Cannes'da karar günü

SELİN GÜREL

@selingurel_

77’nci Cannes Film Festivali bu akşam düzenlenecek ödül töreniyle son buluyor. Dört yarışma filminin ilk izlenim yazıları ve ödül tahminleri…

The Substance

Yönetmen Coralie Fargeat, bir filmi nasıl açması gerektiğini çok iyi biliyor. Başlar başlamaz perde üzerinde gösterişli bir hakimiyet kuran The Substance, kendini türün hakkını vermeye adarken, sadece tek yönlü şekilde derinleşebilen bir beden (değiştirme) korkusu. Film, bir zamanlar tüm flaşlar üzerinde patlarken, hâlâ muhteşem göründüğü 50’lerine geldiğinde zorunlu bir emeklilikle yüzleşen oyuncu ve TV yıldızı Elisabeth Sparkle’ın (Demi Moore) kapıldığı gençlik girdabının tuhaf hikâyesi.

Gösteri kültürünün kadın bedeni üzerinde kurduğu tahakküm, yaşçılık zorbalığı, genç ve güzel kalma saplantısı gibi konulara dair yeterince film çekilmediği için, The Substance’ın gündemi bu alana kaydırması elbette çok önemli. Ancak film, kadınlar üzerindeki bu baskıyı kadının bizzat beslediği bir canavara dönüştürmeyi tercih ettiği için feminist anlamda hevesleri kursakta bırakıyor doğrusu.

Filmin başında, henüz ‘madde‘nin etkisi altına dahi girmemişken, Elisabeth’i kendi kendini putlaştırmış ve paketine âşık bir ‘ürün‘ olarak tanıyoruz. Bu yüzden herkesin o olmak istediği bir dünyanın tadını aldıktan sonra kendisiyle baş başa kaldığında yine aynı tadın eksikliğini çekiyor. Burada, üstündeki yoğun sektörel baskının da üzerine çıkan bir benlik savaşı yaşadığını fark ediyoruz.

Parlak ekran imajının kabuğu altında fiziksel görünüşüyle ilgili büyük özgüven sorunları yaşayan, kusursuzluğunu korumadığı sürece sevileceğine inanmayan ve dahası kendinden nefret eden Elisabeth gibi bir karakter elbette gerçeğe hiç de uzak değil. Bu karakterin bir parçası olduğu ışıltılı dünya tarafından kullanıldıktan sonra daha fazla tüketilemeyeceğine karar verilince bir köşeye atılıp unutulması da öyle.

Bir zamanların en çok kazanan kadın oyuncusu olarak bir dönem üzerindeki ‘güzel ve seksi’ etiketini sökmekle uğraşan, nihayet başardığında da üzerindeki ilgiyi kaybeden Demi Moore bu karakterle bağ kurarken muhtemelen zorlanmamıştır. Ancak Elisabeth’i daha iyi bir versiyonunu (Sue) yaratmaya iten şartların asıl yaratıcısı yine Elisabeth’ten başkası değilmiş gibi. Kadın bedeni üzerindeki toplumsal zorbalık hep orada bir yerde, ne var ki kadın zihni bu zorbalığın bir kurbanı değil en büyük destekleyicisi gibi görünüyor. Elisabeth’in asıl sorunu kendisiyle. En büyük düşmanı da toplumdan önce kendisinin şekilci anlayışı.

Fargeat’nın kamerasıysa, kadın bedenini erkek gözüyle tarayan röntgenci bakışı eleştirmeye çalışırken, zamanla o bakışa dönüştüğünü fark etmiyor. Bu sınır bulanıklaştıkça, seyircinin de kusursuz kadın bedeni açlığını beslemeye, kusurları canavarlara özgü bir ‘çirkinlik‘le özdeşleştirmeye ve sonunda vıcık vıcık bir iğrençlikle tanımlamaya girişiyor.

Elisabeth’in yerine geçen genç ve güzel versiyonu Sue ile (Margaret Qualley) aslında aynı kişi olduğu fikrinin, sadece fiziksel değil de zihinsel tarafta da bir karşılığı olsaydı, The Substance olduğundan çok daha ilginç bir filme dönüşebilirdi. Ancak bu hâliyle kendini deliliğine fazlaca kaptıran, teknik olarak üstün bir beden korkusundan fazlası değil.

Parthenope

Fotoğraf: Gianni Fiorito

Paolo Sorrentino, son filmi Parthenope ile birlikte güzellik, gençlik ve tutamadığı zamanla kurduğu ilişkide düşünceli, sorgulayıcı, mizahi dönemini geride bırakıyor ve göğsünü gere gere saplantılı bir döneme giriyor. Gençliğin ve güzelliğin kaybını üzerine ağıt yakılacak kadar büyük bir trajedi olarak gören yönetmen, normalde kadın karakterlerin dünyasına pek girmezken bu kez yılların ne kadar acımasız olduğunu kendisi için yarattığı kusursuz kadın prototipi üzerinden anlatıyor.

Kusursuz vücudu, çekici gülümseyişi, pırıl pırıl gençliği, ara sıra uzaklara dalıp giden buğulu gözleriyle, abisi dahil etrafındaki herkesi çabasızca kendine âşık etmiş Parthenope karakterinin gerçekliği ilk sahneden itibaren tartışmalı bir konumda. Dalgaların bile zarafetle kıyısına vurduğu Napoli’deki muhteşem evinde sürekli ağır çekimde yürüyormuş gibi görünen ve bazen gerçekten de ağır çekimde yürüyen, fantezi ürünü bir karakter Parthenope. Güzelliğinin ve erkekler üzerinde yarattığı etkinin fazlasıyla farkındayken, bu ayrıcalığı kötüye kullanmasın diye Sorrentino tarafından bir de zekâ hediyesiyle kutsanıyor.

