
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Ortadoğu’daki kan banyosundan ekranlara taşan görüntülerin gölgesinde kaldı ama geçtiğimiz hafta Astana’da önemli bir zirve gerçekleşti. Kazakistan’ın ev sahipliğinde gerçekleşen Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısı, nispeten daha sakin bir gündeme sahipti belki ancak önemsiz denilemezdi.
Zirvenin en keyifli anı Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev’in Macaristan Başbakanı Orban’a, “Siz de aslında Kıpçak Türküsünüz. Ata yurdunuza gelmiş sayılırsınız” dediği andı. Macarların bu konuda ne düşündüğünü bilemeyiz ama ısrarla TDT’de gözlemci statüsüyle bulunduğuna göre, cümlenin içeriğine katılmasa bile Orban’ın bu uzak coğrafyada beklentileri olmalı.
Astana sözcüğü bizim için son yıllarda Rusya ve İran’la öncelikle Suriye’ye yönelik bir eşgüdüm mekanizması anlamına geliyordu. 2017 başında Astana’da yapılan zirveyle başlayan ve ilk başlarda üç başkentin belli bir uyum yakalamasını sağlayan süreç son yıllarda tökezlemeye başlamıştı. Ama görüntüde Türkiye-Rusya ilişkileri iki devlet başkanının da sürüklemesiyle hala rayında ilerlemekteydi.
Geçen hafta ise Astana’da İran ve Rusya’yla zirve için değil TDT üyesi olarak bulunuldu. 2009 yılında Nahçıvan Anlaşması ile kurulan Teşkilatın üyeleri bir kez daha bir araya geldi. Dışarıya verilen görüntü renkli ve pozitifti. Erdoğan, Kazakistan Cumhurbaşkanı’na TOGG hediye etti, Orta Asya cumhuriyetleri arasındaki soğukluklar da hafiflemiş gibiydi. Liderler birbirlerine iltifat etti, nişanlar takdim etti. Bu vitrinin arkasındaysa bilhassa Ankara’nın keyfini kaçıran şeyler vardı. Geçtiğimiz toplantıda, bizim iddialarımıza göre ‘gözlemci üye’ olarak bulunan KKTC bu defa davetli değildi. Kazakların bu yöndeki taleplerimize kulaklarını tıkaması, Kuzey Kıbrıs’ın fiili de olsa tanınması yönündeki beklentilerin ne kadar uzağında olduğumuzu gösterdi.
En sıcak gündem maddesi Gazze’deki duruma ilişkin ise İsrail’e yönelik bir kınama mesajı çıkmadı. Erdoğan’ın pek istekli olduğu kınama aslında yine tribünlere yönelik bir hamleydi, Filistin’deki vahşete bir çare getiremeyecekti ama o da başarılamadı. Diğer devlet başkanları Batılı ülkelerle ilişkilerini de düşünerek Kıbrıs konusunda da Ortadoğu krizinde de bizim çizgimize yaklaşmayı reddettiler.
Bununla beraber Astana’daki zirvenin bu sebeplerle başarısız olduğunu öne sürmek mümkün değil. Ankara henüz ve büyük ihtimalle hiçbir zaman, ‘kardeş‘ olarak nitelediği Azerbaycan’la bile bu konularda ortak bir duruş yakalayamayacak. Ama Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri bağımsızlığını kazanan Türk devletleri ile uzun soluklu, yakın ilişkiler geliştirme olanağı güçleniyor.
Ankara, Sovyetler Birliği çözüldükten sonra bu bölgede Moskova’nın çıkarlarını dikkate almadan kafasına göre at oynatabileceği zannına kapılmıştı. Belki ABD’nin de teşvikiyle büyük bir coşku ve iyimserlikle yapılan o ilk atılım Türkiye’ye ‘kardeş cumhuryetler‘e ağabeylik yapamayacağını göstermişti. Birinci Karabağ Savaşı ile Kafkaslarda önü tıkanan Ankara, Orta Asya cumhuriyetlerinin de kendisinin bölgedeki liderlik iddiasını kayıtsız şartsız kabullenmeyeceğini anladı. Rusların bölgede nüfuzu çok köklüydü ve zaman içerisinde bilhassa enerji ve lojistik alanlarında kendisini kilit bir konuma oturtan Moskova’nın rızası olmadan bir ilerleme sağlanamayacaktı.
Türk hükümetlerinin daha sonraki yıllarda ihtiyatla ve Rusya’yı rahatsız etmeden eski Sovyet coğrafyasıyla bağ kurma çabaları daha verimli oldu. Nitekim Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulduğu tarih, Rusya ile ilişkilerin iyileştiği bir döneme denk gelmekteydi. Orta Asya Cumhuriyetleri Türkiye ile ilişkilerini derinleştirirken, Moskova-Ankara arasındaki yakınlaşmayı örnek gösterebiliyorlardı.
