Artık eskisi gibi olamayız, olmamalıyız da!
A

Dr. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Bu hafta köşe yazısı yazmayı planlamıyordum; çünkü hissettiğimiz acı o kadar büyük ki ne söylesem kelimeler yetersiz kalıyor gibi geliyor. 20 Şubat Pazartesi günü Hatay’da meydana gelen artçı depremden sonra daha da üzüldüm. Tüm vatandaşlarımızın barınma gibi temel ihtiyaçlarının hala karşılanmaması, kayıp birçok insanın hala bulunamaması, birçok kişi gibi benim de içimi paramparça ediyor.  Hayatta kalanın başka bir yaşam mücadelesi vermek zorunda kalması, hayatını kaybedenin bu dünyadan göçüp giderken bir mezar taşının bile bulunmaması ağır geliyor.

Hak edene hakkını teslim etmek

Bu süreçte, birçok televizyon programına deprem travması anlatmam için meslektaşlarım gibi ben de davet ediliyorum. Bu davetleri kabul etmeyişimdeki sebep, hem deprem-afet travması üzerine uzmanlaşmış hocalarımız varken -özellikle böyle bir süreçte- çıkıp konuşmayı kendi adıma uygun görmemem hem de yaşadığımız sürecin travmatik etkilerinin deprem-afet travmasının daha ötesinde olduğunu düşünmem, dolayısıyla konunun bütününe değinemeyeceksem de konuşmamayı seçmemdi.

Halihazırdaki köşemde yazmak ayrı, bir yere gidip konuşmak ayrı. “En azından bugünlerde ekran önünde olmamayı tercih ettim” demek daha doğru olur. Bilgi ve deneyimime güvenip beni konuk olarak programlarına davet eden medya mensubu arkadaşlara tekrar teşekkür etmek isterim. Onlara asla saygısızlık etmek istemem.

Medya çalışanları da bu süreçte oldukça zorlandı; çünkü bizler istediğimiz zaman haberlerden uzak kalma seçeneğine sahibiz. Onların böyle bir alanı bulunmadığı için sürekli ikincil travmaya maruz kalıyorlar. Hepimiz ne zaman ve nasıl iyileşeceğiz tam bilemiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da hak edene hakkını teslim etmekle başlamak, toplumda ihtiyaç duyulan kucaklanma duygusunu sağlamak adına önemli bir adım. Kucaklayıcı olmanın yaralarımızı iyileştirmek üzerinde önemli bir etkisi var; bunu her zaman aklımızda bulunduralım.

Üslubumuzu değiştirmemiz gerek!

Geçenlerde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın; ayırt etmeksizin tüm vatandaşlara bu süreçte destek vermek için gösterdikleri üstün çabadan dolayı teşekkür etti. Yapıcı ve kucaklayıcı söylemleri, birçoğumuzun -en azından benim- yüreğine dokundu. Aslında bu dönem hepimizin ihtiyacı, tam olarak da bu. Ayrıştıran üsluptan, kavgadan, küfürden, saldırıdan zaten yorulmuşken üstüne yaşadığımız böyle bir felakette üslubumuzu tamamen değiştirmemiz gerek.

İktidarı, muhalefeti, vatandaşı hemen hiçbirimiz artık eskisi gibi olamayız. Olmamalıyız da. Yaşadığımız bu büyük acıdan öğrenmek zorundayız. Birisi çıkıp da kucaklayıcı bir tutum sergiledi diye şaşırma ve umutla karışık bir duygu hissetmek yerine, zaten olması gerekenin bu olduğunu idrak edip aynı tutumu kendi hayatlarımıza geçirerek olabildiğince sürdürmeye çalışmalıyız.

Bizi depremin yanı sıra travmatize eden şeylerden birisi de böyle bir dönemde bile bazı insanların ayrıştırıcı ve öfkeli bir üslupla hayata devam etmesi. Geçen hafta da yazmıştım; böyle felaketlerde öfke artar. Muhatabına yöneltilemeyen öfke, başı boş dolanırken masumlar dahi bu öfkeden nasibini alır. Artık öfkeyi yönetebilmeyi öğrenmemiz gerek. Biz bu öfkeyi yönetmekten sorumluyuz. Ayrıca, yönetemediğimiz birçok duygu da öfke olarak çıkar. Dolayısıyla, bizler tüm duyguları sağlıklı şekilde yönetmeyi öğrenmeliyiz.

Ben -bilmiyorum bunu kaç kez dile getirdim- vatansever biriyim. Ailemizin kökeni Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’ya dayanıyor. Babamın dedesi ilk özel banka Türk Ticaret Bankası’nın kurucularından (Türk İslam Bankası olarak kuruldu, sonra ismi Türk Ticaret Bankası olarak değiştirildi). Bankayı devlete -karşılıksız- hibe etti. İki dayım da senelerce general rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yaptı. Yani kuşaklar boyu siyasi bakış açısından bağımsız, devlete ve dolayısıyla vatandaşımıza hizmet etmenin onurunu yaşadık.

