
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Devletlerin güç mücadelesinin hesap kitaba dayalı mekanik dünyasının kitlelere yansıması bol abartı ve ajitasyon içeren bir tuluat tiyatrosunu andırabiliyor. İşin bir yanında siyasetçilerin bu hengameden de bir fayda devşirme çabası, diğer yanında toplumun üzerine bunca yük bindiren politikaların gönüllü biçimde sahiplenilmesi hedefi var. Saldırıya uğradığını, kendi haklarının kötü niyetli düşmanlara karşı savunulduğunu düşünen kitleler fedakarlığa razı oluyor, yöneticilerinin arkasında kenetleniyor.
Uzun süre Türkiye’de yaşayınca, milliyetçi gaz verme pratiğinin sadece bizim coğrafyamıza ait olduğu fikrine kapılabiliyorsunuz. Kahraman atalarımız, sırtımızdan hançerleyen iç düşmanlar ve su uyusa bile uyumayan, bize takık düşmanlarla dolu bir dünya kurgusu, ortalama insanın beynine nakşedilip duruyor. Tarih böyle bir zihinsel dünyanın inşası için en elverişli araç. Elbette burada disiplinli, özverili bir arşiv çalışmasından değil, amaca uygun yaratıcı bir süreçten bahsediyoruz. En başta belirttiğimiz ‘biz iyiler ve onlar kötüler’den kurulu bir dünya algısını destekleyecek senaryo titizlikle işleniyor.
Bizim resmi tarihimizde son 20 yıla kadar daha çok Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ve Atatürk’e odaklanan, Osmanlı’yı ise belli dönemler, olaylar üzerinden seçerek kullanan bir anlayış hâkim durumdaydı. Yeni Türkiye’nin resmi tarih yazımında Atatürk’ü biraz arka plana iten, daha çok idealize edilmiş bir Osmanlı mirasına odaklanan bir anlatı mevcut. Taksim Camii’nin meydandaki Atatürk Anıtı’nı gölgede bırakması gibi resmi tarihin akışında da bir oyuncu değişikliği yaşandı. İslam’ın siyasal bir araç olarak kullanılmasına öncü bir siyasi figür olarak görülebilecek II. Abdülhamid ön plana çıkarıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tarihi şahsiyetle benzerliği üzerinden her iki politik figürün de memleketi parçalamaya çalışan dış güçlere ve içerideki uzantılarına karşı cansiperane mücadelesi üzerinden bir kurgu yaratıldı. Her iki aktörün de gücü elinde toplaması, muhalefete soluk aldırmaması vatanseverliklerinin doğal sonucu olarak resmedildi. Bu analoji kurulurken uygunsuz parçalar törpülendi, uğranılan toprak kayıpları, sultanın Batı müziğine, edebiyatına düşkünlüğü, ülkede ilk bira ve rakı fabrikaları kurduran kişi olması ve belki kendisinin de arada bir rom içmesi gibi detaylar denklemden çıkarıverildi.
Tarihin böyle ihtiyaçlar dahilinde yamultulması, istenen kısımların çıkarılıp istenen amaca uygun şekil verilmesi bize özgü değil. Bir senedir Ukrayna’yla savaş halinde bulunan Rusya da otoriter bir rejimden beklenen tüm çarpıtmaları, başı sıkıştıkça daha da artan bir yoğunlukla yapıyor. Zaten Ukrayna’ya saldırı başlamadan önce Putin’in bir dizi tarihsel referansla dolu yazısı ve beyanları, ihtiyaca göre tanzim edilmiş malzemelerle emperyal heveslerine nasıl bir meşruiyet kalkanı yaratmaya çalıştığını gösteriyordu. Savaş başlarken dile getirdiği tarihsel arka planda Putin, 18’inci yüzyıl sonunda Osmanlılara karşı kazanılan zaferle birlikte -bizdeki tabiriyle kılıç hakkıyla- Karadeniz’e inen Rusya’nın, Kırım’ın ve hatta mümkünse tarihsel bir gerçekliği olmayan Ukrayna’nın gerçek sahibi olduğunu iddia ediyordu. Bolşeviklerin ve daha sonra Kruşçev’in hesapsızlığıyla elden çıkan bu bölgelerde Moskova’nın meşru hakları vardı.
İlginç bir biçimde Batı’da da bizde de belli bir tarihi kesiti alarak Ukrayna’nın varlığını sorgulayanlar, yapay olduğu için diğer devletlere göre egemenlik iddiasının zayıf olduğundan dem vuranlar oldu. Moskova’nın saldırganlığını Batı emperyalizmine karşı rövanş olarak görerek meşrulaştırmaya çalışanlar gibi tarihi kendi hınçlarına, takıntılarına malzeme edenlere şahit olduk.
