
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Kıbrıs Barış Harekâtından önce, çıkartma yapmaya niyetlenip de bir türlü yapamayan Türkiye’yi taciz etmek için Rumların çaldıkları, ‘Bekledim de gelmedin‘ şarkısına verilen yanıttı; ‘Bir gece ansızın gelebilirim‘. Neticede Yunanistan’da cunta yönetiminin hesap hatalarıyla o fırsatı vermesi sonucu bir gece ansızın Türk Silahlı Kuvvetleri adaya çıkıverdi. Darbeciler Akdeniz’in Castro’su lakabıyla andıkları Makarios’u devirirlerse ABD’nin bu harekata izin vermeyeceklerini sanmışlardı; bütünüyle yanılıp tarih sahnesinden silindiler.
Aradan geçen yarım yüzyılın sonunda ne Kıbrıs’a ilişkin bir çözüm denklemi kurulabildi ne de taraflar birbirlerine yaptıkları bu çocuksu göndermelerden kurtulabildiler. Türkiye ve Yunanistan arasında ilişkilerin bir kez daha oldukça kötü bir noktaya savrulduğu bir zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından yine o nağmeyi duyduk. Yunan gazetecinin Prag’da sorduğu soruya cevaben, “bir gece ansızın” deyiverdi. İşin bir tarafında her iki taraf için de iç kamuoyuna yönelik yapılan bir iletişim var. Herkes kendi toplumuna karşı o bıçkın söylemleri ve maksimalist talepleri tekrar edip duruyor. Hatta Bahçeli’nin ağzından Ege’deki adalar üzerinde hak iddia ettiğimize dair en uç sözleri de duyduk. Seçimlere bir yıldan az kalmışken yüksek perdeden meydan okumalara şaşırmıyoruz fakat işin tek boyutunun iç siyaset olduğu yorumu eksik kalır.
Diğer tarafta daha önce de değindiğim Türkiye ve Yunanistan arasındaki bilindik sorunlar var. Üstelik bundan evvel olduğu gibi anlaşmazlık konularını buzdolabına kaldırıp önümüze de bakamıyoruz. Atılan her adım iki ülke arasındaki çatışma riskini daha da tırmandırıyor.
Ankara için sadece Atina’nın tutumu değil, ABD’nin de kantarın topuzunu iyice kaçırıp komşumuza meyletmesi ciddi rahatsızlık sebebi. Yunanistan’da açılan yeni üsler, bilhassa Dedeağaç Türkiye’yi kaygılandırırken, Miçotakis’in Washington’da pamuklara sarılıp sarmalanması oldukça olumsuz algılanmıştı. Üstelik bu, Türkiye’nin ABD ile liderler seviyesinde bir görüşmeyi bütün taleplerine karşın gerçekleştiremediği bir zaman diliminde yaşandı. Ardından Ege’de gerilimin tırmandığını gördük. Artık taraflar arasında alışkanlık yaratan it dalaşlarının da ötesinde NATO görevi kapsamında uçuş yapan F-16’lara bile, hem de S-300’lerle kilit atıldığına şahit olduk. Türkiye’nin satın aldığı Rus hava savunma sistemi sebebiyle çektiği zorluk düşünülünce Ankara’nın feveranını anlamak güç değil. Atina’nın bu tavrına rağmen şimdi de ABD’nin Güney Kıbrıs’a silah ambargosunu kaldırdığı bilgisi geldi. Oysa Kuzey Kıbrıs’ın halihazırdaki izolasyonu bir yana, Türkiye hala CAATSA yaptırımlarıyla uğraşıyor. F-35 projesine geri dönme umutları Kaf dağının ardında, F-16 modernleşmesinde ise yeşil ışık hala yanmadığından Eurofighter için görüşmeler devam ediyor.
Yunan tarafına Ege’de belirgin bir üstünlük sağlayacak gelişmeler devam ederken bir de adalara silah sevkiyatı görüntüleri çıktı. İHA’lar tarafından alınan kayıtlarda ABD’nin hibe ettiği silahların Ege adalarına indirildiği görülüyor. Bu, Ankara’nın on yıllardır şikâyet ettiği bir konu, zira 1923 Lozan Anlaşması ve 1947 Paris Anlaşması ile adaların silahlandırılmaması kayıt altına alınmıştı. Şimdi böyle gergin bir ortamda kör gözüm parmağına yapılan hamlenin tepki çekmemesi mümkün değil. Sonunda da yeniden ‘bir gece ansızın‘ nakaratını duymaya başlıyoruz. Biraz daha lisan-ı münasiple konuya yaklaşanlar adaların Yunanistan’a devrinin ancak silahsızlanma şartıyla kabul edildiğini söylüyor. Sözlerin yeteriz kaldığı noktada da Türkiye Kıbrıs’taki askeri varlığını artırarak yanıt veriyor; bir çatışma halinde Yunanistan’ın adaları savunmakta güçlük çekeceğini ima ediyor. Gerçekten de coğrafi koşullar sebebiyle, işlerin çığırından çıkması halinde Türkiye ciddi zarar görse de Yunanistan’ın daha sonra başını ağrıtacak kayıplara uğraması mümkün. Atina ise bir çatışmanın kısa süreceği ve Batı desteğiyle dar bir zaman diliminde üstünlük sağlayacağını düşünüyor olmalı.
