ONUR ÖNCÜ
@oencueonur
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) 28’inci Dönem 3’üncü Yasama Yılı geçen hafta başladı.
Önceki yasama dönemlerinde olduğu gibi, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, hem gazetecileri hem siyasetçileri hedef alan konuşmalar yaptı. Bahçeli’nin gündeminde CHP Genel Başkanı Özgür Özel de vardı.
Bahçeli, önceki grup toplantılarında söylediği sözlerin üstüne çıkarak, Özgür Özel’e ‘çürük‘ dedi. Bu konuşmanın üzerinden altı saat bile geçmeden ikili Meclis resepsiyonunda karşılaştı. Kameralar kayıttayken ikilinin diyaloğu şöyleydi:
Bahçeli: Birbirimizi kırmıyoruz inşallah.
Özel: Yok yok efendim.
Bahçeli: Üzülme, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor, siyasetin gereği olarak.
Özel: Herkes doğru bildiğini söylüyor, önemli olan saygıda, sevgide eksiklik göstermemek. Hürmet ederim.
Özel, Bahçeli’yle bu diyalogunun ‘normalleşme’ sürecinin bir yansıması olduğunu ifade etti.
Yine bu görüşmeden 12 saat sonra, Bahçeli tarafından grup toplantısında hedef gösterilen Selma Ateş, saldırıya uğradı. Özel, saldırıdan dolayı Bahçeli’yi işaret ederek tepki gösterdi.
Siyasal iletişim danışmanı Eren Aksoyoğlu, Özel’in Bahçeli ile diyaloğundan, olası cumhurbaşkanlığı adaylık sürecine sorularımızı yanıtladı.

Özel’in Bahçeli’yle diyaloğuna baktığımızda iki farklı Özel profili ortaya çıkıyor. Sizce de iki farklı Özel mi var?
Birinci Özgür Özel grup başkan vekili olan, dolayısıyla ikinci ‘adam’ rolünü benimseyen, Kemal Kılıçdaroğlu’nun inşa ettiği siyaseti şekillendirmek isteyen bir Özgür Özel idi. Şimdi genel başkan olan, haliyle sorumlulukları olan ve o sorumluluklar gereği artık yeni bir siyasi hat çizmeye çalışan bir Özgür Özel var. Fakat bu siyasi hattın CHP tarihi açısından yeni bir durumu da var. İdeolojik olarak bir ayrım yok. Onun yerine yöntemsel bir ayrım var.
Nasıl bir ayrım?
CHP tarihinde biz şunu görüyorduk: Yeni gelen kişiyle beraber doktrinlerde bir değişim vardı. Mesela Deniz Baykal döneminde ‘yeni sol’, benzer bir şekilde İsmet İnönü döneminde ‘ortanın solu’, Bülent Ecevit’in döneminde ‘demokratik sol’, Kemal Kılıçdaroğlu döneminde ‘dördüncü devrim’ gibi birtakım doktrine dayalı değişimler vardı. Özgür Özel o değişimi yöntemsel açıdan ele alarak siyaset yapma tarzını ele alarak süreci okumaya çalışıyor. Bunun haliyle eksiklikleri de oluyor. Çünkü bir yanıyla belki bunu çok söylemese de Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu doktrini sağından solundan sahiplenen ve üzerine inşa etmeye çalışan bir durum içerisine teknik olarak girmiş duruyor. Dolayısıyla bu da beraberinde eleştiri getiriyor.
Burada yapmanız gereken iki şey var. Birincisi, o doktrine dayalı siyasi hattı belirlemek. İkincisi de kadroları olabildiğince geliştirmeye çalışmak. Bence hangi Özgür Özel sorusunun cevabını biraz da orada aramaya ihtiyaç var. Çünkü genelde genel başkan, alanı büyütme, kadroları büyütmeye çalışmak üzerinde dururken, Özgür Özel döneminde daha rafine bir siyaseti benimsediği için çok dar bir kadro birtakım kararlar alıyor ama geriye kalan CHP’liler dışarıda kalıyor.
