
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
@MAlpDagistanli
mustdagistanli@gmail.com
Yazarlarımız şu basit ‘ile’ kelimesiyle ne yapacağına bir türlü karar verememiş. Yoksa, “basit ‘ile’ kelimesi ile” mi yazmalıydım? İle bitişik mi yazılacak, ayrı mı? Hadi bakalım!
‘İle’yi önceki kelimeye birleştirmek o kadar da kolay bir iş değilmiş. Önceki kelimenin sessiz harfle bittiği durumlar kolayca geçilmiş, sonuna -le ya da -la takıyorsunuz, oluyor bitiyor: kalemle, kılıçla, canla başla… Yine de bunları bile bitiştirmeyenler oluyor. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir‘de, “Selçuk ile Osmanlı” dedikten iki cümle sonra bu kez “Selçuk’la Osmanlı” yazıyor. Neden? Bir açıklaması, mantığı, kuralı yok.
Önceki kelime sesli harfle bitiyorsa işler karışıyor. Bir zamanların en gözde röportajcılarından Naci Sadullah’tan şu cümle durumu anlatmaya yeter (Yedigün, 26.9.1934):
İstanbulun bu yakasındakilerin senelerce bekledikleri halde kavuşamadıkları büyük vaitler, karşı sahilde ayla, hafta ile, günle, hatta saatle edilip tutuluyor.
Bütün yazarlarımızdan benzer örnekler çıkarabiliriz. İnce sesli harfle biten kelimeler için iş biraz daha kolay, ama bocalamalar bariz. Mesela Cumhuriyet gazetesi (Mart 1929), nasıl olmuşsa, ‘harfleriyle’ demeyi becermiş, ama Refik Halit, ‘kafilelerile’, ‘hevesile’ yazıyor. ‘Hevesiyle’ye daha var.
Yarın gazetesi (Aralık 1929), -ı’yla biten kelimelere -i muamelesi çekerek durumu idare etmiş: dolayısile, lirasile, kararile, marifetile, tabancasile… ‘Adıyla’ yazılamıyor, ‘adile’. Yazarlarımız da bu yolu tutmuş, eski metinler bunlarla dolu. Bu aşamada bir süre patinaj çekildikten, biraz mücadele edildikten sonra ‘dolayısıyla’ya, ‘marifetiyle’ye, ‘tabancasıyla’ya … geçilmiş.
Öbür kalın harfliler için (a, o, u) ‘ile’ epey devam etmiş: kafa ile, koro ile, kolu ile… Sonunda ‘eliyle’, ‘gözüyle’, ‘burnuyla’, ‘başıyla’, ‘koluyla’, ‘kafasıyla’, ‘koroyla’ yazmakta karar kılınmış. Ama ile’nin nasıl yazılacağında yine de bir tutarlılık, bir standart yok. Ayrı bırakılan ile’ler çoğunlukla yine sesli biten kelimelerde.
Necmiye Alpay, 2001’de, Radikal‘deki köşesinde, “Çok uzun süredir, vurgulama amacıyla ayrı yazılan ‘ile’ bağlacı dışındaki tüm ‘ile’leri bitişik yazma eğilimi ağır basıyor” demiş (Necmiye Alpay’ın dil yazılarını Metis Yayınları iki kitap halinde bastı: Dilimiz, Dillerimiz ve Dil Meseleleri. Her dediğine katılmıyoruz – zaten kim kimin her dediğine katılabilir ki – ama emek dolu, bilgi dolu kitaplar bunlar, elinizin altında dursa iyi olur, takıldığınız konulara, meselelere bakar, üzerinde düşünürsünüz).
