BİLGE EGEMEN
@bilgeegemen
Benzer hikâyeleri yaşamalara, duymalara doyamadık. Bir türlü. Yıllar yılı. Küresel Cinsiyet Eşitsizliğinde 146 ülke arasında 124’üncü sırada yer alan güzeller güzeli ve pala bıyıklı ülkemizde.

Ama bu defaki daha bir battı. Kalplerimiz buz keserken, sosyal medya kazanı fokur fokur kaynadı. Çünkü ‘işe erkekleri almayı tercih ettiğini’ söyleyen ve adının yanında profesör, bilim insanı, kimya, adli tıp, kriminolog, uzman, tez, BM, uluslararası, başkan, rektör yardımcısı, yazar, koordinatör gibi kelimeler uçuşan kişi bir kadındı.
Üstelik pek çok genç kadına ilham/idol olmuş, gıpta edilen yollarına güller serilmiş, erkek egemen bir meslekte pusula görevi gören bir kuzey yıldızı gibi parlamış, yıllarca televizyonlarda, gazetelerde konusuyla ilgili sunduğu programlar, yazdığı yazılarla sevilmiş ve takdir edilmiş bir kadın: Sevil Atasoy.
Bir ‘adli tıp uzmanı titizliğiyle’ inceleyelim
Şimdi bir adli tıp uzmanı titizliğinde yatırırsak tüm söylenen cümleleri deftere ve sonra da tek tek her birini kesip büyüteçle incelersek eğer; aşağı yukarı şöyle bir tablo serilir önümüze. Tabii Youtube’da yayımlanan ‘Zor Ama Yine de Sor’ programının bitmesine yakın Armağan Çağlayan’ın o her şeyi başlatan son derece masum sorusu gelsin önce:
A. Ç: Kadın olmanız kariyeriniz boyunca özellikle de Adli Tıp Enstitüsü’nü yönetirken size bir engel oluşturdu mu?
S. A: Hayır oluşturmadı. Yani üniversitede oluşturmaz. Çünkü hem kadın hem erkek vardır.
Çok güzel, ne güzel. Demek ki sırf kadın olduğu için kimse önünü kesmemiş, kariyer yollarını mayınlarla döşememiş. Keşke cevabı vermişken burada sussaymış ama nefes almadan cümlesini devam ettirivermiş.
S. A: Ve de kadınları tercih ettiğim onları daha fazla işe aldığım diye bir şey yok, bilakis kadınları daha az işe almayı tercih etmişimdir. Değişik nedenlerden ötürü.
E, nereden çıktı şimdi bu ve neden böyle bir şey söyleme ihtiyacı hissetiniz? Siz kadınsınız diye önünüz kesilmemiş, niye kesip attınız şimdi kadınları bir nefeste, tek bir cümlede? Daha başlangıçta iş bile vermeyi reddettiniz. Yine nefes almadan devam etmiş:
S. A: Gençtirler, erken evlenirler. Ne bileyim ben, birdenbire çocukları olur ve siz onu kaybedersiniz yani. O tempoda, o disiplinde çalışmayabilir. Ne yemek pişireceğini düşünmeye başlar ve bunlar kötü şeyler tabii ki. Onun için erkekleri her zaman çalışmak için tercih ederim.
Kendi kendilerine evlenip kendi kendilerine bir gece ansızın çocuklar yapıveren sonra da yemek pişirmekten başka bir şey düşünemeyen ah o genç kadınlar. Siz ne büyük hayal kırıklığı olmuşsunuz Sevil Atasoy’a böyle… Bakın da utanın ‘evlenmeyen, çocuk sahibi olmayan, yemek pişirmeyen, ev işi yapmayan, hiçbir sorumluluk almayan, tüm bunlara da doğuştan hakkı olan, üstüne üstlük bir de rekabet etmeye kalkıştığınız’ erkeklere.
Bıktık artık, duymaktan bunları. Bıkmadık mı? Çocuk, yemek ve ev işlerinin hala sadece kadınlara kasılmasından, Japon yapıştırıcısıyla alınlarına damgalanmasından yorulmadık mı?
Üstelik Sayın Atasoy siz de kariyer tepeciklerini harikalar diyarındaki Alice misali seke seke aşarken, üç kez evlenmişsiniz. Ve bir kız çocuk dünyaya getirmişsiniz. Şimdi bu ne lahana, bu ne perhiz?
