Metin Uca ne demek istiyor?

ŞULE TÜRKER

@suleturker34

suleturker34@gmail.com

Televizyon izleyicisi Metin Uca’yı neşeli sabah haber programı ve sunduğu yarışmayla tanıdı. Kariyerine Anadolu Ajansı’nda gazeteci olarak başlayan Uca, sonrasında farklı televizyon kanallarında çalıştı. Yaptığı, ürettiği işler dolayısıyla birçok kimliği var; anlatıcı, sunucu, tv programcısı, seslendirme sanatçısı, oyuncu…

Sevenlerini endişelendiren rahatsızlığını atlattıktan sonra yeniden ve yeni projelerle döndü. Pandemi sürecinde gösteri ve yarışma programını dijital mecralarda devam ettiren, bir de salgın günlüğü olarak nitelendirdiği bir kitap yazan Uca, bir süredir ‘Bunu mu demek istedim?’ adlı komedi oyunuyla Türkiye’yi dolaşıyor…  

Metin Uca ile 27 Mart Dünya Tiyatro Günü dolayısıyla, pandemi sürecinde sanat etkinliklerinin dijital platformlara taşınmasıyla birlikte gündeme gelen ‘Tiyatro öldü mü’ sorusu odağında konuştuk.

Buyursunlar…

Hala en önemli ve gerekli sanat dalı tiyatro 

Dijitalleşme neredeyse hayatımızın her alanında. Pandemiyle sanat etkinlikleri de zorunlu olarak bu platformlara taşındı. Gelişmeler gösteriyor ki hayat normalleşse de dijital platformlarda sanat etkinlikleri sürecek. Hem teknolojik yeniliklerin sanat alanına yansıması hem de böylesi ortamda klasik tiyatro anlayışı -tartışıldığı gibi- miyadını doldurdu mu?

Öncelikle altını çizmek istediğim bir şey var; tiyatro asla bitmez, bitmeyecek. Konuşmaya yetkin olduğum için değil gönlümden gelen sözleri söylediğim için böyle başlıyorum. Ama bir yandan da biliyorum ki insan ve insana dair her şeyin bu kadar karmaşık, bu kadar çetrefilli, kötü, karanlık hale dönüştüğü bir dünyada insanı anlamanın ve anlatmanın -hani o klasik tanım var ya en iyi yolu bu diye- aynı zamanda da tek gerçek yolu bu. Bence dünyanın hala en önemli ve en gerekli hem sanat dalı hem de yaşam biçimi tiyatro.

Peki metaverse konuştuğumuz, ilişkiler dahil neredeyse her şeyin dönüştüğü günümüzde yıllar önce yaratılmış karakterlerin geçerliliğini yitirdiği, günümüzde insanlara bir şey katmayacağı fikrine katılıyor musun?

Ben hiçbir karakterin eskidiğini, aşındığını düşünmüyorum. Çünkü yeni bir Shakespeare yorumunda bile bilinen karakterler yeniden yaratılıyor, yeniden yaşatılıyor. Tiyatro aslında birazcık da yorum ve yönetmenin tiyatrosu, oyuncudan daha fazla, ben böyle bakıyorum. O yüzden de saygı duyuyorum yapılan işlere. Çok bilindik eserleri bile beni alt üst edecek yorumlarla sahneye taşıyan dünyada ve ülkemde birçok yaratıcı yönetmen ve muhteşem oyuncu biliyorum ve önlerinde saygıyla eğiliyorum.

Böyle bir ortamda tiyatronun biçim değiştirmesi, yeniliklerden yararlanması başka bir şeydir, ‘Yok oldu’ diye hayıflanmak başka bir şeydir. Türkiye gibi böylesine sancılı, karmaşık bir ülkede tiyatronun bittiğini hem düşünmüyorum hem de böyle bir şey olmadığını görüyorum.

Bir süredir turnedesin, gördüğünüz ilgiye dayanarak mı söylüyorsun bunu?

Tek kişilik bir tarihi oyunla dolaşıyorum şu anda Türkiye’yi. Her yerde gerçekten ciddi bir ilgiyle karşılaşıyoruz. Tabi kendi turnelerimi ölçü olarak kullanamam ya da buradan bir genelleme yapamam ama şunu söyleyebilirim, bu yokluk, sıkıntı ve acı günlerde tiyatronun hem azıcık yüz güldüren, farklı düşündürürken hem de yoğun baskılara karşı insanca bütün direnişlere bir selam olduğu için gönül ferahlatan bir boyutu da var. Bu açıdan çok önemli buluyorum. Sadece tiyatronun da değil sanatla ilgili gerçekleştirilen bütün etkinliklerin, ulaştığı kitlelerde çok olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum böyle zor zamanlarda. Ve bu açıdan da işini güzel yapan insanlara hem saygı duyuyorum hem de bu karmaşanın içerisinde onların yaptıklarının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu bir iyimserlik ya da klasik sözlerle bir sanatı yüceltme çabası da değil, gördüğümü söylüyorum. 