Bundan pek emin olamıyorum. Alfabe değişikliğinden (1928) sonraki 20-30 yılda, yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz bocalamalar, boğuşmalar sonucunda dil biraz oturmaya başlamış muhtemelen, o savrukluk azalmış, ortalık biraz durulmuş. Belki de Necmiye Alpay’ın eğilim dediği budur, ama aykırı pek çok örnek var yine de, o dönemlerde yazılmış kitaplarda görebiliyorsunuz. Alpay’ın yazısına yakın tarihli (1999) Cogito dergisinin Osmanlılar sayısına şöyle bir gözattım:
mitoloji ile, hikayeleri ile, sıklığı ile, geçmişimiz ile, toplum ile siyasi elit arasındaki, hayal ile, vesika ile, ihtimal ile, insanüstülük ile, törenleri ile, başka bir ifade ile, çizgi ile, hadise ile, süreçleri ile, küreselleşmesi ile, olabileceği ile, Trakya kentlerinin fethi ile, savunmacılık ile…
‘İle’yi bitiştirme eğilimi olduğunu kanıtlar gibi değil pek. Ama tabii yazardan yazara değişiyor ‘ile’ kullanımı da. Mesela Aziz Nesin genellikle bitişik yazıyor, ekleştiriyor (Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim‘e gözatıp söylüyorum), Rıfat Ilgaz’ın Yokuş Yukarısı‘nda tek bir ayrı ‘ile’ gördüm. Yazarların çoğu bazan öyle yazıyor, bazan böyle ve bu farklılıkların bir mantığı yok.
Bugün medya ayrı ‘ile’lerle dolu. Sanki biryerlerden “Ayırın!” emri gelmiş gibi. İşte güzel bir örnek:
Karayolları Genel Müdürlüğü’nün Şubat 2014’te belli istekler arasında ihale yöntemi ile gerçekleştirilen Kırık Tüneli ile Bağlantı Yollarının Yapımı İşi, sözleşme bedeli ile tamamlanmadı.
Necmiye Alpay’ın eğilim dediği şey bir genel doğruyu gösteriyor aslında: Vurgulama amacıyla ayrı yazılan ‘ile’ dışındaki tüm ‘ile’leri bitişik yaz. ‘İle’yi ayrı yazmaya bir anlam yüklüyorsan, bu anlamı da okura ulaştırabiliyorsan ne ala. Ayrı yazmanın anlamı daha berrak verdiğini düşündüğün durumlarda ne ala. Okurun işini kolaylaştırmaya yaradığında ne ala.
“Bitişik yazmak neden daha iyi?” derseniz, Melih Cevdet Anday’dan alıp fark belirginleşsin diye bir iki küçük değişiklikle yazdığım şu iki cümleyi yüksek sesle okuyun lütfen:
Bir Neslin Dramı kitabının yazarı, o zamanki Taşkent’i anlatırken, Rusların oturduğu bölge ile Türklerin oturduğu bölge arasında bir karşılaştırma yapıyor; Rusların Taşkent’i, düzenli güzel caddeleri ile, büyük yapıları ile, bahçeleri ile, heykelleri ile bir Avrupa kentidir.
Bir Neslin Dramı kitabının yazarı, o zamanki Taşkent’i anlatırken, Rusların oturduğu bölgeyle Türklerin oturduğu bölge arasında bir karşılaştırma yapıyor; Rusların Taşkent’i, düzenli güzel caddeleriyle, büyük yapılarıyla, bahçeleriyle, heykelleriyle bir Avrupa kentidir.
Hangisi rahat okunuyor? Cevapları duymuş gibiyim: İkincisi! İlk cümlenin daha rahat, kolay, akıcı okunduğunu söyleyenler lütfen günlük konuşmalarda ‘ile’yi nasıl kullandığını düşünsün. Mesela, “Ali ile sinemaya gittik” mi diyorsunuz, “Ali’yle sinemaya gittik” mi?
‘İle’yi ayırarak konuşmak zor. Konuşma diline yaklaşmak iyi, ama yazıcılarımız her konuda olduğu gibi ‘ile’de de konuşma dilinden uzaklaşma, donuklaşma peşinde. Üstelik, ‘ile’yi Necmiye Alpay’ın sözünü ettiği eğilime aykırı olarak ayrı yazanlar, dilin evrimine meydan okuyor gibi. Biraz iddialı oldu, olsun, nereden çıkarıyorum bunu?
Şinasi Tekin, İştikakçinin Köşesi‘nde anlatıyor: İle gibi başka kelimelerimiz de var: idim, imiş, iken, ise. Bunların kelimeye bitişmiş, yani ekleşmiş hallerini, daha çok kullanıyoruz: +dim (gelirdim), +miş (güzelmiş), +se (güzelse), +ken (gelirken).
