
DAĞHAN IRAK
daghan@daghanirak.com
@daghanirak
AKP iktidarının bir zamanlar büyük bir özgüvenle, bugün ise saklaması giderek güçleşen bir korkuyla yaklaştığı 2023’e artık aylar kaldı. Şu anki tüm siyasal/toplumsal/ekonomik göstergeler, ilk günden beri istikrarsızlıktan başka hiçbir şey getirmeyen garabet ara rejimin sona ermek üzere olduğunu gösteriyor. Parti-devletin temel stratejisi bir yolla seçimi çevirmekten, seçimi erteletebilecek olağanüstü koşullar yaratmaya çoktan geçmişti. Artık, olası bir iktidar değişimi hâlinde neler yapılacağı da bir tartışma konusu olmaktan çıkıp bir eylem planına dönüşmüş vaziyette. O zaman şu soruyu soralım: “AKP, seçimi kaybederse ne yapar?“
İşte bu noktada, ‘hasmâne devlet‘ten bahsetmemiz gerekiyor; yani atanmışların seçilmişlere yönetme şansı vermediği, gerekirse ülkeyi yönetilemez hâle getirdiği durum. Buna, gayrihukuki bir devlet yapısının, kendisini savunmak için otoritesini seçilmişlere karşı kullanması da diyebiliriz.
Türkiye’de karşımıza çıkan devlet orijinli her melânet gibi, bunun da prototipi ilk olarak Kürtlerin üzerinde kullanıma sokuldu. 2016’da, bir torba yasayla belediyelere kayyım atanabilmesi gündeme getirilmiş, o olmayınca bir ay sonra Olağanüstü Hâl kararnamesiyle kayyımlık bu kez tepeden indirilmişti. Bu anti-demokratik uygulama, daha sonra Meclis’te de yasalaştırıldı. Bu sistemle, İçişleri Bakanlığı ve valilik eliyle seçilmiş belediye başkanlıkları, ‘terör soruşturması‘ bahanesiyle keyfi olarak gasp edilebiliyordu. Bu düzenekte, içişleri bakanı, gözünü kestirdiği belediye başkanına ‘terör soruşturması‘ açıyor, sonra da ‘hakkında terör soruşturması olduğu için‘ onu görevden alıp yerine kayyım atıyordu. Bu kayyım da genelde vali ya da kaymakam oluyordu. Sandık iradesinin açık gaspı olan bu uygulamada yalnızca demokrasi ayaklar altına alınmadı, vali ve kaymakamlara da parti-devlet mekanizmasında görevler ve fırsatlar yaratıldı. Devleti yerelde temsil eden görevliler, iktidara biat etmeleri koşuluyla o ilin ve ilçenin tek hâkimi hâline geldiler. Belediye kaynaklarını gönüllerince kullanma, dilediğince kadrolaşma gibi avantajlar da pakete dahildi. Yüzde 70-80 oyla seçilen HDP’li ve DBP’li belediye başkanlarının yerini, ilk icraatı milyonluk baklava faturası kestirmek ya da makamına altın klozet yaptırmak olan atanmışlar aldı.
Kayyımlık müessesi, Kürt illerinde test sürüşlerini tamamlarken, ülkenin batısında o çok iyi bildiğimiz sessizlik yaşanıyordu. Kürt siyasetçilerden gelen ‘Sıra size de gelebilir’ uyarılarına kulak tıkanıyor, tabandan gürültü çıktığında ise her derde derman ‘AKP’nin işine yarar‘ kartı oynanıyordu. CHP’nin ortayolcu-işbirlikçi kanadının önemli isimlerinden Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Yunus Emre, Ağustos 2019’da verdiği bir mülakatta, “Kavgacı ve kutuplaştırıcı bir iktidarın karşısında sert tepkiler vermek -her ne kadar kısa vadede yüreğimizi soğutacaksa da- AKP ve MHP’nin siyasi tuzağına düşmek olur ve uzun vadede muhalefetin yürüttüğü başarılı stratejiyi baltalayacaktır” diyerek partisinin politikasını ortaya koymuştu. Aynı Emre, birkaç yıl sonra kendi mezun olduğu Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım atandığında da direnişe destek vermekten uzak duracaktı.
