
MURAT SEVİNÇ
Özellikle, ‘Anayasalarımızda Yönetim İlkeleri, Tevsi-i Mezuniyet ve Tefrik-i Vezaif’ başlıklı kitabından çok yararlandığım Yıldızhan Yayla Hoca’nın değerli anısına…
Biraz anı, biraz akademi, biraz gelenek ve Yavuz Hoca…
15 yıl geçmiş, hocam Yavuz Sabuncu’nun vefatının ardından. Neden geçen yıl, ondan önceki yıl değil de şimdi yazıyorum bu yazıyı, bilmiyorum, zamanı varmış demek ki. Mülkiyeliler Birliği anma mesajı yayımlamış, yaz aylarında çekilmiş çok güzel bir fotoğrafını gördüm. Dile kolay, 15 yıl, bir yandan dün gibi, öte yandan bir asır geçti sanki, ne çok şey yaşandı bu zaman zarfında.
14 Şubat 2007’de toprağa kavuştu Yavuz Sabuncu. Bir çarşamba günüydü, Mülkiye ana salonundaki törende konuşmalar yapılmıştı; günü hatırlıyorum, çünkü çarşambaları ders günüydü, ilk ve son kez derse girmemiştim o gün. Yavuz Hoca’nın emaneti, ‘Türkiye’nin Anayasal Düzeni’ adlı ders. Anayasa Kürsüsü (aslında Mülkiye’nin tüm köklü kürsüleri) için ‘ders’ neredeyse kutsaldı. Cem (Eroğul) Hoca, ağır hastalık ya da ciddi bir kaza durumunda girilmeyebileceğini, o durumda da haber verilmesi gerektiğini salık vermişti, ilk zamanlarımda.
Herkesin derse girme saati ve ders işleme yolu farklıydı tabii. Örneğin Mümtaz (Soysal) Hoca 15 dakika geç gelir, sonrasında kimsenin girip dersi bölmesine izin vermezdi. 1988’de, Anayasaya Giriş dersinde bir öğrenci konferans salonuna 10 dakika geç gelince, “Şimdi arkadaşımız için baştan anlatıyorum” dedi ve ilk satırdan başlayarak tekrar etti. O öğrencinin de bizim de halimizi tahmin edersiniz, hadi kolaysa bir daha geç kal bakalım! Muammer Aksoy’dan hiç ders almadım. Yavuz Hoca, beş-on dakika arası gecikir, Cem Hoca tam zamanında girer ve zil çalınca bitirirdi. Evet, Fakülte’nin ders zili vardır!

O zamanlar her yerde olduğu gibi derste de sigara içilebiliyordu, Yavuz Hoca’nın çok olmasa da arada bir içtiğini hatırlıyorum; çıkar çıkmaz yakardı tabii, Hoca’nın bir parçasıydı sigarası, hani çakmak kullanmayanlar vardır, işte onlardan. Ders anlatırken çok sıkıldığını düşünürdüm, oysa bir gün konuyu açtığımda bu gözlemime çok şaşırmış, hayretle “Nereden çıkardın” demiş, ben de anlatmaya çalışmıştım.
Hoca’nın ruh hali ve yaşama bakışını fark edebilmem, davranışlarının nedenlerini kavrayabilmem için iyi bir başlangıçtı bu şaşkınlık ânı sanırım. Umursamaz göründüğü bir durumu umursadığını sonradan anlıyordum, tatsız gibiydi diyelim bir gün, meğer keyfi yerindeymiş, öyle söylerdi. Konuşkan değil gibiydi, ancak canı istediğinde dünyanın en hoş sohbet insanına dönüşüyordu.
Hoca’yı kasvetle anacak halim yok, hatırladıkça hâlâ güldüğüm bir ayak üstü ‘sohbet’ akşamını anlatayım… Hava kararmak üzereyken odasına bir şey sormak için gittim, yalnızca birkaç dakika için, konuşmaya başladık, sigara yaktı, ben de yaktım, başka bir konuya atladı, on-on beş dakika sonra pardösüsünü giyiyordu, sigarasıyla, konuşuyoruz, odadan çıkıp kapıyı kilitledi, orta kat koridorundayız, konuşuyoruz, daha doğrusu o konuşuyor, çıkmadan tuvalete girdi, konuşuyoruz, ben de aynaya bakıp tuvaletten çıkmasını bekliyorum, çıktık, konuşuyor, aşağı indik, ön bahçedeyiz, konuşuyoruz, arabasına bindi, camı açtı, konuşmayı sürdürüyoruz, aracı kullanmaya başladı, yanında yavaş yavaş yürüyorum, konuşuyoruz, sonunda “Hadi iyi akşamlar hadi” dedi ve gitti, bahçede öylece kaldım, odasına neden gittiğimi dahi hatırlamıyordum tam olarak!