Yunanistan’ın mevcut politikalarının gerekçesini anlamak zor değil. AB üyeliğinden kaynaklanan avantajlarına ve bilhassa Fransa’nın son yıllarda net desteğine bugün bir de ABD eklenmiş durumda. İşin doğası gereği bir ülkenin arkasından gelen rüzgarla yelkenleri şişerken yol almak istemesi normal. Yine de Yunan hükümeti işi bir çatışmaya kadar götürmek ister mi, emin değilim. Asıl cevaplanması gereken şeyse neden başta ABD olmak üzere Batı’nın terazinin bir kefesine böylesine ağırlık verme ihtiyacı duyduğu. Mesele Doğu Akdeniz ve Ege’nin güvenliği olsaydı, iki ülkenin uyum içinde olacağı dengeli bir politikayı, Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi tercih etmeleri beklenirdi. Oysa şu aşamada izledikleri siyaset taraflardan birisine o kadar meylediyor ki, kısa süreli de olsa savaş ihtimali artıyor. ABD’nin, Yunanistan’daki üsleri vasıtasıyla Ege’de hakimiyet sağlayabileceği söylenebilir ama neden Türkiye’yi itip kakmayı tercih ettiklerini açıklamaz. Washington’un tutumunun Ege veya Doğu Akdeniz’deki Türk-Yunan anlaşmazlığı ile ilgili olması bundan dolayı beklenemez; daha çok Ankara’dan başka coğrafyalardaki beklentiler sebebiyle Yunanistan’ın bir sopa olarak kullanıldığı ihtimali daha ağır basıyor.
Türkiye’nin Rusya ile yakın ilişkisinin ve bilhassa kritik silah sistemlerinin alımının Washington’da tepki yarattığını biliyoruz. Ama bu, sebepten daha çok bir sonuç. ABD ile ilişkilerin zaten kötüleşmesi sebebiyle Türk hükümetinin verdiği reaksiyon bu gündem maddelerini oluşturmuştu. Dolayısıyla meselenin asıl anlaşmazlık konusu Suriye ve Fırat’ın doğusunda düğümleniyor olması daha büyük bir ihtimaldir. Yine ABD’nin İran’a yönelik politikalarına ilişkin bir uyumsuzluk da göze çarpıyor. Halkbank davası olarak son olarak önümüze gelen mesele son yıllarda daha arka planda, fakat Amerikalıların yeri geldiğinde bu konuda tam eşgüdüm beklediğini gördük. Rusya-Ukrayna savaşıyla bir kere daha merceğe giren Karadeniz ve Montrö Anlaşmasına ilişkin beklentileri ise üçüncü sıraya koymak gerekiyor. Erdoğan’ın savaş sebebiyle ortaya çıkan fırsatları değerlendirmeye yönelik kaçamak politikaları belli rahatsızlıklar yaratıyor olabilir ama Türkiye’nin genel yaklaşımına ilişkin bir sorun olmaması gerekiyor. Ukrayna’ya teslim edilen silah sistemlerinden, Milgem projesi kapsamında bu hafta denize indirilen korvete kadar birçok konuda Ankara’nın rengi belli. Savaş sona erdiğinde Karadeniz’de yeniden kurulacak dengede de Türkiye ile Ukrayna’nın yakın çalışacağını kestirebiliyoruz. Yani Türkiye’nin Montrö konusundaki tutumu bir yana Karadeniz’de kurulacak yeni dengenin önemli bir ayağı olacağı kesin.
Bu yalıtılma süreciyle başa çıkabilmek için hükümetin attığı adımlardan birisi bu hafta Libya’yla imzalanan mutabakat oldu. Yeraltı kaynaklarının çıkarılması, işletilmesine ilişkin anlaşmanın kapsamı Yunanistan’ın Akdeniz’deki hak iddia ettiği alanlarla çakışıyor. Üstelik Türkiye Libya’daki üsleri vasıtasıyla Atina’yı çevrelemeyi hedefliyor. Anlaşılabilir bir adım olmakla birlikte, Yunanistan’ın Batı desteğiyle bölgedeki dengeyi lehine çevirme çabaları için yeterli olmayacaktır. Üstelik Libya’daki durumun kırılganlığı da bir diğer sorun.
Velhasıl Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin belli noktalarda düğümlendiği ve bunun sonucunda Yunanistan üzerinden bir biçimde baskı uygulandığı anlaşılıyor. Askeri dengelerin düzenli biçimde Atina lehine değiştirilmesi, Türkiye’nin haklı itirazlarına kulak tıkanması bu bilinçli politikanın bir sonucu. ‘Bir gece ansızın‘ nameleriyle yapılan güç gösterileriyse bu açmazdan çıkmaya yetmeyecek. Bunun yerine bu hafta Prag’da gerçekleşen Azerbaycan-Ermenistan buluşmasında olduğu gibi Türkiye’nin kilit rolünü vurgulayan diplomatik ataklar daha etkili. Türkiye’nin konumunun getirdiği bir bölgesel ağırlığa sahip olduğu ve başka hiçbir aktörün bu boşluğu tam olarak dolduramayacağı, vurgulanması gereken temel nokta. Ancak bu zemine sağlam basarak, diplomatik kıvraklıkla bu kördüğümden çıkılabilir. Yoksa bir gece ansızın olabilecek şeylerin kimseye faydası yok.