Monşerler, dünyayı yöneten beş kedi ailesi, hisli duygular ve işte Hayat
M

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

BEHZAT ŞAHİN

@behzatsahin7

Kadıköy rıhtımdan kalkan 14BK otobüs durağında buluşuruz” dedim, vaktinde geldi. Bu 14BK, E5’i hızlıca geçer, Göztepe Köprüsü kavşağından Örnek Mahallesi’ne sapar, ondan sonra saatine göre sıkışık trafikte dur-kalkla 3004. Cadde’den Çekmeköy’e devam eder. Biz 14’üncü durakta ineceğiz, bizden sonraki 40 durakta neler yaşanıyor, bilemem. 

İtiraf ediyorum, planımın arkasında bir art niyet, bir hinlik vardı aslında. Arkadaşıma şu mesajı vermekti amacım: “Bak, dünya sadece frak giyip rugan ayakkabılarla, şampanya kadehleriyle katıldığınız diplomatik partilerden, şoförlü-korumalı lüks makam araçlarından, gittiğiniz ülkenin en gözde şehirlerinin en gözde semtlerinde bulunan korunaklı diplomat rezidanslarından ibaret değil.” Bu ‘monşerler’in şampanya ve havyarla beslendiğini büyüklerimizden öğrendik, yalan söyleyecek değiller ya. Neyse ki başımızdakiler dış politikamızı bunların elinden kurtarıp Türkçe dışında dil bilmeseler de şampanya içmeyen (en azından ortalıkta), imanlı zevata teslim etti.  

Kalabalık otobüs seyahatimiz 20 dakika kadar sürdü. Arkadaşım hiç de rahatsız değil. Cahar Dudayev’de inip 3004. Cadde’yi kesen 3001. Cadde’nin yokuşunu tırmanmaya başladık. Buralar malûm, eski adıyla 1 Mayıs Mahallesi. Bir zamanlar mahalle komitelerinin yönetimi ele aldığı ‘kurtarılmış bölge‘ydi. 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası devlet otoritesi tesis edilerek Mustafa Kemal adı verildi.

Gecekondudan üç-beş katlı apartmanlara devşirilmiş binalardan oluşan caddede, önünde beton bariyerler olan, dış cephesi çelik ağla korunan iki katlı kalekol formundaki polis karakolunun önüne geldik. Karakolun önünde bekleyen TOMA, Akrep, Kobra tipi zırhlı araçları görünce arkadaşım, bir diplomattan beklenmeyecek jargonla, “Yuh! İsyan mı var, işgal mi?” diye tepki gösterdi.

“Yuh! İsyan mı var, işgal mi?”

Lafı uzatıp size arkadaşımı tanıştırmayı ihmal ettim değil mi? Aydın (Selcen, 55), İstanbullu bir aileden. 1992’den 2013’e kadar Dışişleri’nde çalıştı. ‘Monşer’ sıfatıyla güya aşağılanıp gözden düşürülen, kendi diline hakimiyeti bir yana, en az iki-üç dil daha konuşan, dış politikadaki hassasiyetleri belki ülkeyi yönetenlerden daha iyi bilen kuşaktan. Cezayir, Stockholm, OECD, Bağdat, Vaşington’da görev yaptıktan sonra 2010’da Erbil başkonsolosluğunu açtı. 2013’te Dışişleri’nden istifa etti -emekli olmadığı konusunda hassas.

Gözden Irakta’, Aydın’ın, Irak Kürdistanı’nda başkonsolosluk yaptığı süreci mizah da katarak yazdığı kitap.

Bütün bu süreci İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Gözden Irakta‘ adlı kitabında anlattı. Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında, “(…) (Dışişleri) Bakanlığı’na hâkim olan saplantıları, bakanlığın kendi derin bürokrasisi, askerî kanat, Gülen Cemaati ve Milli Görüş siyasetinin her birinin başka bir yöne çekiştirdiği yalpalayan dış politika adımlarını canlı bir ifadeyle, mizahı elden bırakmayarak bize aktarıyor” deniyor. 

Halen Medyascope’ta, çoğumuzun asık suratla izlediği meseleleri mizahi bir dille yazıyor. Daha önce GazeteDuvar’da ve ArtıGerçek’te de yazmış, ArtıTV ve MedyascopeTV’de yayın yapmıştı.

Ne çok dolaştırdım sizi. Size bunları anlatırken biz de boş durmadık, zaman kazanıp çevredeki meyhanelerden hangisine girsek diye karar vermeye çalıştık.

Daha önce hemen ilerideki Mekan Restaurant’a gelmiştim. Şimdi Hayat’ı seçtik. Kalekolun biraz ilerisinde. Üst katı derme çatma iki katlı binanın üç-dört basamakla çıkılan giriş katında. Akşam güneşini engellemek için sarı renkli bira markasının yaptırdığı bütün tenteleri açmışlar. Hem kot farkından hem de dış camları filmle kaplı olduğu için içerisi görünmüyor. Girdiğimizde gözlerimizin içerideki loşluğa alışması gerekti. 

Hayat, içerisine batan akşam güneşine karşı bütün barikatlarını kurmuş.
Ortam loş. Girince gözlerimizin alışması gerekti.

İlk müşterileriz, meze dolabının önünde oturan beyefendi karşıladı bizi. Dilediğimiz yere oturabilirmişiz. Girişte cadde manzaralı masaya kurulup hararet alsın diye bir birayı paylaştık. Tek marka var. 

Susuzluğumuzu giderdik, sıra rakıda.

Hafta başı, çok seçenek yok. Ahmet bey aldı siparişlerimizi.