Oysa Ağustos 2019, bu politikayı gütmek için hâyli geç bir tarihti, zira sıra CHP’ye çoktan gelmişti bile. İki İstanbul seçimi arasında belediyeye kayyım olarak atanan Vali Ali Yerlikaya, AKP’nin ‘hasmâne devlet‘ politikasını uygulamaya koymuştu. Sözcü’den Deniz Zeyrek’in haberine göre Kayyım Yerlikaya döneminde İBB kadroları 2 bin 500 kişi artarken, belediyenin borcu da 3 milyar 300 bin lira fazlalaşmıştı. Aynı şekilde Yerlikaya döneminde, ikinci seçime birkaç gün kala, belediye şirketlerine bir günde 1 milyar 700 milyon lira ‘erken ödeme’ yapıldığı ortaya çıktı. İBB yönetiminin, bugün arasını pek iyi tuttuğu Yerlikaya’nın döneminde yapılan bu harcamaların üstüne ne kadar gittiği meçhul. Belediye kasasından çıkan paralar ise muhtemelen İstanbullulara ulaşım zammı olarak geri döndü.
İşte burada kritik noktaya geliyoruz. İktidar namzeti CHP, AKP’nin İstanbul’da izlediği ‘hasmâne devlet’ stratejisine karşı ne yaptı, ne yapabildi? Gerek valilik, gerek yerel yönetimlerin yetkisini daraltan yasalar kanalıyla, gerekse tuhaf bir şekilde belediye başkanlığı seçimiyle beraber yenilenmeyen AKP çoğunluklu belediye meclisi kanalıyla, parti-devletin İstanbul’u yönetilemez hâle getirme stratejisine karşı ne yapıldı? Açıkçası, arada bir AKP’yi halka şikayet etmek dışında bir şey yapıldığını söylemek zor. Önceki dönemlerde yapılan yolsuzlukların üstüne gidileceği sözü de unutulmuş görünüyor. Oysa, yolsuzluklarla hesaplaşma, yeni yönetimin en çok kamuoyu desteği bulduğu konulardan biriydi. Aynı şekilde, ‘Adama, kişiye, kişilere, gruplara, cemaatlere, vakıflara, derneklere hizmet işi bitti’ vaadiyle koltuğa oturan ve ilk aylarında İBB’den yandaş vakıflara bağlanan hortumlara müdahale eden İmamoğlu, o işi de boşlamış gözüküyor. İmamoğlu’nu kendisini başkanlığa taşıyan kesimlerin yanında görmek zorlaştı, ancak vali Yerlikaya ya da İHH gibi tartışmalı bir İslamcı dernek İmamoğlu’yla aynı kareye daha rahat girebiliyor. Benzer bir durum Ankara’da da yaşanıyor. Yolsuzluğa son verme vaadiyle büyük destek kazanan Mansur Yavaş, Melih Gökçek’in ODTÜ yolu talanını kaldığı yerden devam ettiriyor.
CHP yerel yönetimlerinden, ‘hasmâne devlet‘e karşı doğru düzgün bir tavır çıkmazken, parti-devlet rejiminin KHK ile işinden atılanları ‘sosyal ölü‘ hâline getirme planı olan Kod 42, CHP’li belediyelerde işten atılma nedeni olarak geçerli olabiliyor. Süleyman Soylu önderliğinde yandaş medyanın başlattığı ‘İBB’de 557 terörist var‘ dezenformasyonuna, İBB baştan beri utangaç yanıtlar veriyor, işe aldığı insanları savunmak konusunda aciz kalıyordu. Sonunda ise belediye yönetimi, Barış Akademisyeni olmak, Ali İsmail Korkmaz anmasına katılmak gibi ‘suçlar‘la fişlenen 51 çalışanını işten attı.
Tüm umudunu bu çalışanların sahipsiz kalmasına ve konunun hızlı gündem ve konjonktür sayesinde kapanmasına bağlayan İBB yönetimi, tepkilerin dinmemesi üzerine, kararını şöyle savundu: “CHP’nin siyaseten savunduğu konu, bunun hukuksuz olduğu yönünde. Ama siyasi söylemle hukuki yazı arasında tercih yapamaz kamu kurumu. Siyasetin görevi yasal düzenlemeyi yapmak ya da yaptırmak ya da yapabilecek gücü kazanıp düzeltmektir. İnsanları mağdur eden bir süreç olduğu kesin ama kamu kurumunun inisiyatif alma şansı yok.”
Daha önce alıntıladığım Yunus Emre alıntısında da yukarıdaki alıntıda da aynı tema göze çarpıyor: ‘Biz bunun mücadelesini veriyoruz ama iktidara gelene kadar bekleyin.’ Oysa, Kod 42’yle haksız yere işten atılan insanların bu kadar vakti yok; işlerinden oldukları gibi tazminat ya da işsizlik maaşı da alamıyorlar. AKP’nin ‘ağaç kökü yemeye‘ mahkum ettiği insanlara, CHP de ortayolculuk adına sırtını dönüyor. Mesela kendisi de bir Barış Akademisyeni olan CHP Sosyal Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Yüksel Taşkın, Kod 42 konusunda ağzını bile açmıyor.