“Bu örnekler, dilin bugün tahammül ettiği çift kullanımlardır” diyor Şinasi Tekin, “yani güzel idim yanında güzeldim, gelir isem yanında gelirsem gibi.”
Aslında bu çift kullanımlılar da azaldı; ‘idim’, ‘imiş’, ‘iken’i pek nadir yazar pek nadir kullanıyor artık, bunlar iyice ekleşmiş, yani zor tahammül ediliyor bunlara da. Yine de diyebiliriz ki ‘ile’de ve kısmen de ‘ise’de direnişlerini sürdürüyor yazıcılarımız. İyi yazarlarımız Halit Ziya’dan Adalet Ağaoğlu’na, bugünün genç yazıcılarına kadar bu çift kullanıma rastlıyoruz.
Şinasi Tekin bu ‘ekleşme olayları‘na kanıt olarak daha eski birkaç örnek gösteriyor. Şimdi kullandığımız başka bazı ekler de eskiden ayrı birer kelimeymiş. Mesela ‘gel-ir+sin’deki ‘sin’, aslında ‘sen’miş, ekleşince ‘sin’ olmuş. ‘güzel+dir’ deki ‘dir’ de aslında ‘durur’muş, “Yunus durur benum adum”daki gibi, ekleşince ‘dir’ olmuş. “Dil bunların müstakil hallerine bugün artık tahammül edememektedir” diyor Şinasi Tekin.
‘İle’ye (ve ‘ise’ye de) tahammül etmemek iyi, gel gör ki hergün gözümüze sokuyorlar ‘ile’yi. ‘İle’nin ayrı ya da bitişik yazılması anlamı etkilemez, ama yazının akışını etkiler, okuru tökezletir. Akış ne kadar pürüzsüz olursa o kadar iyi. Akışın hızını ayarlamak yazarın işidir, bunun için başka araçlar vardır, kimi zaman iyice yavaşlatır, kimi zaman durdurur, ama tökezletmez, tökezletmemeli.
Siz ne dersiniz, ne yapmalı, nasıl yapmalı şu ‘ile’yi?
DİLE GELENLER
Bu Mektup bölümünü okurların sorup okurların cevapladığı, farklı yorumların ve görüşlerin boy gösterdiği bir alan olarak değerlendirmek istiyoruz. Katkılarınızı bekleriz: mustdagistanli@gmail.com
Marmaray’ın yanlış vurgulu anonsları
Uzunca zamandır kulaklarımı tırmalayan Marmaray anons sisteminde yanlış vurgulanan yer isimlerini neden daha önce yazmayı akıl etmedim bilemiyorum, şimdi yazıyorum.
Yıllarca Taksim-Hacıosman metrosuyla işe gelip gittim. İstasyon adı anonsları gayet açık ve anlaşılırdır. Marmaray’ı nadiren kullanıyorum, ama hoparlörlerden her istasyonun adı yükseldiğinde benim de sinirlerim hafifçe oynuyor. Türkçede -istan’la biten ya da uzak yabancı dillerden aktarılmışların dışındaki tüm yer isimlerinde vurgu ilk hecenin sonundadır.
Ancak Ulaştırma Bakanlığı’nın Marmaray için kim bilir ne çapta bir bütçeyle kaydettirdiği anons sisteminde istasyon adlarını okuyan kişi her kimse, ilk hecenin sonunda olması gereken vurguyu neredeyse şaşmadan ikinci hecenin sonuna aktarmış! Hatta üçüncü heceye doğru kaydığı örnekler bile var. Kim, neden, nasıl böyle yapmış; daha da acısı diyelim gözden, kulaktan kaçtı, milyonlarca yolcunun arasından bu konuda yükselmesi muhtemel itirazları dikkate alacak bir bürokrat bile çıkmamış mı bunca zamandır? Tüketici hakkı konusu olsa hem bu isimleri okuyan kişiyle ona kayıtta nezaret eden yetkilinin hem de onlara diksiyon eğitimi veren kurumların ifşa edilmesi ve bu ayıbı bir karşılık beklemeden gidermeleri gerekirdi. Ama dil bu işte, atış serbest… Emre Yalçın
Merhaba, adım Sel da
De da’ların kafa göz yardığı bu yorgun çağda Türkçeyi doğru kullanan bir avuç yiğide selam olsun. İnsanlığın son umudu sizlersiniz.