Biraz huysuzdu, ancak çok hoş, beni zaman zaman zorlasa da mizahi bir yanı olduğunu düşündüğüm, üstelik ‘akademi’ için çok gerekli bir huysuzluktu bu. Bana kalırsa, çok yazmayan ancak yazdığında çok iyi yazan bir akademisyen oluşunun bir nedeni de buydu. Beğenmiyordu, eli gitmiyordu bir türlü. Kendisiyle dalga geçebilenlerdendi; bir gün, “Ben yıllardır karşılaştırmalı devlet sistemleri yazmayı düşünüyorum, Cem bir yaz tatilinde yazdı geldi” demişti, gülümseyerek.
Şunu da eklemek istiyorum, eski Türkiye akademisi, bugün olduğu gibi yayın çılgınlığıyla malul bir yer değildi. Daha doğrusu, iyi akademisyenliğin başat göstergesi, yayın bolluğu kabul edilmiyordu. 90’larda başladı bu endeks vs. hastalığı ve bu sistemin her melaneti gibi kendi pazarını/piyasasını yaratıp gözümüzün önünde yiyip bitirdi akademiyi, dünyanın en güzel uğraşı olan okumayı, yazmayı, anlatmayı, derin bir mutsuzluk kaynağına dönüştürdü.
Onca yıl geçirdiğim okulda, farklı nitelikleriyle katkı sunan insanların varlığına, bir başka deyişle, bir akademisyenin ‘yazan’ olmasının yanı sıra çokça yararlı/gerekli niteliğe sahip olabileceğine tanık oldum. Özellikle sosyal bilimlerde entelektüel kapasite ve birikime çok değer verilir, verilmelidir. Edebiyat bilmek, müzik bilmek, muhtelif sanat branşlarıyla ilgilenmek, akademisyenin kendi alanında yaptığı çalışma gibi değerlidir. İşin içinde merak olmalı çünkü, insana yazdıran dert her neyse, o merakla ilişkilidir. Yavuz Hoca, durmaksızın sorgulayan, meraklı biri, 1960’ların 70’lerin Türkiye sol canlılığının ürünü, son derece önemli bir entelektüeldi, şaşkınlık verici genişlikte genel kültüre sahipti. Biraz açmak istiyorum bu iki niteliğini.
Örneğin antika tutkunuydu, ömrü boyunca kaybetmediği bir hevesti bu, gençlikte başlamış, İstanbul’da. Bosna’ya seçim gözlemcisi olarak gidip ahşap bir kamyon direksiyonuyla döner mi insan, döner! Ben antika mobilya ve cilasıyla ilgilendim yıllarca, Hoca’yla Ulus Çıkrıkçılar civarında karşılaşırdık. Keyfi yerindeyse birlikte gezerdik, bir dükkandaki eşyayı nasıl görmem gerektiğini anlatırdı. Eline bir kartpostal mı geçti, ortadaki çizginin hangi tarihte konduğu üzerine konuşurdu, bilmişlik taslayarak değil, gözleri ışıldayarak, anlatma ve paylaşma isteğiyle. Eski bir paraya ya da yüzüğe, öyle dokunup bakan bir insan görmemiştim hiç. Yakın arkadaşı Ümit Hassan Hoca, zamanında çok güzel anlatmıştı Yavuz Hoca’nın meraklarını, Helen ve Roma dönemi kalıntılarına hevesini, kapı ve kapı tokmaklarına düşkünlüğünü. Evet, eski güzel kapıların olduğu bir sokağa girdiğinde, bir türlü yürüyemediğini. Bu, yalnızca bir örnek.

Meraklı ve huysuz, dedim; dinmeyen merak ve sorgulama isteği, yazılıp çizileni beğenmeme, eleştirme huyu… Hoca-asistan ilişkimizin şöyle bir örüntüsü vardı: Yazmayı, büyük ölçüde Cem Hoca’dan öğrendim. Odasına giderdim, o aralar ne okuduğumu sorardı, diyelim “Kadro Dergisi’ni karıştırıyorum” dedim; hemen, “Harika, bir an önce iki-üç sayfa yaz getir izlenimlerini” derdi, birkaç gün uğraşıp yazardım. Yazdığımı çok beğenirdim tabii, odasına gidip teslim ederdim.