50’lik söyledik ama biliyorum, bu muhabbete yetmez, niyeyse kibarlık yaptık ikimiz de. Meze seçmek için dolabın başına geçtiğimizde, bizi karşılayan Ahmet Dilek’le de (51) tanıştık. Tokatlı. 40 yıldır meslekte. Uzun yıllar Kadıköy çarşıdaki meyhanelerde çalışmış. Oraların çalışma sisteminden söz etti biraz. Komşusu, İstanbul’un yüz akı Çiya ile ilgili yorumlarını da dinledik. 15 yıldır mahallesinden çıkmıyor, hep burada çalışıyormuş. 

Mezeleri sipariş ederken mekânın sahibi Bekir Koçyiğit de (60) geldi. Hayat, 15 yıllıkmış, altı yıldır kendisi işletiyormuş. Müşteriler de hep bu civardan, mahalleli. 

Biz kadehlerimizi doldururken, çalıştığı inşaat firmasının logosu basılı sarı yeleğiyle bir işçi geldi, yorgunluk birası söyledi. Aynı şeyleri düşünmüşüz. Aydın, “İngiliz publarında, Fransız bistrolarında gibi hissettim. Oralardaki meyhanelerde mavi-beyaz yakalısı, patronu, iş çıkışı aynı mekânda içkisini yudumlayıp muhabbet edebiliyor.” Benim tecrübelerim de o yönde. Bir sarı yelek tetikledi meyhanelerin ayrımcılığın en az olduğu kurum olduğuna ilişkin düşüncelerimizi.

Geldi mezeler. Yarımşar porsiyon barbunya pilaki, şakşuka, atom, birer de beyaz peynir. Atomu, üstünde file cevizle servis ediyorlar. Hepsi de iyi malzemeyle yapılmış, taze. 

Mütevazı soframız.

Bizde muhabbet gırla. Fondaki müziğe kulak kabarttık ara ara. Çoğunlukla Mahsuni Şerif dinliyoruz. ‘Ben Neyim’,Beri Bak‘, ‘Kutsal Özlem‘… Şimdi de Cevdet Bağca’dan ‘Kırgın’. Aa, Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun nefis yorumuyla ‘Bugün Ben Bir Güzel Gördüm’ çalıyor. Kalan Müzik’ten çıkan ‘Gülün Kokusu Vardı‘ albümünden bir Tokat türküsü. Niye mi heyecanlandım? Albümün fotoğrafları bana ait. Çıkalı 26 yıl oldu. Üç yıl önce kaybettiğim yakın dostum Hasan Saltık’a kaldırıyorum kadehimi. Birlikte de çok kadeh kaldırmıştık. İyi ki…

Hisli duygularla doldu buralar, içelim. Ben demiştim, yetmez bu 50’lik.

Aydın da bir anısını anlattı. Şahane. Paris’te OECD görevindeyken Le Monde’da Sabahat Akkiraz hakkında bir makale çıkmış. Üstelik makalede, 1997’de yaşamını yitiren, Pakistan’ın muhteşem sesi Nusret Fatih Ali Han’ın tahtına Akkiraz aday gösterilmiş: “Sabahat Akkiraz’ı bilmiyordum. Hemen Şanzelize’deki FNAC mağazasına gittim. Dünya müziği bölümünde büyükçe bir raf Sabahat Akkiraz albümleriyle doluydu.”

Akkiraz, hayran olunmayacak gibi mi? Hanımefendinin muhteşem sesi ve yorumunu öve öve bitiremedik. Milletvekilliği yaptığı döneme ilişkin bazı çıkışlarıyla ilgili biraz da çekiştirdik ama.

Birden müzik programına döndü bu yazı. Mohsen Namjoo mevzusunu başka zaman anlatırım artık.

Arnavut ciğer sipariş ederken kedilerden laflıyorduk. Bu arada bir-iki masa daha geldi. Pek hareketli değil bu akşam, sanırım hafta başı olduğu için.

Birkaç masa daha geldi. Mahalledenlermiş.

Arnavut ciğer sıcak, yanında bulgur pilavı, sumaklı soğan salatası ile geldi. İyi ayıklanmış, iyi tava edilmiş.

Arnavut ciğeri sıcak servis ettiler. İyi iş.

Ben demiştim, yetmez bu 50’lik, bir 20’lik daha alalım. Yanında söylediğimiz sac kavurma nefis.

Bu güzelim sac kavurmaya ekmek bandırmamak olur mu? O haltı ben yedim.

Ekmek yemediğim için nasıl imrendim, hakkını vererek, bandıra bandıra yedi Aydın. Ben çatalın ucuyla. Sanki o değil de ben monşerim.

Ahmet beyin çektiği iki kareden en iyisi bu. Sağdaki Aydın.

Dedim ya, hafta başı. El ayak erken çekildi. Bize kalsa sabahı ederdik ama arka bulacağımız başka masa kalmadı. Biz açtık, belli ki biz kapatacağız.

Hesabımız 2 bin 380 lira. Klasik referanslarımı vereyim, bira 80, 35’lik rakı 680, mezeler 70-150, ana yemekler 200-350 lira.

Ramazan ayının ilk günü, dini bayramlar ve yılbaşı kapalı, diğer günler 13:30 ile 24:00 saatlerinde servis veriyorlarmış. Tuvaletleri özensiz bulduk.

‘Sarhoş piyade‘ olmadan çıktık. Kalekolun önünden aşağıya, 3004. Cadde’ye yürüdük. Daha gece yarısı bile olmamasına rağmen, koca metropolde toplu taşıma aracı bulamadığımız için taksiciye mecbur kaldık, neyse ki beyefendiydi. 

Bu arada benden duymuş olmayın ama, dünyayı beş kedi ailesi yönetiyormuş. Hayat, daha neler öğreneceğiz?