'Canavar' adında bir yurttaş yoktur!
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

Türkiye toplumu deliriyor.

Şimdi biri çıkıp ‘Çok mu aklı başındaydı?’ diye sorabilir. Bu nedenle belki de doğrusu, ‘Şah idi şahbaz oldu’ demektir.

Yıllar önce bir TV yorumcusu, büyük kulüplerin birinin oyuncusu için, ‘Tımarhaneye hasta ziyaretine gitse, kefil göstermeden dışarı bırakmazlar’ demişti. Sanırım Türkiye adlı memleketin de ortalıkta dolaşması giderek sakıncalı hale geliyor!

Adalet duygusunun çöküşü ve ‘kadın sorunu’

Cumhuriyet’in, tarihi boyunca (öncesinde olduğu gibi) toplumsal, idari, siyasi ve yargısal sorunları oldu. Buna mukabil, ‘Eskiden de sorunluyduk’ demek, aslında bir şey dememektir. Ancak kesinlikle ‘boş laf’ değildir. Çünkü olup biteni görmeyi, konuşmayı inkâr etme çabasıdır. Ve her ‘inkâr’ gibi, tehlikelidir. Her şey her an değişir, dönüşür ve sorun olarak tanımladığımız her ne varsa, kaçınılmaz biçimde bir öncekinden (benzerinden) farklıdır.

Yıllar sonrasından bakıldığında, bugünün Türkiye’sindeki ‘kötülükler’in, 1980’lerden, 1990’lardan ayırt edici nitelikleri anlatılacak. Herhalde anlatılacaklardan biri, her tür hukuk dışılığın alenileşmesi, aleni olanı ‘meşrulaştırma’ gayreti, bu gayretin bir ölçüde başarıya ulaşması ve toplumsal düzeyde giderek görünür hale gelen bir sonuç olarak, adalet duygusunun çöküşü olacak. Büyük olasılıkla bir diğeri, ilkiyle bağlantılı ‘kadın sorunu’ başlığıyla ele alınacak.

Konunun uzmanı değilim, laf kalabalığı olmasın. Ancak son yıllarda öldürülen kadınların çoğunun katledilme gerekçelerine amatör bir gözle bakıldığında dahi, somut bir durumu fark etmemek mümkün değil: Çoklukla ‘Hayır’ diyen kadınlar katlediliyor. Sevgilisinden, eşinden ayrılan, ayrılmak isteyen, yeniden birlikte olmak istemeyen kadınlar. Reddeden kadınlar. Artık ‘Hayır’ diyebildikleri, ‘reddedebildikleri’ için.

Asıl sorunun başladığı yer

Toplumsal dönüşüm, çok hızlı gerçekleşebilen bir olgu değil. Kadın özgürleşirken, kendisi de doğal olarak toplumsal bir ürün olan erkeğin bu özgürlük talebine ayak uydurması zaman alıyor.

Asıl sorun da burada başlıyor. Bir cinsin, ‘ayak uyduramaması’nın oluş biçimi ve sonuçları da toplumsal ve siyasaldır. Örneğin İsveçli ile Türkiyeli’nin, yaşadığı sorunları aşma yolları arasında fark vardır. Farkı yaratan, anne karnına düşülen an ile ulaşılan yaş arasında o cinsin yaşadığı, gözlemlediği, kısacası öğrendi her şeydir.

Doğumdan ölüme öğrenilen ‘şeyler’i yaratan unsurlardan biri, belki de en güçlüsü ise muhatap olunan devlettir. Tüm organlarıyla. Toplumla kurduğu ilişkinin şekli şemaili ve her boyutuyla. Hâl böyleyken, devletin var olmasından bugüne, toplumsal bir ürün olan bireyin davranışlarını, içinde yaşadığı toplumun devletinden ayrı düşünmek olanak dışıdır.

Demek ki bir Türkiye yurttaşının davranışları ile o Türkiye devletinin niteliği arasında, görmezden gelinemeyecek bir bağ bulunur. Devletin niteliği, egemen sınıfın niteliğinden ayrı düşünülemez. Toplumun tüm bireyleri, ilk günlerinden son günlerine dek o topluma egemen olan ‘düşünce’ içinde yoğrulur. Haliyle Türkiye devletine hakim olan sınıfın nitelikleri ile Türkiye toplumunda hakim düşünüşler arasında, güçlü bir bağ vardır.

Toplum var, toplum var

Devletin demokratik olup olmaması, laik olup olmaması, sosyal olup olmaması; toplumsal ilişkilerin içeriğini dönüştürür. Sorunlarını ‘akla dayanan’ kurallarla çözmeyi tercih eden bir devletin toplumu ile çareyi ilahi emirlerde arayan bir devletin toplumu, farklı olacaktır. Yurttaşına sadaka dağıtan bir devletin toplumu ile güçlü sosyal devlet yaratan bir devletin toplumu, benzer olmayacaktır. Yurttaşına yönetime katılma olanakları sunan devletin toplumu, her kararı üç beş aklı evvelin verdiği devletin toplumuna, benzemeyecektir.

Türkiye devleti, toplumuyla ‘demokratik’ bir ilişki kuramamıştır. Dolayısıyla toplumsal ilişkide hakim olan demokrasi bilinci değil. Toplumun ‘yarısı’ olan kadınların bugün yaşadığı sorunların kaynağında, o bir türlü kurulamayan demokratik ilişkiler ağı yoksunluğu var.

Dinci/ayrıştırıcı bir devlet söylemi

Son yılların ayrıksı niteliği ise ev kadınlığı/karılık konumundan eşit yurttaşlığa geçmeye çalışan ve özgürlük talep eden kadının, bu kez öncesiyle karşılaştırılamayacak ölçüde dinci/ayrıştırıcı bir devlet söylemiyle yüz yüze kalmış olması.

