

BEHZAT ŞAHİN
@behzatsahin7
Seyrantepe Sanayi’yi bilir misiniz? Hani şu Maslak’a giderken, 4. Levent’i geçince soldaki. Yok yok, Hacıosman’a yakın olan Maslak Atatürk Oto Sanayi. Zaten M2 Yenikapı-Hacıosman metrosuyla gidiyorsanız Seyrantepe Oto Sanayi için Sanayi Mahallesi, Maslak’takine gitmek istiyorsanız Atatürk Oto Sanayi isimli durakta inmeniz gerek.
Temeli, zamanın başbakanı Adnan Menderes tarafından atılan Seyrantepe 1960’ların başında, temeli yine o dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından atılan Maslak ise 1975’te faaliyete geçti. O gün bugündür Seyrantepe’deki eski, Maslak’taki yeni oto sanayi diye de anılır.
Seyrantepe ilk yapıldığında, farklı büyüklüklerde, tek katlı, yüksek tavanlı binalardan oluşuyordu. Şehrin içinde kalmaya başladıkça artan talebe cevap vermek için yatay ve dikey bölünmeler, kat çıkmalar bugünkü çarpık sayılabilecek görüntüye neden oldu. İhtiyaç hasıl oldukça eğlence yerleri, yeme-içme mekânları buradaki bazı sanayi esnafının yerini aldı. Gece yarısına doğru servis vermeye başlayan müzikholler, gazinolar, pavyonlar, bu tarz eğlence arayışında olanları buraya çekti ki çoğu hâlâ faaliyette.
Maslak’taki daha düzenli, binalar birörnek. Gerçi orası da dönüşüyor. Sanatçı atölyeleri, beyaz yakalılara yönelik yeme-içme mekânları, ‘fine-dining’ şef restoranları, ‘craft’ bira servis eden publar, parti mekânları, üçüncü nesil kahveciler… Hepsi de pek hoş. Böyle karşılaştırınca Maslak beyaz Türk, Seyrantepe varoş kalıyor diyebiliriz.
Biz Seyrantepe’ye, oto tamircilerin, müzikhollerin, yedek parçacıların arasından geçip, Zaruret Köftecisi’ne gidelim.

Adının köfteci olduğuna bakmayın, burası da meyhane. Oto sanayinin ana caddesi sayılabilecek Kemal Atatürk Caddesi’nde. Kolay bulasınız diye tam yerini tarif edeyim; Beyaz Saray Gazinosu’nun karşısında, Matra ile Karadeniz Oto Yedek Parça arasında. Bu arada Matra motor yenileme konusunda uzman, Karadeniz’de de her marka aracın balata ve filtre çeşitleri bulunuyor, bilginiz olsun.
Hava çok sıcaktı ve akşama doğruydu gittiğimde. Tamircilerin, yedek parçacıların çoğu kapatmış, açık olanlar da iş yetiştirmeye çalışıyor.

Zaruret’in yeri dar, üç katlı. Katların zaman içinde eklendiği belli. Caddenin ortalarında bulunan parkın kendilerine bakan tarafındaki yola masa atmışlar, kapı önünde de iki masa var. Mutfak, giriş katın sonunda, tuvalet alt katta. Söylemem lazım ki, temizlik hassas oldukları bir konu değil.

Sıcaktan içeride oturan kimse yok. Lig bittiği için üçüncü katı tamamen iptal etmişler.
Sokaktaki masalardan iki kişilik olana oturdum. Siparişimi almaya gelen hanımefendiden bira istedim. Nazlı Hanım diye sesleniyorlar. İki marka da var. Az tuzlu fıstığı ikram olarak getirdi.
Etrafı kesmeye başladım. Yanımdaki 8-10 kişilik masanın abisi gençlere diskur çekiyor. Yemek ve meşrubat var önlerinde. Sık sık “akıllı ol” dediğini duyuyorum.
Kapı önündeki alçak masalarda bira içenler var, iş çıkışı uğramışlar belli ki. Geldiğimde birinci katta tek başına oturmuş, 20’lik rakı içen beyefendi de hava kararmadan kalktı.

Rakı zamanı geldi. 35’lik rakı, yarımşar haydari, şakşuka, patlıcan-biber kızartması, fasulye pilakisi istedim, ordövr tabağı yapmışlar. Piyaz da geldi ama ayçiçekyağıyla yapılmış. Zeytinyağının adı geçmez, istemeyin, turist muamelesi görürsünüz. Sirkeyi bol tutunca gideri var ama. Haydari, şakşuka, pilaki fena değil, kızartma eskimiş artık.

Park etmiş arabalar çıktıkça hoop yerine masa, giderek genişliyoruz.

‘Akıllı ol’ masası kalktıktan sonra yerlerine iki kişi geldi, 35’lik söylediler, bir-iki de meze. Sanayinin esnafı büyük ihtimalle. Öğrendikçe aktarırım dedikoduları.
Park etmiş araçlardan biri daha çıktı. Meğer arkasında sızmış bir evsiz varmış. Uyandı, kutu birasını salladı, bitmiş. Sallanarak kalktı, tişörtünde ‘Dreams Rules‘ yazıyor. Bira içen masaya salça oldu. Oralı olmadılar ama hakir de görmediler. Çalışanlar da öyle. Uzaklaştırdılar sadece.

