Araştırma raporundaki tespitle, “Gençler toplumdan, toplum da gençlerden bağımsız değil. Gençlerin düşünce, yaklaşım ve pratikleri yeni birçok unsuru içerse de içinde yaşadıkları toplumdan tamamen farklılaştıkları söylenemez. Keza gençler toplumun geneliyle aynı siyasi, ekonomik ve sosyal şartlar altında yaşıyor. Toplumdaki düşünce, değer, pratik ve yaklaşımlardan etkileniyorlar. Bunların bir kısmını olduğu gibi sahipleniyorlar, bir kısmını farklı anlamlar yükleyerek yeniden üretiyorlar. Diğer bir deyişle, gençlik yeniyi olduğu kadar mevcudu da içselleştirmekte ve taşımakta. Özetle gençlik ve toplumun geri kalanı arasında hem kopuş / farklılaşma / çatışma hem de devamlılıklardan oluşan bir ilişki bulunuyor.”
Bu ve şimdiye dek benim de içinde olduğum araştırmalardan gördüğüm, ülkemiz gençliğini 15-19, 20-24, 25-29 yaş grupları olarak ayrı ayrı analiz ettiğimizde bile gruplar arası önemli farklılıklar gözleniyor. Yaşlarıyla beraber yaşam içindeki rolleri ve neredeyse tüm duyguları, algıları, beklentileri ve ihtiyaçları değişiyor. Adeta yaşam evresinin gündelik meseleleri gençlerin ruhlarını zımparalıyor. Hayaller, umutlar hızlıca eksiliyor ve yaşamın meşakkati zihinlerini ve gönüllerini ele geçiriyor. Gelecek algısı kısalıyor, gelecek kaygısı ağır basıyor.
İkinci önemli farklılaşma yaş kümesine de bağlı olarak, gençlerin okulda-işte-evde olma durumlarına göre oluşuyor. Gençlerin yüzde 44’ü öğrenci, yüzde 36’sı çalışıyor, yüzde 20’si ise ne işte ne okulda. Açık lise açık üniversite gibi uygulamaları dikkate alınca yüzde 44’ün bir kısmının daha evde olduğunu varsayabiliriz. Bu oranların sonucu aslında şu; neredeyse her 3 gencin 2’si hala ebeveynlerinin vereceği harçlığa bağımlı yaşıyor. Ne işte ne okulda olan gençlerin içindeki eğitim seviyesi yüksek kadınların neden istihdama dahil olamadıkları da ayrıca incelenmeye değer bir durum.
Üçüncü farklılaşma çocukluğun geçtiği yerle ilgili olarak oluşuyor. Türkiye kırdan kente göçün modern tarihte en hızlı yaşandığı ülkelerden birisi. İl ve ilçe merkezlerinde yaşayanlar 1950’de yüzde 25, 1960’ta yüzde 31.9, 1970’te yüzde 38.5, 1980’de yüzde 43.9, 1990’da yüzde 59, 2000’de yüzde 64.9, 2020’de yüzde 93. Köylerde, kasabalarda ve hatta ilçelerin çoğunluğunda monolitik bir toplumsal doku var. Sokakta herkes aynı “ayıp”, “yanlış”, “suç” algısına sahip. Sınıfsal farklılık göze batmaz, giyim kuşam, yeme içme pratikleri çok da farklı değildir. Genellikle de tek tip aidiyet, inanç ve etnik küme bir aradadır. Bu hayata doğan çocuklar geniş aileden ve mahalleden ataerkil değerleri de monolitik değer ve pratikleri de öğrenirler. Farklılıklar yabandır, dağın öbür tarafındadır.