Kılıçdaroğlu da bunu yapıyordu. Altılı masayı kurdu, birçok siyasi yapıyı ‘helalleşme’ adı altında birleştirdi. Özel ile Kılıçdaroğlu arasında bu bağlamda bir fark var mı?
Kılıçdaroğlu, karşısında bir ‘düşman’ bırakmıştı. O ‘düşman’ Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kadrolarıydı. Dolayısıyla karşınızda düşman bıraktığınız zaman, kitleniz kaçınılmaz olarak o ‘düşman‘la mücadeleyi sürdürmeye devam ediyor. Özgür Özel’in, Tayyip Erdoğan’ı muhatap alıyor olması, esasen bunu AKP’yi bölecek bir hamleye getirse bu çok anlaşılabilir bir durum olurdu. Ama doğrudan Tayyip Erdoğan’ı muhatap almasından kaynaklı neredeyse CHP açısından ‘düşman’ bırakmayacak bir tavır içerisine girmiş oldu. Onun da kamuoyuna yansımasının çok iyi olduğunu sanmıyorum.
Özgür Özel’in ‘normalleşme’ çıkışının, Erdoğan’ı muhatap almasının vs. AKP tabanında bir karşılığının olduğu yönünde yorumlar yapılıyor. Sizce bir karşılığı var mı?
Bu 2002 öncesi olsaydı bir karşılığı olurdu. Çünkü bizim toplumsal mahallemiz çok belirgin değildi. Şu an bizim çok belirgin toplumsal mahallelerimiz var. Pratikleri, yaşam tarzı, saikleri itibariyle çok belirginleşti. Bu konuda Tayyip Erdoğan’ın çok büyük şansı var. Çünkü kendi mahallesinin dinamiklerini öyle bir şekillendirdi ki o mahallenin dışına çıkamıyorsun. Çıktığın zaman da cezalandırılıyorsun. Kısaca ‘cenazen‘ kalkmıyor, o cenazeyi kaldıracak bir cemaat bulamıyorsun. Dolayısıyla Özel’in bu hamleleri denenebilir ama çok karşılık bulacağını sanmıyorum. Son anketler, CHP ile AKP’nin oylarının neredeyse eşitlendiğini gösteriyor. Elimizde o konuda mahalleler arasına geçişe dair ampirik veri de yok. Yani hangi veriye dayanarak “Biz bunu başardık” diyebiliriz ki?
Ama son yerel seçimlerdeki veriler söylediğinizin tam tersini söylüyor…
Yerel yönetim seçimleri mahalleler arası geçişin bir formülü ya da bir pratiği değildir. Bu hep olur. Çoğunlukla iki aday olur, insanlar da o iki aday arasında bir tercihte bulunur. Yerel yönetim bambaşka bir dinamik ve sosyal demokratlar açısından da tarihsel olarak bazı avantajları barındırıyor. Dolayısıyla buradan okumak, yüzde 37 alan partinin yerel seçimdeki başarısının genel seçimlere yansıması için bir politika değişikliğine de ihtiyacı var. CHP’de o da ortaya konulamadı. Böyle bir ortamda hangi doğrulanmış veriyle mahalleler arası geçişin olduğunu söyleyebiliriz ki?
Tam bu aşamada bir örnek vereyim. Kent lokantaları konuşuluyor. Günün sonunda kent lokantaları çok başarılı bir örnek ama aynı zamanda yerel seçimler aracılığıyla yurttaşlar tarafından satın alınıyor. Yani yerel seçimlerde oy vererek zaten bunu satın alıyor yurttaş. Bu durum genel seçimde neden AKP’ye verilen oyun CHP’ye verilmesini sağlasın ki? Hane halkı ekonomisine dokunan kent lokantalarının genel bir ekonomi politikasına dönüştürülmesi yönünde hiçbir girişimde bulunmadı CHP. Dolayısıyla insanların yerel seçimdeki yaklaşımlarını genel seçime dönüştürebilecek bir perspektif, bakış açısı veya politika benimsenmedi.
