kimse sabah uyandığında tanrısına ‘kötü’ olayım diye dua etmiyor galiba. Psikopat ve sosyopatlar hariç insanlar kötü olma derdinde değiller ama kötü buna rağmen var. Şunu söylemeye çalışıyorum: Kötülük her insanda var. Her insanda kriminal bir potansiyel var. Eğer bir kültürde bu potansiyel şiddeti kolaylaştıran, teşvik eden strüktürler varsa insanda olan kötü dışa vurulabiliyor ve kötü ortaya çıkıyor.
Namuslu olmak çok olumlu bir şey. Sosyal, sembolik sermaye. Namus ama kadının cinselliğinin kontrolüyle de ilişkili. Yani bacısı özgür bir erkek kasabada ‘namusluyum’ diyemiyor. Namusun yitimi de o erkeği ‘kişi’ olmaktan çıkarıyor. Yani o kişinin insani özellikleri yok sayılarak sadece bir değere (olumsuz sayılan değere) indirgeniyor. İşte bu durum erkeği namuslu olmaya, bacısının özel hayatını denetlemeye de itiyor. Patriyarkal kültürde kadının bedeni namus kültüründen ötürü kendisine ait olamıyor. Kadının bedeni kolektifleştiriliyor. Hiç tanımadığımız bir kadının bile ne giydiğine karışabiliyoruz. Bu şiddet demek. Bu kadının bedenini talan etme hakkı. Kadının bedeninin istila edilmesi. Ve bunun cezası yok. Namus ve ayıpla suç olmaktan çıkardığımız şiddet. Kuramsal olarak yetişkin bir erkeğin (burada hetero ilişkileri kastediyorum) yetişkin kadınlar cinsel ilgi alanında olabilir. Üç kadın hariç: Ana, bacı, kız çocuğu… Namus ama bu üç kadının cinselliğiyle/mahremiyle ilişkili.
Yücelttiğimiz, melek gibi gördüğümüz, ayaklarının altına cenneti serdiğimiz anne, aynı zamanda erkeğin içinde yok etmek istediği kadındır. Anne güzellemeleri belki de erkeğin içinde anneyi yok etme çabasının yarattığı suçluluk duygusunu hafifletme arzusudur; sembolik yok etmenin, hatta öldürmenin suçluluğunu telafi etmek, onarmak için yapılan bir çabadır. Yani, bir yandan yüceltilen anne, aslında erkeğin erkek olabilmek için içinde yok etmeye çalıştığı varlıktır. Kadınlara olan düşmanlığımızın ilk adımı belki de anneyi yok etme çabasıyla başlıyor. Ancak hiçbir erkek, anneyi içinde tamamen yok edemez. Hayatta yaşadığımız hemen her şey ikincildir. Aşk bile, çünkü her çocuğun ilk aşkıdır anne… Erkeğin temel mücadelesi, içindeki kadınla – yani anneyle – olan çatışmasıdır. Annenin varlığı, erkeğin erkekliğini sürekli olarak sorgulamasına neden olur ve bu çatışma yaşam boyu devam eder. Erkek, kendini erkek olarak inşa ederken, aynı zamanda bu içselleştirdiği kadınla, yani anneyle mücadele eder. Anneye duyduğu sevgi ile onu yok etme çabası arasında sıkışıp kalır ve bu paradoks, hayat boyu erkeğin kimliğini şekillendirir. Anneyi melek yapmak onu insandışılaştırmaktır da.