Ayrı yazılmış ki’leri zihnimde birleştirmeye çalışmaktan, birleşik yazılmışları ayırmaktan gözlerim bozuldu. Bir şey de denilmiyor, ” Ola bilir, herkez yanlış yaz mıyormu san ki! ” şeklinde ölümcül darbeyi vuruyor. Yazma, herkes yazsa da sen yazma. Zihniyetini değiştir. İşini iyi yapmaya odaklan. Zira bu bir zihniyet meselesi.
Bu kafayla senden fayansçı da olmaz mesela. Sen fayansçı olsan su bir yerde birikir, delik başka yerdedir. Terzi olsan diktiğin elbise pot yapar. Fayans döşeyeceksen santim, milim, eğime; yazı yazacaksan de, da, ki’ye önem vereceksin.
Adını da yanlış yazıyor musun mesela?
“Merhaba, ben Sel da.”
Zor değil ki. Doğduğundan beri sürekli duyduğun, iki yaşından beri konuştuğun dil. En geç ilkokul üçüncü sınıf müfredatında mutlaka karşılaştığın konu. Biraz pratikle düzelir, okul hayatında zorlanmaktan, iş hayatında mahcup olmaktan kurtulursun.
Alıntı:
“O da bu da doldu.
Meali: Bu konuda her ikisi de doldu artık.
Oda buda doldu.
Meali: Odam buda heykelleriyle doldu Hindistan gezimden beridir, çok etkilendim üstadım.” Oya Dal
Özelime girme!
*Her şey ‘Özelime girme’ lafı ile başladı bence. Sınırları ve kapsamı belirsiz bir ifade. Zamanın başlangıcında ise ‘Bir Özel Hayat’ vardı.
*Lavabo
Tuvalete lavabo demek ne zaman icat oldu? 20 yılı geçmiştir. Yeni nesil(ler)e farkı hissettirmek imkansız. Onlar için gündelik tabii bir söylem.
Asistanların kısaltmalı konuşmaları gibi. Örneğin: ‘Nörolojiden konsültasyon istedim’ yerine ‘Nöroya kons attım,’ diyorlar.
Teknoloji (de) söylemi şekillendiriyor. Yazıp istemiyor, bilgisayar programının ilgili tuşuna basıyor. ‘Güzel ve normal sanıyorlar‘ diyorsun ya.
[Geçen haftaki okur mektuplarında Candan Turhan’ın yazdığı] ‘On iki buçuk’ çok iyi özetlemiş.
*Yardımcı fiiller hem baston hem şemsiye: Father Brown’un şemsiyesi gibi.
Örneğin: Soru: Seyahat için bir tarih belirlemeye çalışalım mı?
Cevap: Daha değil. Henüz erken.
Çekingenlik. Red edilme korkusu. Soru sormamış gibi yapmak. Oysa, ‘Belirleyelim/Belirleyelim mi?’ desek, eşit olsa taraflar.
Evet. Hayır.
*Bu kervana birkaç yıldır karşıdımızdakine kendimiz üzerinden hitap etme modası eklendi. TV dizileri kahramanlarını ısrarla böyle konuşturuyor.
‘Ablacım nereye gidiyorsun?’
Abla kardeşine soruyor aslında. Muhatabını yok sayıyor.
Anneler çocuklarına ‘Annecim’ diyor. Pekiyi o sırada kendi annesi yanlarında olsa nasıl bir muhavere olacak? Televizyonda tekrarlaya tekrarlaya kulağımızı, dilimizi alıştırmaya ÇALIŞIYORLAR.
Bizim köyde ‘dayısının, amcasının’ şekinde hitap ederler(di) arada karşılarındakilere. ‘Dayısının yeğeni’ anlamında yerel ve yakınlık hissettiren bir konuşma biçimi kanımca. Özge Atay Canbek