CHP’nin ‘normalleşme’ politikasının bu bahsettiklerinizle birlikte uzun vadede bir karşılığı olur mu?
Tayyip Erdoğan’dan sonra da bu durumun başarılı olacağını düşünmüyorum. Çünkü Erdoğan siyaseti bıraksa dahi oranın pratikleri, saikleri vs neredeyse dış politika ekseninde dahi çok sağı solu çerçevelenmiş ve oturdu. Konu tek başına Erdoğan’ın gitmesi değil. Aynı zamanda AKP’nin MHP’yle birlikte temsil ettiği mahallenin değerleri çok belirgin bir şekilde CHP’nin ve toplumsal muhalefetin temsil ettiği mahalleyle ayrıştı. Sosyal, ekonomik ve kültürel bir ayrışma bu. Ama biz iki mahallenin ikisinde de sınıfsal iç ayrışmalar olduğu için çoğunlukla bunu görüyor ve tartışıyoruz. Zaten siyasetin normalleşememesinin mihenk taşı da burada yatıyor. Düşünsenize, her mikro iktidar kendi zenginini ve dolayısıyla sınıfsal çatışmasını yaratıyor. Bu geçmişte iktidar ve muhalefet arasındaki bir çatışma alanıydı. Şimdi hem iktidar hem de muhalefet alanındaki iki ayrı çatışma alanı. Ve biri kendini diğerindeki çatışmayı gösterip meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu da ortalama yurttaşla siyaset kurumu arasındaki güven ilişkisini iğdiş ediyor. Buradan normalleşme ve siyaset kurumu lehine bir dizi gelişme çıkması da mümkün değil kanımca.
Peki Özel’in bu politikalarının CHP tabanı içinde bir karşılığı var mı?
Esasen sorun tam da burası. Çünkü CHP ‘ordusuyla’ beraber siyaset yapmayı çok önemseyen bir parti. Bu ordu Kılıçdaroğlu dönemine kadar örgüttü. Siyasetteki bir dizi değişimle beraber veri, anket, sandık derken seçmen profili belirginleşti. Zamanla örgüt fetişi kayboldu, bunun yerini seçmen fetişi aldı. Artık CHP’nin yeni ordusu, seçmenleri. Örgüt genelge geçebileceğiniz, yönlendirebileceğiniz, kararlarını manipüle edebileceğiniz bir yapı. Ama seçmene kitle iletişim araçları dışında hiçbir yolla erişemezsiniz. Ayrıca seçmenin maliyeti örgütün maliyetinden daha büyük. Örgüte iki koltuk, üç kartvizit verip kararlarını değiştirme seçeneğiniz varken, seçmen konformist bir siyasal alan talep eder. Kılıçdaroğlu döneminde inşa edilen bu süreç Özel döneminde yönetilemiyor. Çünkü Özel, CHP seçmenini bütünüyle yanında görmek istiyor, çoğu zaman öyle olduğunu da düşünüyor. Ama ortalama yurttaştan siyasal topluluklara yaklaştıkça CHP’ye veya Özel’e yöneltilen eleştiriler güçleniyor.
Şu bir gerçek: Özgür Özel kendi seçmeninin tam desteğini almak zorunda. Bu bir ordu. Onu düzenli ordu olarak savaşa göndermek zorundasınız. Hem de her gün ve her politik virajda.
Ayrıca Kılıçdaroğlu döneminde örgüt fetişi yok olmasına rağmen örgütler kısmen güçlüydü. İstanbul’da mesela, Canan Kaftancıoğlu döneminde sokağa çıkılıyordu, eylem yapılıyordu ama bu yeni dönemde örgüt pratikleri de epey azalmaya başladı. CHP’nin en güçlü olduğu İstanbul örgütü öyle rahat rahat sokağa çıkamıyor veya kitlesel eylem yapamıyor. Kanımca radikal görülen isimler siyaset sahnesinden uzaklaştırıldıkça tercihler ‘makul’ isimlerden yana yapılıyor. CHP’nin İstanbul siyaseti maalesef bu hataya düştü. Buna benzer tercihler Ankara ve İzmir örgütlerinde de yapıldı. CHP’nin merkez siyaseti AKP’nin tahakküm eden siyaseti nedeniyle giderek makulleşti veya makul isimleri koltuklara oturttu. Bu tezle sorunların azalacağı varsayımında bulundular. Ancak sorunlar sadece yön değiştirdi.