Yönetmen kendi deyimiyle ‘epik bir kahraman‘ yaratmak için yola çıkmışken, yeni doğan masal prenseslerine hediye veren perilerden farksız duruma düşüyor. Bu karakteri yazarken aklından geçenleri kâğıttan okur gibiyiz. Talimatlar o kadar net.

Sorrentino, daha önce çok iyi yaptığı her şeyin içini son damlasına kadar boşalttıktan sonra elinde kalmış bir avuç malzemeyi şık bir pakete yerleştirip yeniden önümüze sürüyor. Belki de sadece yaşlanıyor ve bu durum sinemasının özünü yitirecek kadar aklını karıştırıyor. Filminde yaşlanmayı dünyanın en büyük felaketi olarak portrelediğine göre buna da şaşırmamak lazım.

Emilia Pérez

Müzikal türünün suç türüyle (spesifik olmak gerekirse Meksika karteli filmleri) aynı potada eritildiği değil de basbayağı kafa kafaya çarpıştığı melez bir işkence, Emilia Pérez. Jacques Audiard’ın kâğıt üzerinde bile çok kötü duran bir fikri filme dönüştürme motivasyonuna hayret etmemek elde değil. Sayısız insanın ölümüne neden olmuş uyuşturucu baronu ana karakterini, çok zahmetsizmiş gibi gösterdiği cinsiyet geçiş ameliyatı sonrası Emilia Pérez adında altın kalpli bir adalet savaşçısına çeviren Audiard,  ilk kez tek başına senaryo yazmasının acısını seyirciye çektiriyor diyebiliriz.

Audiard’ın başrolü trans oyuncu Karla Sofía Gascón’a emanet etmek dışında trans kimliğiyle ilgili en ufak bir içgörüye sahip olmaması, özellikle müzikal numaralara teslim edilmiş doktor arayışı sahnelerinde şoke eden bir yüzeyselliği beraberinde getiriyor. Emilia Pérez, izler izlemez unutmak istediğiniz o filmlerden biri. İstemeden komik olmakla beraber, tuhaf hamleleri yüzünden ne yazık ki gülecek takat bırakmıyor.

Anora

Genç bir seks işçisinin dünyasını değiştirecek biriyle tanışıp bulutlara yelken açması masalına ne kadar aşinaysak, bu masalın Sean Baker versiyonuna bir o kadar hazır değiliz demektir. Baker, önce bu masalı gerçek dünyadan kopmadığını hatırlatan çeşitli pürüzleriyle anlatmaya başlıyor, sonra gürültüyle yarıda kesiyor ve yarıda kestiği andan itibaren filmini bir hız trenine bindiriyor. Bu çılgın yolculuk boyunca koltuğunuzda sessizce oturmanız neredeyse imkânsız.

Anora, seyircinin tepkilerine kucak açan bir film. Kahkahalar, hayret çığlıkları ve tezahüratla izlenmeye hiçbir itirazı olmaz. Her biri yaşayan karakterleri, kusursuz senaryo ritmi ve üst düzey görüntü yönetmenliğiyle, Baker’ın hâlihazırda firesiz filmografisinin en iyilerinden biri. Yönetmen, her zamanki gibi tüm bunları çok zahmetsizmiş gibi göstermeyi de başarıyor. Filmlerindeki en büyük gizem de bu.

Anora’nın özellikle senaryo ve kadın oyuncu kategorilerinde şansı yüksek. Festivalin en iyi çıkış yapan oyuncusu diye bir ödül olsaydı, şüphesiz başrol oyuncusu Mikey Madison’a verilirdi.

Ödülü kim alır?

Son günlere kadar vasat bir seviyede ilerleyen yarışmanın seyri, Hindistan’ı uzun yıllar sonra yeniden yarışa sokan Payal Kapadia’nın filmi All We Imagine As Light ve İran’dan kaçarak festivale katılabilen Mohammad Rasoulof’un filmi The Seed of the Sacred Fig ile değişti. Her iki film de Altın Palmiye’nin güçlü adaylarından biri gibi görünüyor.

All We Imagine As Light

Bu filmlerden birinin Altın Palmiye’yi diğerinin yönetmen ödülünü alması durumunda, kadın oyuncu ödülü için Anora’dan Mikey Madison, The Substance’tan Demi Moore ve The Girl with the Needle’dan Vic Carmen Sonne’ın bir şansı olabilir.

Yönetmen ödülünün diğer iki adayı da Grand Tour ile Miguel Gomes ve Caught by the Tides ile Jia Zhang-Ke. Buradaki dağılıma göre Grand Prix ile Jüri Ödülü için de Andrea Arnold (Bird) ve Sean Baker’ın (Anora) adının geçeceğini umalım.

Senaryo kategorisi için iyi ihtimallerden biri Anora olurken, jürinin hikâyeyi sevmesi durumunda ne yazık ki Emilia Pérez’e de ödül çıkabilir. Diğer yandan Bird’ün de bu kategoride öne çıkma ihtimali var.

Erkek oyuncu ödülünün güçlü adaylarından biri Limonov – The Ballad ile Ben Whishaw. Kinds of Kindness ile Jesse Plemons ve Oh, Canada ile Richard Gere’ın da bir şansı olabilir.