
Dr. FEYZA BAYRAKTAR
@FeyzaBayraktar_
info@feyzabayraktar.com
Yeğenim Ata, bundan birkaç sene önce, dokuz yaşındayken bir gün beni aradı. Telefonda ağlıyordu. Satranç turnuvalarında ya kaybettiğini ya da ikinci veya üçüncü geldiğini, ama bir türlü birinci olamadığını, bundan dolayı mutsuz olduğunu söyledi.
Ben de ona asıl önemli olanın denemek olduğunu, zamanla deneyim kazanacağını, ikinci veya üçüncü olmanın da başarı sayıldığını ve azımsanmaması gerektiğini, sonuç olarak deneyimlerin insana kattıklarının önemini anlattım.
Beni birkaç dakika dinledi ve “Hala, hiç kimse ikinci ya da üçüncü olanları hatırlamaz. Sen herhangi bir dünya kupasında ikinci olan takımı hatırlıyor musun?” diye sordu. Sonra; “Kaybedenler unutulur. Bana lütfen boş yapma ve nasıl birinci olacağım konusunda yol göster. Rakibim güçlü olduğunda ve doğru hamleler yaptığında panik olup hata yapmaya başlıyorum. Hata yaptıkça moralim bozuluyor ve vazgeçiyorum. Yani anlayacağın kaybettiğimi maçın ortasında kabullenmiş oluyorum. Bunun üstesinden nasıl gelebilirim?” diyerek benden destek istedi.
Bu konuşmayı hiç unutmadım.
Yeğenim, amacını da, amaca giden yoldaki problemi de tespit etmişti ve bu problemi çözmek için destek istiyordu. Yani dokuz yaşındaki yeğenim bugün birçok siyasinin yapamadığını yapmıştı. Kendisine -bir hala olarak- elimden geldiğince destek oldum. O da performans kaygısını ve kendisini sabote etme eğilimini zamanla yenip turnuvalarda birinci olmaya başladı.
Özetle, var olan durumdan memnun değilseniz onu değiştirmek için adım atarsınız.
Bir durumu değiştirmek için önce o durumu olduğu gibi kabul etmeniz gerekir. İçinde bulunduğunuz durum hoşunuza gitmeyebilir. Şikâyet etmek yerine, değişimi nasıl sağlayabileyeceğinize odaklanmanız lazım.
Var olan gerçekliği değiştiremiyorsanız da o gerçeklikle yaşamayı öğrenirsiniz.
Pasif direnişte kalmak arafta sıkışmak gibidir. Çıkışı olmaz. Yani, hata yapmış olmanın sorumluluğunu almaktan kaçmak, başarısızlık karşısında sürekli bahaneler üretmek ve başkalarını suçlamak, durumun daha da olumsuz bir yöne evrilmesine sebep olur. İnsan düşe kalka hedefine ulaşır ama deneyimlerinden ders çıkartmadığı sürece kendisini ve çevresini oyalamaktan öteye geçemez.
Yarım porsiyon olmaz
Seçim bitti. Muhalefet kaybetti ya da kazanamadı. Siz hangi kelimeyi kullanmayı seçersiniz bilmem ama bu durum için farklı kelimeler kullanmak sonucu etkilemiyor. Değiştirmiyor.
Geçmişte uluslararası spor müsabakalarında yenile yenile, kendimizi avutmak için ‘şerefli mağlubiyet’ diye bir şey uydurmuştuk. Bir kısmımız yine benzer şekillerde kendimizi avutuyoruz. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bazı durumlarda sadece kazanılır ya da kaybedilir. ‘Yarım porsiyon kaybetme’ ya da ‘yarım porsiyon kazanma’ diye bir şey olmaz. Yani bazen süreçten ziyade sonuç önemlidir.
Üst üste yaşanan başarısızlıklar ardından değişime gitmemek, deneyimlerden öğrenmemiş olmak demektir. Dolayısıyla, var olan durumu kabullenmemiş olmak ve pasif direnişte kalmakta ısrar etmek, bir müsabakayı en baştan kaybetmeyi – farkında olmadan da olsa- ilan etmek anlamına gelir.
Faturası topluma
Uzun yıllar evli olup evliliğinde çok mutsuz olmasına rağmen asla boşanmayan çiftler vardır. Taraflardan biri ya da her ikisi de ‘Onca sene emek verdim, ayrılamam’ der ve birlikte mutsuz olmaya devam ederler. Bu çiftler sadece geçmişe yaptıkları yatırıma odaklanır. Geleceği düşünmezler. Ya da geçmişte yapılan yatırım, geleceği harcamaktan çok daha önemlidir onlar için. Düzelmeyeceğini bilseler bile ilişkide kalmaya devam ederler. Yani batık yatırıma harcama yapmaya devam ederler.
Evliliklerinde mutsuz çiftler, kararlarıyla sadece birbirlerinin ve yakın çevrelerinin hayatlarını etkiler. Dolayısıyla aldıkları kararlar topluma mal olmaz. Ancak, siyasilerin tutum ve davranışları bir toplumu etkiler. Onların batık yatırıma enerji harcamalarının faturası topluma mal olur.