En başta sorduğum, ‘İki Özgür Özel profili var’ söylemini anlamak üzere, Bahçeli-Özel görüşmesine gelmek istiyorum. Özel’in Bahçeli’ye yaklaşımını bir siyasal iletişim hatası mıydı yoksa bu diyalog normaldi, kamuoyu mu çok büyüttü?
Özgür Özel Meclis’e girdiği zaman grup başkan vekili olduğu dönemini hatırlıyor. Meclis’in arka tarafına, yani kulis tarafına geçildiğinde, grup başkan vekilleri baş başa kaldığında orada bambaşka diyaloglar kuruluyor. Özel sanırım o günleri hatırlıyor ya da belki CHP’nin grup başkan vekilleri Özgür Özel’in tam istediği gibi davranmıyor da olabilir. Ama şunu hatırlatmaya ihtiyaç var: Toplum çok gergin. Özgür Özel bir yanıyla toplumdaki gerginliği anlayamıyor ya da yansıtamıyor olabilir. Bu haliyle siyaset kurumunun güvenilirliği de zedeleniyor. Özel esasen yöntemsel olarak bu hataları yaparak özellikle toplumun en dinamik yapıları içerisinde, kendisine duyulan güveni de yitirmeye başlıyor.
Ben burada bir iletişim hatası aranması kanaatindeyim. Bu açılardan yeterince asiste edilmiyor olabilir ya da liderliği yeterince hatırlatılmıyor olabilir. Özgür Özel’in kurultay döneminde, “Kayıtdışı siyaseti bitireceğiz” söylemi de esasen biraz buraya çıkıyor. Çünkü kayıtdışındaki siyaset, danışmanlara bağlanmayan siyaset, esasen daha güçlü, etkili kişilerle beraber yapılır. Onlar da seçilmiş insanlardır. Kanımca Özgür Özel’in kadrosunu yenilemesi gereken bir durumla da karşı karşıyayız. Hem parti meclisi hem de MYK’sı, beraber siyaset yaptığı insanlar ne kadar sürece hâkim veya ne kadar müdahil olabiliyorlar konusunda benim ciddi şüphelerim var.
Bu süreci sadece danışmanlarla açıklamak biraz masumane olmaz mı?
Evet, biraz masumane kalıyor…
Mesela Bahçeli, Özel’e ‘çürük’ dedi. Bu durumun danışman eksikliğiyle açıklanamayacağını düşünüyorum.
Tabii tabii. Genel başkanlığının henüz başında olan birisi ister istemez beyaz bir sayfa açmak ister. Bu kaçınılmaz bence. Toplumdaki sertliği veya netliği de anlayamayabilir. Büyük ihtimalle oradaki dinamikler görmüyor, gösteremiyorlar veya kendisi bakmayı tercih etmiyor.