Ülkesine aşık bir vatandaş olarak, başımıza gelen böyle bir felaketin ardından bile hala birbirimize sataşmanın ne akılcı ne de duygusal bir açıklamasını bulabiliyorum. Duygusal olmak demek, dürtüsel olmak demek değildir. Ağzımızdan çıkan her söze -özellikle de böyle bir süreçte- dikkat etmemiz gerek. Sosyal medyada eleştiri dilinden çok saldırı dilini kullanmayı da acilen bırakmalıyız. Eleştirmek demek saldırmak demek değildir, lütfen eleştiriyi de insancıl bir üslupla yapalım. Karşımızdaki bize saldırıyor diye biz de ona benzer üslupla yaklaşmak zorunda değiliz.

‘Güvenli bağlanmak’ önemlidir

Ülkemiz bizim evimiz ve ülkeyi yönetenlerle ilişkimiz de aslında ebeveynlerle ilişkimize -kısmen- benzer diyebiliriz. Kritik olan, hayatımızda bizim için önemli ilişkilerin güvenli bağlanma üzerine kurulmasına dikkat etmek.

Çocukluk dönemindeki en büyük travmalarından biri, ebeveynler tarafından ihmal ve istismardır. Çocukluk döneminde ebeveynleri tarafından ihmal edilen ve/veya fiziksel, psikolojik şiddete maruz kalan çocuklarda birçok farklı psikolojik problem ortaya çıkabilir. Anne ve baba çocuğunun güvende olması dahil, tüm temel ihtiyaçlarını karşılayıp onu sevse bile çocuk, içinde bulunduğu durumu farklı şekilde algılayabilir. Yani burada önemli olan, ebeveynin çocuğu için yaptıkları kadar çocuğuna hissettirdiği duygulardır.

Özetle, ilişkinin sağlıklı olup olmamasında çocuğun ebeveynlerinin tutum ve davranışlarını nasıl algıladığı belirleyici etkenlerden birisidir. Eğer çocuk kendini güvende hissetmezse, sevildiğini içselleştirmezse kaygı duyabilir. ‘Annem ve babam ben dahil kardeşlerimi de koruyamıyor. Bari ben kardeşlerimi gözeteyim’ diye düşünebilir.  Bir insanın kardeşini sevip destek olması ayrı, ebeveyn değilken ebeveynlik rolünü üstlenmek zorunda hissetmesi ayrı. Bu, büyük bir duygusal yüktür ve çocuk bunu taşımakta zorlanır. Ebeveynlerine öfkelenir. Aslında sadece çocukluk dönemimizde değil, yetişkinlikte de karşımızdakinin yaptıkları kadar, yaptıklarını algılama biçimimiz, yani bize hissettirdikleri de onunla ilişkimizde belirleyici rol oynar.

İnsanın herhangi bir yanlış yapmasa bile bir sebepten dolayı cezalandırılacak olduğuna dair kaygı hissetmesi, korkması ve korkmaktan utanması, duyguların sağlıklı yönetilmesini daha da zorlaştırır. Dolayısıyla, tüm yöneticiler -hangi makamda olursa olsun- özellikle bu süreçte daha kucaklayıcı olmalı ki aynısı hemen hepimiz için geçerli. Böyle bir acının altından kalkabilmenin tek yolu birlik olabilmek.

Bu sözler sizlere fazlasıyla romantik gelebilir, fakat sürekli yeni bir ‘normal’e uyum sağlamaya çalışırken yaşadığımız kaygıyı ancak birbirimizle sağlıklı bir şekilde ilişkilenerek yönetebiliriz. Sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazı da ‘güven’dir. Geçen hafta da -aynı zamanda bir depremzede olarak- belirttiğim gibi, bağ kurmanın iyileştirici gücünü azımsayamayız.

Önyargıları yıkmalıyız

Bu süreçte, insanlar birbirine destek olabilmek için canla başla çalışıyor. Bugüne kadar küçümsediğim, “Bunlar da gençleri iyice cahilleştirdi” dediğim fenomen ve influencerların milyonlarca insanı kenetleyip bağış toplaması ve bölgeye destek vermek için var gücüyle çabalamasını görünce, kendi ön yargılı yaklaşımımdan dolayı utandım. Onca insanı kenetleme yeteneğine sahip olmak azımsanamaz. Bu yeteneği böyle bir süreçte vatandaşına destek vermek için kullanmak takdire değer. En azından ben kendi adıma süreçte emeği geçen, iyi niyetle adım atan ve bölgede destekleyici rol oynayan herkese teşekkür etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Toparlanmak, unutmak demek değildir

İnsan acılardan öğrenip ön yargılarını sorgulayabiliyorsa, bakış açısını genişletebiliyorsa olgunlaşır. Yaşadığımız acı o kadar büyük ve derin ki toparlanmamız zaman alacak. Toparlanmak demek, unutmak demek değildir. Aksine, etkin ve sürekli destek vermek  bölgeden uzakta yaşayanlar olarak sorumluluğumuzdur.

Hepimizin daha duyarlı ve daha akılcı yaklaşmayı öğrenmesi gerek. Hepimize yetecek kadar acı hissettik. Bu acı da bizi pişirip olgunlaştırmaya yetmiyorsa gerçekten söyleyecek bir söz kalmıyor. Kalıpları kırmak, dolayısıyla değişmeye cesaret etmek zorundayız. Yoksa aynı döngüleri defalarca kez yaşamaya mahkum oluruz.