Bir sabah uyandık ve her şeyin değiştiğini gördük

Covid sürecinde diğer sanat dalları gibi tiyatro da dijital platformlardan seyircisine ulaşmaya çalıştı. Sen de bu sürece dahil olanlardansın. Tiyatro bu platformlarda seyirciyle yüz yüze olduğundaki gibi aynı etkiyi  yaratabiliyor mu?

Bir sabah uyandık ve her şeyin değiştiğini gördük ya da bize değişmeye başladığını fark ettirdi. Bundan 2,5 yıl önce küçücük bir virüs hayatımıza girdi ve biz ona uyum sağlamaya çalıştık. Tabii ki insan o kaos içerisinde düzenini oluşturarak çözüm bulmaya çalışıyor, bizim için de öyle oldu. Önce anlatılarımı sonra yarışmalarımı dijital ortama taşıyıp, zoom ve benzeri platformlar üzerinden gerçekleştirmeye başladım. Bunun için bir ön hazırlık yaptık, yeni anlatım biçimleri ve sunumlarla yüz yüze olandaki başarıyı yakaladık. Evet bir ekleme, yenilik yaptık ama ruhunu bozmadık.

Salgının en yoğun olduğu, bütün gün evde olduğumuz dönemde Avrupa’daki müzeleri sanal ortamda dolaştım. Aynı zamanda bazı özel konserleri izledim. Bunlardan birisi de Viyana Flarmoni Orkestrası’nın yeni yıl konseriydi. O konseri ekran başında izleyen ve alkışlayan milyonlarca insanın küçük görüntüsü -on binler ancak ekrana sığabiliyordu- arasında ben de vardım. Yaşam başka bir yere geçti. Ama insanın insana dokunma sıcaklığı asla vazgeçilecek, unutulacak bir şey değil.  

Her şey dijitale taşınacak iddiasını aşırı buluyorum

Sahne sanatlarının da artık dijital platforma taşınması nasıl bir rekabet ortamı doğuruyor?

Bu bir değişim evet, sanat dallarının daha farklı kesimlere ulaşmasında teknolojik imkanlardan yararlanmak evet… Dijital platformların gelişmesiyle başta sinema olmak üzere pek çok sanat dalının oraya taşınması çok önemliydi. Farkındaysan Türkiye’nin ünlü isimleri de o dijital platformlara gösterilerini verdiler. Bu bile bunun artık ne kadar önünde durulmaz bir sistem olduğunun göstergesiydi. Bundan 5-6 sene önce biz Youtube için içerik üretirken “Aman beş altı dakikayı geçmesin” derken, bugün genç bir arkadaşımın yaptığı iki saate varan eğlenceli içerik rahatlıkla izlenebiliyor.

Bir değişim var evet ama yüz yüze yapılan sanatın bir belge niteliğinde orada izlenmesi başka bir şey. Bu rekabet oluşturur mu, ‘evet’ ama bu yaratıcı bir rekabet. Orada yer alan içerik devam edebildiği gibi, bu sahnede yapılacak işlerin önünde engel de değil.

Cumhuriyetin belki de en sancılı döneminden geçiyoruz, sadece sağlık alanında da değil, yanlış uygulamaların getirdiği büyük yoksulluk ve ona bağlı toplumsal çarpıklığın en yoğun olduğu zamanlardayız. 60 yaşına gelmiş biri olarak neredeyse görmediğimiz kalmadı ama böylesini görmedik dedirten ve hala şaşırtabilen bir süreç yaşarken, anlatının önemli olduğunu, farkında olunan, bilinen şeyleri bir renk ve değişiklik katarak anlatmanın önemli olduğunu düşünenlerdenim. Bunu yaparken yeni teknolojiler ve yeniliklere evet ama onun fetişizmi ve esiri olmaktan söz etmiyorum. Bunun dengesini kurmak gerekiyor. Dijital platformlar mesela görsel sanatlarda özellikle resim, NFT teknolojisine dayalı pek çok şey için evet çok yeni bir dünya olabilir ama her şeyin, bütün sanatların oraya taşınacağı iddiasını da aşırı buluyorum.

Performansa bağlı sanatların; opera, bale, tiyatro tükeneceğine inanmıyorum. Sahnede canlı izlemenin farkının herkes tarafından bilineceğini biliyorum. Yani klasik müziğin en iyi örneğini dinlemekle sevdiğin bir sanatçıdan canlı performans dinlemek arasında her zaman fark olacaktır. İnsanlar da bu farka uygun performansları, yapımları değerlendireceklerdir.

Peki ya seyirciyle interaktif gösteriler ve klasik tiyatro rekabeti?