Zorla güzellik olmaz
‘Ben onca sene emek verdim’ anlayışıyla bırakmak gerekirken bırakmamak, bir insanın şahsi meselelerinin yükünü başkalarının sırtına yüklemesi anlamına gelir.
Bir mevki ve o mevkinin kazanımlarını bırakmak zordur. Bu anlaşılabilir. İnsan zamanla o mevkiye alışır ve kendisini o mevki üzerinden tanımlamaya başlar. O mevkiyi bıraktığında yok olacağına inanır. Ancak, bazen tadında bırakmak başkalarının zihinlerinde daha iyi hatırlanmak adına yarar sağlayabilir. Zaten siyasetçi o mevkiyi bırakmazsa toplumun çoğunluğu onu illa bırakır. Yani zorla güzellik olmaz.
Doğru strateji kazandırır
Geçmişte siyasi tarih dersi aldığım bir hocam, “Strateji yanlışsa taktik doğrularla kazanılmaz” demişti. Seçim sürecinde muhalefet tarafı birçok doğru şey yapılmış olabilir ama en baştan kurulan strateji yanlış ise kaybetmeye mahkûm olunur.
Koşullar adil olmayabilir ki adil olmamasını savunacak değiliz ama tarihimize bakacak olursak tüm adil olmayan ve olumsuz koşullara rağmen Mustafa Kemal Atatürk’ün strateji konusunda bir dahi olması, onca zaferin kazanılmasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında çok önemli rol oynamıştır. Yani stratejiyi doğru kurduğunuz zaman kazanma ihtimaliniz yüksektir.
Bizim işimiz değil
Doğru strateji hakkında kafa yormak da vatandaşın değil, siyasilerin işidir.
Dolayısıyla, muhalefet kendisini destekleyenler için doğru stratejiyi kurmak, hatalarından öğrenmek, değişime gitmek zorundadır. İnsanlar ‘değişim’ diye defalarca kez haykırmak zorunda kalmamalıdır. Vatandaşın görevi seçimde oy kullanmaktır; bir siyasi partinin kurmayı gibi davranmak zorunda hissetmesi olağan değildir.
Seçim sürecinin sona ermesine rağmen bugünlerde birçok insan hala sosyal medya üzerinden gündemdeki gelişmelere dair sık sık fikir beyan ediyor, yani gelişmelere müdahale etmeye çalışıyor. Seçimlerin sona ermesine rağmen belirsizliğin devam ettiği duygusu, birçok insanda kontrol etme ihtiyacı, diğer deyişle dahil olma isteğini arttırıyor. Öyle ki insanların bir kısmı kendi hayatını bir yana bıraktı ve gündemin akışında kayboldu. Yani, seçim stresi bozukluğunu hala atlatamadı.
Gündemdeki gelişmelere bakacak olursak aslında bu durum çok da şaşılası değil.
Seçim stresi bozukluğu
Seçim stresi bozukluğu ilk kez 2016’da ABD’de gündeme geldi. Henüz psikiyatrik bir bozukluk olarak tanımlanmasa bile birçok insanı etkisi altına alabiliyor. Bu yüzden de üzerine bilimsel araştırmalar yapılıyor.
ABD’de özellikle 2020’deki başkanlık seçimi sürecinde birçok kişinin stresi yönetmekte zorlandığı için ruh sağlığı uzmanlarına başvurduğu, haber sitelerinde sıklıkla yer almıştı.
Seçim stresi bozukluğu kısaca, seçim öncesi başlayan ve seçim bittikten sonra bir süre devam eden kaygılı ve depresif hissetme hali, umutsuzluk, yorgunluk, ülke meselelerinin kişinin odak noktası haline gelmesi, sürekli haber takip etme ihtiyacı hissetme, gündemi kaçırma korkusu, farklı siyasi görüşlerden insanlarla -yakınları dahil olmak üzere- kavgalı hale gelme olarak tanımlanabilir. Sanırım hemen hepimiz bu belirtilerle samimi olduk. Bu samimiyet bizi bir hayli yordu. Hatta, neredeyse tüketti.
Ne yapabiliriz?
Seçim stresi bozukluğunun üstesinden gelmek için yapılacaklara gelecek olursak…
Hissedilen kontrolsüzlük duygusunu gidermek için kişinin oy verdiği siyasi partiye üye olması ya da siyaset içinde aktif rol oynaması önerilebilir.
Siyasette aktif rol oynamak istemeyenlere gündeme dair haberlere sabah ve akşam olmak üzere günde yalnızca iki kere bakmak, siyaset konuşulmayan ortamlarda bulunmak, sanatsal etkinliklere dahil olmak ve siyaset konuşmak isteyen kişilere sınır koymak iyi gelebilir.
Özetle, hemen hepimiz hem seçim sürecinde hem de sonrasında duygusal olarak yıprandık. Yakınlarımızla bile ters düştük. Günün sonunda siyasiler kapalı kapılar ardında el sıkışır ama olan bizlere olur. Yani filler tepişir, çimenler ezilir. Gündemden biraz uzaklaşıp hayatımıza odaklanarak kendimizi duygusal olarak korumaya çalışmalıyız.