Putin de Ukrayna’ya saldırısının birinci yıldönümünde Rus kamuoyuna yönelik mesajlarını yine geçmiş üzerinden verdi. Daha önce Ukrayna’nın yapay bir devlet olması, ülkenin en azından doğusunda ve güneyinde Rus azınlığın yaşadığı kesimlerin gerçek sahibine, Moskova’ya iade edilmesi teması işlenmişti. Arada çok coşkulu anlarda Putin’in ağzından Rusya’nın sınırları olmadığını, Prigodzin’den de Manş’a kadar gidileceğini duymuştuk. Bu defa Rus halkının kendini savunma refleksine müracaat edildi.
Düşman 19’uncu yüzyıldan beri anavatanı parçalamak üzere planlar yapıyordu. Putin, Avusturya-Macaristan ve Polonya’nın geçmişte bu haince planların kurgulayıcısı olduğunu söyledi.
Tarihsel gerçeklerle örtüşme bakımından ‘Payitaht Abdülhamid’ özel ödülünü alabilecek bu palavranın amacının Rusları anavatan savunması için bayrak altında birleştirmek oluğu açık.
Öte yandan, gerçekte olan bitenin Putin’in iddiasıyla uzaktan yakından alakası yok. Zira 19’uncu yüzyılda Polonya’nın büyük parçası Çarlık tarafından, diğer kısımları da Prusya ve Avusturya tarafından yutulmak suretiyle yok edilmişti. Polonyalılar Rusya’yı ortadan kaldırmak için değil, kendi bağımsızlıklarına kavuşmak için dönem dönem başkaldırıyor, çarlık orduları tarafından ezildiklerinde de isyancıların bir kısmı Osmanlı topraklarına sığınıyordu. Tuna monarşisininse Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’da çarlıkla rekabet etmekle beraber Rusya’yı ortadan kaldıracak gücü yoktu. Neticede bu çekişme sonucunda patlak veren Dünya Savaşı, Rusya’ya devrimi getirirken Avusturya-Macaristan’ın ise sonu geldi.
Putin’in ‘Rusya tehlikede’ vurgusu geçmişten bugüne gelen paranoid bir dünya algısının devamı olarak düşünülebilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin’in Doğu Avrupa’da uydu devletler üzerinden bir tampon kuşak oluşturma fikri de benzer bir tehdit algısının ürünüydü. Kızılordu, Nazi Almanyasını Avrupa’nın ortalarına kadar kovaladığı yerlerden çıkmayı reddetmişti. Napolyon’un 1812 seferine, 1941’deki Barbarossa Harekatı’na referansla Stalin, bir daha Batılı bir gücün kendilerine saldırmasına izin vermeyeceğini, böyle bir tehdidi ileride göğüslemek için bir güvenlik kuşağı oluşturacağını söylüyordu.
Neticede gerekçesi Sovyetlerin kendisini savunması olarak açıklanan saldırgan bir dış politika, Doğu Avrupa ülkelerinin egemenlik hakları ayaklar altına alınarak uygulandı. Moskova, Doğu Avrupa’da askeri güç yoluyla siyasi kontrol politikalarından geri adım atana kadar da ABD liderliğindeki Batı ittifakının baskısı sürdü.
Şimdi Soğuk Savaş’ın sona ermesinin üzerinden on yıllar geçmişken bu defa benzer bir kurguyu Putin, Ukrayna üzerinden dile getiriyor. Aslında Rusya’ya yönelik tıpkı 19’uncu yüzyıldaki gibi bir planın engellenmesi için bu savaşa giriştiklerini anlatıyor.
Lujniki Stadı’ndaki düşük bütçeli, düşük kaliteli bu yapım şimdilik Rus toplumunu peşinden sürüklemesine yetiyor. Arada ‘Rusya’nın sınırları yoktur’ gibi ateşli söylemlerle çelişkili bir durum yaratılsa da savaş atmosferinin körüklediği milliyetçi duygular için bunun bir önemi yok. Dış güçlere karşı birlik olma, bizden olana sahip çıkma, güçlü lidere biat etme dürtüsü bütün rasyonel değerlendirmelerin üzerine çıkıyor.
Açıkçası Rus liderliğinin toplumla paylaştığı bu tablonun yöneticilerin samimi görüşleri olduğunu sanmıyorum. Ağır insan kayıplarına uğrayan, ekonomik bir bedel ödeyen Rus toplumuna liderlerinin hesap hatası sebebiyle bu durumda olduğunu, bu badireden de uluslararası siyasetteki konumları ciddi biçimde sarsılarak çıkacaklarını söylemeleri çok zor.
Siyasetçilerin, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Rusya’da da en iyi bildiği iş, tarihi eğip bükerek işlerine yarar bir forma sokmak. İnsanın içinden “Durun, işin aslı öyle değil” diye haykırmak geliyor ama belki de en büyük enayilik, kitlelerin doğrunun peşinde olduğunu sanmak. Geçmişi kalitesiz dizilerden öğrendiğini zanneden de, Lujniki Stadı’ndaki çocuksu şovlarla coşan da duymak istediğini duyuyor, görmek istediğini görüyor. Karşıda böyle kendi kaderini kolayca başkalarının elinde bırakabilen kitleler oldukça, ‘Vatan, millet, Dinyeper‘ söylevleri yerini buluyor.