“Genç bu. Şimdi bir değil, iki değil, üç kere evlenir gider, üzerine çocuk doğurup yemek pişirmek ister” deseydi sizi en başta işe alan kişi, yazık olmaz mıydı hayallerinize ve sizin bizlere örnek teşkil eden o başarılı kadın grafiğinize.
Atasoy sözü kesilmeden devam etmiş:
S. A: Ama kadınlar çok çalışkan, çok titiz ve de tekrar çalış, tekrar çalış dediğiniz zaman da hiç sıkılmaz. Çünkü yün örer istediği zaman ve çok sabırlıdır.
Haydi, biraz toparlayalım, saçlarını okşayalım madem işe almadık şu kadını. Evlilik, yemek, çocuk… Şimdi bir de bir yün atıp önüne zıp zıp zıplatıp, oyalayalım. Aslarımızla elimizi tamamlayalım. Sevinsin birazcık gariban. Al bak canım, ödül, yün! Sabırlar ör tepeden tırnağa kendine ve giy üzerine.
Yeni nesil paspas olmak istemiyor
“Atıl kurt, atıl” der gibi “tekrar çalış, tekrar çalış” demişsiniz bir de hocam bize, keşke onu da demeseymişsiniz. Yeni nesiller artık kadın – erkek “tekrar çalış, tekrar çalış” denmesinden, kendilerine kurulu bebekler gibi davranılmasından da usandı. Yemiyorlar artık bu lokmaları. “Biz şuursuzca saçlarımızı paspas gibi yerlere sermek, kanımızı son damlasına kadar dökmek değil adabınca, insaflıca, hayatı da kaçırmadan, mutlu olarak, severek çalışmak istiyoruz” diyorlar.
Nesiller değişiyor, dünya hızla dönüyor, katı olan şeyler buharlaşıyor, bakış açıları da gelişip dönüşüyor. Raporlar, küresel cinsiyet eşitsizliğinin kapanmasının 132 yıl alacağını bas bas bağırıyor. Bari siz böyle şeyler söylemeseniz hocam.
Ve Atasoy’un beyanatı bu kez Çağlayan’ın da araya girmesiyle şöyle devam ediyor:
S. A: Kısacası hiçbir engelle karşılaşmadım. Zaten İstanbul Üniversitesi’ndeki yani o seviyedeki rektörler her zaman kadın, erkek eşitliğine çok inanmış insanlar. Yani üniversitenin yarısından fazlası kadın öğretim üyesidir, yani akademik ortamlar öyledir. Ama dışarıda öyle değil.
A Ç: Hala öyle mi akademik dünya hocam?
S. A: Hala öyle. Hala kadınlar daha fazladır.
A. Ç: Öyle mi? Sanki dışarıdan bakınca orası da erkek egemen gibi duruyor.
S. A: Yani şöyle dekanlık, üst düzey yöneticilik onları pek yükseltmekte hoşlanmıyor hiç kimse. Erkekler tercih edilen, giderek erkeklerin dünyası arttı tabii. 80’lerde öyle değildi, mesela çok fazla kadın dekan vardı. Kadın yönetici vardı, onlar biraz ikinci plana itildiler biraz.
A. Ç: Hocam siz Adli Tıp Enstitüsü’nün ilk kadın yöneticisisiniz değil mi?
S. A: İlk ve son. Benden sonra başka olmadı.
Neden akademik dünyada yönetici kadınlar ikinci plana itilmiş sanki aşağı yukarı tahmin eder gibiyiz hocam. Ve bu arada Adli Tıp Enstitüsü’nün ilk kadın yöneticisi olduğunuzu gururla söylerken gözleriniz ne kadar hoş parlamış. Ama keşke, keşke ‘ilk’in hemen arkasından o ‘son’ kelimesini de hiç kullanmasaydınız. Sizi örnek alan, yolunuzdan gelmek isteyen genç kadınların suratına o demir, ağır binlerce yıllık kapıyı kapatmasaydınız. Önümüzdeki yıllarda ne olacağı belli mi olur?
Ne annelerimiz feministti ne de içine doğduğumuz Türkiye kadınlara eşit roller, haklar dağıtan bir yerdi. Yani dolayısıyla biz de annemizden feminist doğmadık ama yaşayıp, görüp, okuyup, duyduklarımızdan bir şeyler anladık. Bu yüzden en korktuğumuz şey; zamanın ruhunun gerisine düşmek olsun. Hele de bu ruh, insanlığın yararınaysa.