Önemli olan etkileşimi sağlamak, bunu isterseniz tek kişilik bir anlatımla yaparsınız, isterseniz dev bir prodüksiyonla. Önemli olan bugüne uzanan ayakları ve ip uçlarıyla günü anlamak ve anlamlandırırken de geçmişin izlerini bugüne taşımak. Ben bunu daha çok seviyorum, bu yol üzerinden yürümeye çalışıyorum. Ama ‘Şu daha doğrudur’ ya da ‘Bu tek doğrudur’ diyemem, çünkü böyle bir şey yok. Bir derdin var, kafanı bir şeye takıyorsun ve bunu insanlara aktarırken onların görmedikleri ya da başka bir yaratıcılık sınırı içerisinde bir şey anlatmaya çalışıyorsun, sanat budur. O öyle ya da böyle onlara mutlaka ulaşıyor, ben öyle bakıyorum.

İlginç bir oyunla turnedesiniz, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde de Ankara’da Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde olacaksınız. Bu oyundan biraz bahseder misin?

Bunu mu demek istedim’. Hazreti Google her seferinde, ‘Bunu mu demek istedin’ diye soruyor ya, ben de dönüp seyirciye, “Size bunu anlatırken bunu mu demek istedim?” diye soruyorum bir anlamda. Aslında onlar benim ne diyemediğimi ya da demek istemediğimi anlıyorlar.

Tarihin bize anlatıldığı gibi olmadığını anlatan bir süreci işliyorum. Yani padişahların, imparatorların, kralların peşine takılıp savaşlara giden ve uygarlık tarihini savaşlar tarihine çevirenlerin aslında neyi yiyip, neyi yiyemedikleri ve yemek kültürü üzerinden tarihin şekillendiğini, o kadar yemek yiyince asıl sorunun libidolar azında kiminle beraber olup olamadığımıza dönüştüğü ve erkeğin kadını kandırma sürecinin nasıl tarih boyunca zavallı örnekleri olduğundan devam edip, tuvalette biten bir yolculuk yapıyoruz. Çünkü tuvalet aynı zamanda her şeyin sonu, yaşam döngüsünün içerisindeki en önemli bölüm. Tabi kimse hayatında 25 dakika tuvalet hakkında konuşma dinlememiştir! Tuvaletin eğlenceli ve pek de bilinmeyen tarihini anlatıyorum. Bu, tuvalet kağıdının fiyatı üzerine de konuşma imkanı sağlıyor. Ucu bugüne uzanan her şey tarihten yola çıkıyor ve onun karşılığı var. Oyun çok ilgi görüyor, çünkü alışılmadık bir konuyu bir tarih parodisi değil ama tarihin öyküsü biçiminde anlatıyorum.

Birkaç müzikli gösteri hazırlığım da var. Bir taraftan da bunların çalışmaları sürüyor.

Pandemide bir de kitap yazdın…

Evet, ‘Tanrı Vermiş Pırasa Hiç Yenir mi Yarasa’!  Aslında o salgının günlüğüydü. Eve kapalı kaldığımız günlerde kimileri ekmek yaptı, kimileri çiçek bakmayı öğrendi, ben de gün be gün nasıl değiştik ve nelere maruz kaldık bunları anlattım. Aslında çok çabuk unutuyoruz. İki buçuk sene önce yaşadığımız maske krizi veya aşılarla ilgili yaşadıklarımızı ya da kapalı kaldığımız ortamda yaptığımız tuhaflıklarla ilgili unutmamamız gereken şeyleri yazılı metin haline getirdim.

Kimdir?

1961 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamladı. Kimya mühendisliği, jeoloji mühendisliği, tiyatro ve gazetecilik eğitimi aldı.

1987’de Anadolu Ajansı’nın sınavını kazanarak muhabirlik hayatına başladı. Ardından bir süre TRT’de çalıştı. Kuruluşundan itibaren Kanal D Ankara bürosunda muhabir olarak görev yaptı. Show TV, ATV ve Star televizyonlarında muhabir ve programcı olarak çalıştı.

1999’dan itibaren sabah programları, yarışma programları ve sahne gösterileriyle İstanbul’da çalışmaya başladı. Sevilen programlara sunucu, yapımcı olarak imza attı. 1999-2003 yıllarında özgün ve eğlenceli sabah haber şovu ‘Günaydın Türkiye’yi Star ekranlarında sundu. 700 bölüm yayınlanan Passaparola ve TRT’de 180 bölüm yayınlanan Miras adlı programların sunucusu ve yaratıcı ekibinde yer aldı. Maydanoz, Büyüklere Masallar, Pişti isimli stüdyo programlarıyla Show TV, ATV ve Star TV’de çalıştı.

Kitapları: ‘Her Tuzluğum Var Diyene Hıyarla Yetişemedim’, ‘Yes Yerine Orrayt Demek Caiz midir Hocam’, ‘Tüh’, ‘Alışmadık Gözde Lens Durmaz’, Her Book’a Maydanoz’, ‘Tanrı Vermiş Pırasa Hiç Yenir mi Yarasa’.