Hâl böyleyken, özgürlük mücadelesi veren kadın, buna direnen bir toplum ve anti demokratik siyasal sistem yetmezmiş gibi bir de devlet tarafından dayatılan gökyüzü kurallarıyla cebelleşmek zorunda; ayrıca, dindar, milliyetçi, kadın özgürleşmesini henüz kavrayamamış ve kavrayabildiği kadarından ölesiye korkan, ayrıca kusuruma bakılmasın ama hala ısrarla cinsel organıyla gurur duyan ‘erkek’le karşı karşıya.

Ayrı düşünülemeyecek şeyler

Güzelim Özgecan Aslan’ın katli sonrasında yaşadıklarımız, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinden ayrı değil. Demokrasi, devlet ile toplum arasındaki karmaşık ilişkisi ağına ilişkin bir kavram. O ağın her ilmeği, birbirine dokunur. Bir ilmek çürür ya da çözülürken, diğerleri olduğu gibi durmaz.

Adalet duygusunun çöktüğü, cezasızlığın genel kural olduğu, hemen her insan eyleminin din sosuyla yorumlanmaya çalışıldığı ve kabadayılığın, arsızlığın makbul hale geldiği bir sistemde, kadın erkek ilişkisinin sağlıklı kurulabilmesi, kadının eşit yurttaş olduğunun kabulü mümkün olmaz.

Cinayet sonrası kimi siyasetçilerin akıl almaz yorumları, bir bakanın ‘aynı şey kızının başına gelse eline silah alıp kendi işini göreceği’ yönündeki beyanı, idam cezası heveslilerinin iştahlarının bir kez daha kabarması, pembe otobüs zırvaları vs., gencecik bir kadının başına gelenin toplumsal/siyasal gerekçelerinden ayrı düşünülemez.

Kadına yönelik şiddet ile kimi siyasetçilerin pek sevdiği ‘fıtrat’ saçmalıkları, ayrı düşünülemez.

Kadına yönelik taciz ile bir bürokratın kadın ve erkek öğrencilerin merdivenlerini ayırmaktan söz edişinin gerekçesi, ayrı düşünülemez.

AKP döneminde kadın cinayetlerinin kat be kat artışı, AKP’lilerin kadın söylemindeki çarpıklık ya da ’17 aylık bebeğe tecavüz’ üzerinden örnek verebilen bir müftünün varlığından ayrı düşünülemez.

Yargının kadınlar konusunda verdiği nice utanç verici karar ile bıyıklı yargıdaki kadın sayısı azlığının nedenleri, ayrı düşünülemez.

Erkeği ve kadını cinsel organından ibaret sayan ve tüm toplumsal yaşamı bu iki organın ‘evlilik dışı’ karşılaşmasını önlemeye yönelik organize etmenin hayalini kuran bir zihniyet ile kadının toplumsal yaşamdaki ikinci sınıf konumu, ayrı düşünülemez.

Bir memlekette ‘AMK’ adlı bir futbol/erkek paçavrası satılabilmesiyle, kadının mini etek giydiği için tecavüzü hak ettiğini düşünebilen hayli kalabalık güruhun varlığı, ayrı düşünülemez.

Özgecan’ın katil zanlısının günahsız eşini ve küçük çocuğunu görmezden gelip şehvetle nefret kusan cinsiyetçi rezil basının yayın anlayışı ve kullandığı maço dil ile ortalama mahallelinin bir erkeğin eşini defalarca bıçaklayışını ‘izlemesindeki’ duyarsızlık, ayrı düşünülemez.

‘Kadın’ sözcüğünden mahcubiyet duyup bakanlığın adını ‘aile’ yapan siyasi akıl ile Türkiye yüksek yargısının zamanında kadınları hiç utanmadan ‘iffetli ve iffetsiz’ olarak tasnif edişindeki cüret, ayrı düşünülemez.

Canavar filan değil, insan

Kadınların özgürlük mücadelesi, ‘eşit yurttaşlık’ mücadelesidir. Yalnızca Türkiye’de değil, her yerde.

Türkiyeli kadının talihsizliği, bu mücadelesini memleketimizin siyasal düzenine, malum toplumsal kültürün ürünü olup eşitlikten ölesiye korkan erkek dünyaya karşı veriyor oluşu. Kadın öldüren ile idam talep edip pembe otobüs öneren zihniyetin ‘kaynağı’ aynı.

O halde, hatırlatmakta yarar var: Özgecan’ın katil zanlısı, canavar filan değil, insandır. İçinde yaşamak zorunda kaldığımız toplumsal/kültürel koşulların ürünü olup sayısı hiç de az olmayan türden bir insan. Canavarlık vs. gibi saçma sapan ifadelerin, somut gerçeği, toplumun perişanlığını gizlemekten öte işlevi yoktur. Cinayetleri insan işler. Tacizci, insandır. Tecavüzcü, insandır. Baş kesenler, insandır. Hırsız, insandır. Linççi, insandır. Tüm rezilliklere, şu ya da bu gerekçeyle kılıf uydurmaya çalışanlar da, insanlardır.

‘Kadına şiddete ve ayrımcılığa hayır’, ‘Eşit yurttaşlığa evet’ diyorsak, hiçbir suçu engellemediği bilinen baş belası idam cezası ve halihazırdakini derinleştirecek yeni ayrımcılıklara da, aynı şiddetle ‘Hayır’ demek zorundayız.

Bağnazlık da her dünya görüşü gibi fırsat kollar. Bu belanın, her birimizin yaşamına biraz daha sızmasına izin veremeyiz. Vermemeliyiz.