Burada ilerisi için çok kritik sorulara geliyoruz. CHP yönetimi, şu an ülkemizde yerleşik devlet idaresinin ve hukuk sisteminin meşru olduğuna mı inanıyor? Yoksa seçime kadar gayrimeşru ve yıkıcı bir düzene eyvallah çekmeyi mi tercih ediyor? Ama en önemlisi şu; ‘hasmâne devlet‘le mücadele etmeyi reddeden CHP, seçimi kazanınca o yapının ortadan kalkacağını mı sanıyor?
CHP ve Altılı Masa iktidara geldiğinde, karşılarında onları tepeden tırnağa güçle donanmış bir ‘hasmâne devlet‘ bekliyor. Mevcut rejimin devamının, tüm kademelerde sonuna kadar savunulacağını görmek çok güç değil. Evet, şu anki sistemde Cumhurbaşkanının elinde müthiş bir yetki var ve birçok mekanizmayı ilk günden iptal etmek mümkün. Ama böyle bir girişim, beraberinde müthiş bir tasfiye dalgasıyla gelir. Bu tasfiyeleri yapacaksanız bile, bunların açıklamasını halka yapmanız gerekir. Aksi takdirde, sizden öncekilerin durumuna düşer, rövanşist damgası yersiniz. Kılıçdaroğlu ve CHP liderliğinin böyle net bir siyasi irade koyabileceğinden hiç emin değilim, özellikle de mevcut yapının gayrimeşruluğunu ilân etmekte bu kadar zorlanırken… Dahası CHP’nin, AKP’nin yirmi yılda militanlarla doldurduğu kadroları, hızla ve doğru düzgün değiştirebileceğine çok inancım yok, en azından bunun yolunu, yöntemini ortaya koyana kadar. Mesela Kod 42’yi meşru görüp, kerhen de olsa uygulayan bir siyasi aklın, çıkardığı bütün yasalar teker teker Anayasa Mahkemesinden dönerken ne yapacağını çok merak ediyorum.
Kaldı ki siyasi irade, ancak toplumsal iradeyle desteklendiğinde var olabilir. Altılı Masa, iktidara geldiğinde ne yapacağını halkla tartışmaktan ısrarla kaçıyor, muhtemelen AKP’den kopan seçmeni korkutabileceği için. Lâkin bu korkaklığın ve ortayolculuğun, siyaseti üretilemez hâle getirdiğini ve mevcut rejimin statükosunu, onu yıkmak için iktidara talip olanların savunmasına çıkacağını görmek gerekiyor. Yeni iktidar, tepeden tırnağa çürütülmüş, bütün oyuklarına militanlar sızdırılmış bir devleti devralacak; hem de devasa bir servet transferini takip eden görülmemiş ağırlıkta bir ekonomik kriz eşliğinde. Yolsuzluğa yolsuzluk demekten imtina eden, yirmi yıllık hukuksuzlukla nasıl hesaplaşacağını hâlâ masaya koyamayan bir hükümetin, ‘hasmâne devlet‘e karşı koyması belki de yıllar alacak. Ama Türkiye’nin öyle bir zamanı yok.
CHP ve Altılı Masa, bütün meseleyi seçimi kazanmaya indirgemiş durumda. AKP’nin düştüğü çukurda, onu yapmak kolay. Ama sonrası zor. Parti-devlet rejimi, kaybedilecek bir seçimin ardından Türkiye’yi nasıl yönetilemez hâle getireceğinin yol haritasını çiziyor, belki de çizdi. Buna karşı, yeni hükümetin güvenebileceği tek şey halk iradesi, ancak bunun yalnızca sandıktan geçtiğini sanıyorlar. Halbuki karşılaşacakları durum, beş benzemez bir koalisyonun restorasyonla kotarabileceği bir durum olmayacak. Daha vakit geç olmadan, kapalı devre koalisyonlardan vazgeçilip, yeni bir toplumsal sözleşme ve Kurucu Meclis iradesinin, tüm demokratik aktörlerle ve halkla paylaşılması gerekiyor.
“Her şey çok güzel olacak” diye başlanan bir yolculuğun daha ‘Elimizden gelen bir şey yok’a çıkmaması için yol yakınken uyarmış olayım.