Son dönemdeki gelişmeler Türkiye’nin bunun da bir miktar ötesine geçtiğini gösteriyor. Ukrayna’da sıkışan Kremlin’in Batı’yla ilişkileri Soğuk Savaş’tan beri en kötü noktada. Ruslar, Türk hükümetinin bazı davranışlarından rahatsız olsalar bile kendilerine bu bölgede nefes alacak bir alan sağlayan bir aktörle ilişkileri bozmak istemiyor. Oysa Ankara uzunca bir süredir Rusya’nın kendi arka bahçesi olarak gördüğü bir alanda ataklarını yoğunlaştırıyor. İkinci Karabağ savaşı sadece Azerbaycan’ın Ermenistan üzerindeki üstünlüğünü tescil etmekle kalmadı. Aynı zamanda otuz yıldır bu çatışma üzerinden bölgeye kilit atan Rusların etkinliğini aşındırdı. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dayanışma üst düzeye çıkarken Paşinyan yönetimi bile sadece Rusya’ya dayanarak kendisine koruma sağlayamayacağını artık görüyor. Velhasıl güney Kafkasya’da Türkiye lehine değişen bir denge gözlemleniyor.
Ankara’nın niyetinin bölgeyle ekonomik ve sosyal ilişkilerini geliştirmek olduğu, bunu yaparken Rusya’nın tepkisini çekmek istemediğini söylesek de Orta Asya’da Kremlin’in dert etmesi gereken tek sorunun Çin’in artan nüfuzu olmadığı açık. Zira Türkiye sadece daha yumuşak, zararsız konularda ilerleme kaydetmiyor, üstüne bir de silah satışı ve askeri iş birliği konularında da hızlanan süreçler var. Azerbaycan’ın Türkiye’den aldığı SİHA’ların Karabağ savaşında etkinliği görüldü. Sadece silah sistemleri değil aynı zamanda TSK ile işbirliği de Bakü’nün bu savaşta daha öncekilerden çok daha başarılı olmasını sağlayan faktörler arasında. Türkiye’nin Azerbaycan’da kullandığı bu formülü Orta Asya’ya da taşımak istediği görülüyor. Kerimov sonrası Özbekistan’la yaşanan yakınlaşma bunun bir örneğini oluşturuyor. Türkiye daha şimdiden Kırgızistan’a da SİHA satışı gerçekleştiriyor ve böylelikle Tacikistan’la zaman zaman yaşanan çatışmalarda Bişkek’e önemli bir avantaj sağlamış oluyor.
Bütün bunlara Rusya-Ukrayna savaşı sonrası daha fazla duymaya başladığımız Orta Koridor’a ilişkin beklentiler de eklendiğinde, durum Kremlin’in tamamen göz ardı edebileceği, zararsız bir gelişme olmaktan çıkıyor. Hem Ankara’nın bölgede artan etkinliği hem de eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin bir yanda Çin’e diğer yanda Avrupa’ya uzanarak kendilerine alternatif yaratma arayışları dikkat çekiyor. Rusya’nın içinde bulunduğu zorlu konjonktür sebebiyle tepkilerini sınırlı tutması dengelerdeki değişimi gözlerden kaçırmamalı.
İşi daha da ilginç kılan belki Soğuk Savaş yıllarından hatta belki de Osmanlı’nın son dönemlerinden beri kurulan bu hayalin, görünürde Rusya’yla sıcak ilişkiler kuran bir iktidar yönetiminde ete kemiğe bürünmesi. Erdoğan ve destekçileri, özellikle 15 Temmuz’dan sonra ABD ve Batı karşıtı söylemlerinde mangalda kül bırakmıyor. Şu anda Gazze’de yaşanan durumda gördüğümüz gibi kitlesel bir tepki oluştuğunda bu retorik şiddetleniyor. Amerikan karşıtlığı iktidar çevrelerinin favori temalarından birisi haline geliyor, Putin Rusya’sı ile yaşanan gerilimlere karşın o cenaha yönelik benzer tonda bir sözlü sataşma olmuyor.
Ama sahadaki gerçeklik, geçen haftaki TDT zirvesinde de görebildiğimiz gibi, ABD’den çok Rusya’nın aleyhine bir nüfuz genişlemesine işaret ediyor. Her gün ekranlarda lanet okunan, terör destekçiliğiyle suçlanıp hedef tahtasına konan ABD’nin de bu gelişmelerden en çok memnun olan aktörlerden olduğunu tahmin edebiliyoruz.
İkinci Karabağ savaşı sonrasında Kafkaslarda önündeki setin yıkıldığını hisseden Ankara, zirvede gördüğümüz gibi doğusunda büyük bir fırsat kapısı açıldığını düşünüyor. Doksanlı yıllardaki gibi ayakları yere basmayan, uçuk planlar yerine daha somut projelerle mesafe katetmek elbette mümkün. Azerbaycan-Ermenistan arası kalıcı bir barışın sağlanamaması Türkmenistan’ın henüz TDT’ye tam üye olmaması gibi bir dizi sorun da bir kenarda duruyor. Ama genel görüntü Türkiye’nin eski Sovyet coğrafyasında artan etkinliğinin Kremlin için bir sorun olduğunu düşündürüyor. Ekranlara yansıyan ABD’ye mesafeli, Rusya’ya yakınlaşan Türkiye resmi gerçeği yansıtmıyor. Astana artık Türkiye için Moskova’yla yakınlaşma değil, alttan alta da olsa yoğunlaşan rekabetin yeni bir kilometre taşı anlamına geliyor.