Akşam serinliği çöktü ama hava aydınlık hâlâ. Taklacı güvercinler uçuyor tepemizde. Meraklısı çoktur da İstanbul’un göbeğinde hiç rastlamamıştım. Yakınlardaki bir çatıda olmalı kafesleri. Yetiştiren kişi dört köşe, zevkle izliyordur şimdi. Mersin’den bilirim, meraklısı arkadaşlarım vardı, hiçbir şeye değişmezlerdi onun verdiği hazzı. Hele de üst üste birden fazla takla atarlarsa…
Giderek kalabalıklaşıyoruz. Yandaki masaya iki kişi daha geldi. Hemen takviye meze söylendi, “Patron ödeyecek bugün, patron çıldırdı” deyip gülüştüler. Hesap ödenirken anlayacağız artık masadaki patron kim.
Yan masadakilerden biri, tahminen patron olan, “Bu ülkede ayaklanmazsan hiç bi s..kim olmaz. Grev hakkını elden alıyorlar. Bırak grevi, basın açıklamasını bile engelliyorlar” dedi. Arkadaşı, “Hangi basına açıklayacaksın zaten, basın mı kaldı?” diye ekledi.
Hava karardı, iş yetiştirmeye çalışan atölyeler de kapandıktan sonra el ayak iyice çekildi, cadde bize kaldı. Tek tük araç geçiyor. Sanki İstanbul’da değiliz. Arabalardan boşalan yere konulan bütün masalar doldu.
Filmlerdeki zombiler gibi yürüyen biri geçti, haplanmış. Yürüyemiyor. Ne çok rastlamaya başladım böylelerine.
Dışarıda müzik yayını yok, yan masa telefondan Ahmet Kaya dinliyor. Anladım ben meşreplerini. Söylemlerinden de yakalamıştım zaten. Reklam işindeler. Stand, folyo baskı, light box lafları duyuyorum. Bir süre, aldıkları yeni işe nasıl çözüm üretecekleri konusunu tartıştılar. Rakı masasında beyin fırtınası.
Dövmeli iki genç daha geldi masaya. Hepsi de acayip fırlama tipler. Sandalyeyi o masaya çekmek var da muhabbetlerini bozmayayım.
Sıra ana yemekte. Köfte, çöp şiş, tavuk kanat var. Adı üstünde köfteci, önden köfte tabii ki.

Sahibi Burhan Bey de “Köfte ye, bi daha yersin” dedi. İyi olacağına eminim. Bu samimiyetin altı boş olamaz. İlk lokmayı aldığımda anladım zaten. Kendi formülleriyle dana döşten yapıyorlar. Kurutmadan, kıvamında, kömürde ızgara edilmiş. Sulu, lezzetli. Yanında bulgur pilavı, salata ve acı sosla servis ediyorlar.
Burhan Bey haklı çıktı, yarım köfte daha, tadına bakmış olmak için de yarım çöp şiş rica ettim. Çöp şiş köftenin parıltısında ezik kalsa da iyi ızgara edilmiş. Söke yolundaki sıra sıra çöp şişçilerin çoğununkinden daha iyi.
1992’de açılmış burası. İlk açıldığında ‘Pala‘ imiş adı, o cadde üzerine taşınınca mekânı devralan kişi ‘Mecburiyet’ koymuş. Ondan devralan da ‘Zaruret’. Burhan Bey 2009’da devralmış, ismini değiştirmemiş. Mecburiyet’ten Zaruret’e geçişin nasıl bir zaruretten doğduğunu bilmiyor. Muhtemelen markadan yararlanmaya devam etmek için ‘öz‘, ‘hakiki‘ uyanıklığının türevi bir durum. Mecburiyet Köftecisi halen Maslak’ta, faaliyette.
Karşı sıradaki Beyaz Saray Gazinosu’nun rengarenk ışıkları yandı. Gece yarısına doğru hizmete başlıyorlar anlaşılan.
Yandakilerden biri arkadaşına, “Sen şiirden anlamayan bir adamsın. Senin internetten bildiğin o güzel sözler var ya, yüzde 80’i bana ait. Öyle şiirler yazardım, ağlardın” dedi. Gece ilerledikçe hisli bir ortam olmaya başladı. Uzatmadılar neyse ki, fırlamalığa devam. Acayip neşeliler.
Malûm, koca İstanbul’da metro seferleri hafta arası 24:00’te sona eriyor. “Ne işiniz var dışarıda, hadi evinize” diyorlar. Yani kalkma zamanı. Daha Burhan Bey ile sohbet edemedik. Önce hesabı istedim ki muhabbet hatırına indirim filan yapmasınlar. 2 bin lira ödedim.

Burhan Can (47), Sivas Divriği’den. Mesleğe 13 yaşında Taksim’deki eski Hacı Baba’da başlamış (artık kapalı maalesef, Aya Triada Kilisesi’nin bahçesine bakan içkili lokantaydı).

Maç günleri hariç, gelenlerin tamamı çevre esnafı, çalışanı. “Maç müşterisi farklı, stada yakın olduğumuz için maçtan önce de sonra da uğruyorlar. Haftanın belli günleri canlı müzik yapıyoruz. Solistimiz Hülya, bağlamacımız Emrah. Onların müdavimleri de var.”
Sadece kandillerde kapalılar. Onun dışında her gün 10:30’da açıp müşteriye bağlı olarak 01:00-02:00 gibi kapatıyorlar.
Fiyatları da öğreniyorum Burhan Bey’den. Mavi renkli bira 100, sarı olan 110, 35’lik 850, mezeler 100, köfte 250, tavuk şiş 250, çöp şiş 320 lira.
İndirim yapılmamasıyla ilgili hassasiyetime sağ olsunlar saygı göstermişler ama bu kez de biraya 110 yerine 120, rakıya 850 yerine 900, köfteye 250 yerine 300 yazıp, toplamı da yukarı yuvarlamışlar. Olur öyle.
Karanlık, tekinsiz görünen sokaklardan bir blok öteye, Büyükdere Caddesi’ne geçince İstanbul’un hengâmesiyle tekrar buluşmuş oldum. Son metroyu da yakaladım.