Bence yüzde 51 kendisi tercih etmiyor…
Bu da olabilir ama her şeye rağmen parti dinamiği parti aygıtının da görevi esasen buna bakmayı tercih etmeyen bir genel başkana onu göstermeye çalışmak. Bu aşamada yüzde 51 kusur Özgür Özel’de ise yüzde 49’u da çevresindeki insanlarda olması gerekir. Yani bu gerçekliği bir şekliyle Özel’in gözünün önüne getirmeye de ihtiyacı var. O zaman şöyle bir hataya düşeriz: Parti aygıtı çöpe gider lider tek başına belirleyen kişi haline gelir ki zaten Türkiye’deki en büyük sorunlardan biri de bu. Parti aygıtı görevini yapmadığı zaman her şey dönüp dolaşıp lidere geliyor. Bir süre sonra da; “Ekrem İmamoğlu’na siyasi yasak konulursa, Mansur Yavaş da ‘yoldan’ çıkarsa, Özgür Özel orada bekliyor. Esasen onun cumhurbaşkanı olması lazım” tartışmasına gelmeye başlıyor. Parti aygıtının derdi, kendi bağlantıları, kendi teması olan insanları cumhurbaşkanı adayı olarak göstermek. Eminim ki Özgür Özel’in çevresindeki bir grup insan Özel’i cumhurbaşkanı adayı yapmaya çalışıyor.
Özgür özel bunu ister mi ki? Kurultay sürecinden önce “Ben genel başkan olursam cumhurbaşkanı adayımız Ekrem İmamoğlu’dur” dedi.
Bir süre önce de “Bir yanımda Ekrem İmamoğlu diğer yanımda Mansur Yavaş var. Teknik direktör olarak bu iki futbolcudan sorumluyum” dedi. Siyasetçi bunları söyler. CHP’yi yöneten bir siyasetçi daima cumhurbaşkanı adayı olmak ister. Bu siyasetin ihtirasının kaçınılmaz sonucu bence. Özgür Özel de olmayı ister.
Şeytanın avukatlığını yapalım. Geçtiğimiz günlerde Özgür Özel, İmamoğlu’nun davasının istinafta ‘onanacağını’ söyledi. Bu açıklama Özel’in adaylığıyla bağlantılı mı?
Olabilir. Ama ben dönüp dolaşıp buradaki iletişim hatasına geleceğim. Özgür Özel siyaset bilimci değil, siyasetçi. Onun görevi olguyu tartışmak değil, olguyu değiştirmek. Bu siyaset yapma tarzının değişmesi icap ediyor. Çünkü beraberinde güvenilirliği de zedeleyen bir şey haline gelir. Ekrem İmamoğlu başından beri -belki bir şekilde geç kalmasına rağmen- doğru adımlar attı.
Nasıl doğru adımlar attı?
Yüksek bir perdeden bu mahkeme kararını reddetti. İmamoğlu bu kararın deli saçması olduğunu, istinafın onanması sonucunda kararların büyük olacağını ifade etti. CHP İstanbul örgütü, CHP genel merkezinden farklı olarak burada doğru pozisyon aldı. Ama şu da algılanabilir. CHP’nin İstanbul siyaseti zaman içerisinde CHP genel merkezinin kendilerine yeterince destek vermediğini de düşünebilir. Burası CHP içi açısından tehlikeli bir dinamik haline gelir. Biz fiilen genel merkez ile İstanbul arasında çok belirgin bir ayrım görebiliriz. Bu beraberinde İmamoğlu’na siyaset yasağı gelmesiyle de sonuçlanabilir. Genel merkezin bu konuyu meşrulaştırmaması için özel bir çaba sarf etmesi gerekiyor.
O zaman Özel’in istinaf açıklaması bir hata…
Tam olarak öyle. Çok belirgin bir hata. Çünkü olguları tartışmak siyaset bilimcilerin işidir, siyasetçilerin işi ise onları değiştirmektir. Bu açıklamayla, daha doğrusu açıklamasının yansımalarıyla beraber kararı geçirmek yönünde bir meşru zemin oluştu. Bir de bu işin Mansur Yavaş bölümü var. Yavaş o zemini çok defa oluşturdu zaten. Düşünsenize sınıftayız, benim arkadaşım disiplin kuruluna çıkıyor, ben de o anda başkan adaylığımı açıklıyorum. Mansur Yavaş böyle bir pozisyon içerisine girdi. Toplumda aylardır CHP’nin Cumhurbaşkanı adayının belirginleşmesi yönünde bir beklenti var. Mahkemenin kararının öncesi ve sonrası olmasına rağmen Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu kararının istinafın önünde beklediği ve kararın açıklanmasının beklendiği haftalarda adaylık açıklaması yaptı veya adaylığının kesin olduğu yolunda haberleri dolaşıma soktu. “Neden şimdi?” diye sormak icap ediyor.
Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı adayının belirlenmesi sürecinde gücü, etkisi var mı?
CHP içerisinde sınırlı olmasına rağmen Ankara’da etkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü Ankara’da, yani devlet bürokrasisinde bilinen tanınan ve özellikle belirli bir siyasi kadro tarafından istenen bir cumhurbaşkanı adayı. AKP’nin de bir seçme şansı varsa, Ekrem İmamoğlu yerine Mansur Yavaş’ı seçmesi daha akılcı olur.
Neden?
Çünkü Mansur Yavaş’ın politik çizgisi henüz belirgin değil. Belediyecilik anlayışı dışında elimizde pek bir şey yok. Dış politika öncelikleri, ulusal eğitim politikası veya adalet sistemine bakışını bilmiyoruz. Kendisi ülkücü köklerden gelmesine rağmen ileriye mi, yoksa geçmişe mi bakıyor onu da bilemiyoruz. Örneğin İyi Parti’nin genel politik perspektifine mi yakın, yoksa Zafer Partisi kadar belirgin yönelimleri mi var? Hangi milliyetçiliği temsil ediyor? Bunları bilmiyoruz. Ekrem İmamoğlu için durum daha belirgin. CHP’nin programının çok uzağına düşmüyor. Dış politikada batı yanlısı belirgin bir tutumu var. Ulusal eğitim politikası ve adalet sistemine bakışı net. Çünkü CHP’nin politikasının bizzat savunucusu. Burada kritik olan şey, İmamoğlu’nun dosyası istinaftayken parti seni önerirse cumhurbaşkanı adayı olabileceğini söylemek… Burada çok yoldaşlık kültürüyle ilişkilenebilecek bir durum yok.
İmamoğlu bunları fark etmiyor mu?
Fark ediyor. Zaman içerisinde bir tavır da gelişiyordur. Benim İBB çevrelerinden edindiğim izlenim şu: Mansur Yavaş’a ihtiyaçlarının olduğunu düşünüyor her biri.
O zaman şöyle sorayım. Özel, Yavaş ve İmamoğlu arasından en ‘sağlıklı’ adım atan kim?
Ekrem İmamoğlu. Net mesajlar veriyor, belirgin bir pozisyonu var, partinin yetişmiş kadrosunu ve seçmeni kırıp dökmemek için özel bir çaba sarf ediyor. Ve önünde uzun vadeli bir stratejisi var. Buradaki tek sorun, kamuoyunda aksiyon talep edilen bazı başlıklarda İmamoğlu belirgin bir şekilde aksiyon vermiyor.
Hangi konularda?
Mesela Mansur Yavaş vumhurbaşkanı adaylığı konusunda açıklama yaptığında bir beklenti oluşuyor, yani Ekrem İmamoğlu’ndan da benzer bir ses duyma beklentisi…
Ama o verilen ‘birlik ve beraberlik’ mesajını bozan bir şey olmaz mı?
Ekrem İmamoğlu’nun elinde parti aygıtı var bunu atlamamak lazım. Kendisi konuşmak zorunda değil. Çevresindeki insanlarının her birinin hamle yapma şansı var (MYK-PM). Mansur Yavaş bürokratik hamle yapıyor. Ama İmamoğlu’nun bürokratları hemen hemen nerdeyse hiç hamle yapmıyor, bekliyor. Bu da beraberinde ortaya çıkan mesajları karmaşık hale getirmeye başlıyor. İster istemez her an Genel Başkan ile İBB Başkanı yan yana mı, farklı pozisyonlarda mı gibi birtakım çelişkilerde ortaya çıkmaya başlıyor. Ekrem İmamoğlu’nun daha fazla hamle yapmaya ya da aksiyon almaya ihtiyacı var.