Cem Hoca, genellikle aynı gün arar ve yeniden odasına davet ederdi. Karşısında bir koltuk vardı, oraya otururdum, bana metnimi verirdi. Metnin her yeri kırmızı kalemle çizilmiş, bir facia! Satır satır nerede hata yaptığımı, nasıl yazmam gerektiğini anlatır, akademik ve dil sorunlarımı düzeltirdi. Ardından, “Yavuz’a da götür bir okusun, o benden daha iyi okur” derdi. Gerekli düzeltmeleri yapar Yavuz Hoca’ya gidip bırakırdım. Hoca genellikle geç okur, bir süre sonra çağırırdı. Manzara: Metin bir kez daha kızıla boyanmış! Olmamış, bu da olmamış, saçma bu, hoppala, şuraya da bak, zırvalamışsın… Tezimin ilk halini, iki kürsü hocasının ardından, eski kürsü hocamız Fazıl Sağlam’a da götürmüştüm, o esnada AYM üyesiydi, bir de o okuyup kırmızıya boyamıştı!
Hocaların bu titizliği ve zorlamasının basit bir nedeni vardı aslında. Hepsi, özerklik yıllarının hocasıydı ve iç denetime önem veriyorlardı. Özerkliğin bir sonucu, kürsü denetimi ve zorlamasının gerekliliğine duyulan inançtı. Sahip çıkmak, emek harcamak ve karşılığını beklemek. Emek harcamak, insana emek harcamak; şu satırların yazarını biraz olsun adam edebilmek için nasıl büyük bir emek harcadıklarını anlatmam olanaksız.
Her neyse… Yıllarca, Yavuz Hoca’nın bu tavrıyla karşılaştım. Şikâyetçi filan değilim, bazen çok yorucu olurdu ama yararı büyüktü. Hiç kimsenin düşünmediği bir şeyi düşünüp en kritik soruları soruyordu ve o kadar çok itiraz ediyordu ki, kabul etmeliyim, zaman içinde karşısındakinin bir direnç geliştirmesine de yol açıyordu! Yalnızca akademide değil, her alanda sorgular, itiraz ederdi. Bu bir gün araç kullanma şekliniz, diğer gün balık kızartma yönteminizdi! Şimdi, o itirazlara ve huysuzluğa eşlik eden bıyık altından gülümsemesini ne kadar özlediğimi düşünüyorum.
Aramızdaki temel tartışma konularından biri ise hafızaydı. Hoca hiçbir şeyi unutmazdı, hiçbir şeyi. Ben sabah yediğini hatırlamayan biriyim ve neyse ki Cem Hoca’nın da hafızası zayıftır da, o beni anlayabiliyordu! Hafızası güçlü birine, kolay unutmanın nasıl bir şey olduğunu anlatamazsınız. Deneyimle sabittir, sinirinizi bozduğunuzla kalırsınız. “İnsan bildiğini unutmaz” der ve geri adım atmazdı. Bugüne dek böyle güçlü bir belleğe sahip çok az insan tanıdım.
Yavuz Hoca, her zaman bizlerle birlikteydi. Sorunumuzla ilgilenir, YÖK ve rektörlük belasından çok çeken genç meslektaşlarını yalnız bırakmazdı. İki kürsü hocam da, onca yıl boyunca bir sınav kâğıdı dahi okutmamış, kendi işlerini yaptırmaya kalkışmamıştır. Yeni Türkiye’de anlatması çok güç bir akademik/insanî terbiye ve geleneği temsil ediyorlardı. Her yazdığımı kırmızıya boyayan Yavuz Hoca (ve Cem Hoca) bir kez dahi “Neden bu konuyu çalışıyorsun” demedi, özgürlüğümü kısıtlamadı.
Genç meslektaşları da Hoca’nın değerini bildi. Bir gün, yaklaşık yirmi asistan odasına gitmiş ve “Dekanımız olun” diyerek Hoca’yı ikna etmeye çalışmıştı. O esnada kamu yönetimi bölüm başkanıydı yanlış hatırlamıyorsam. Hoca, çeşitli gerekçelerle reddetmişti. Buna mukabil, sonrasında bana o toplantıyı anlatırken yüzünde güller açıyordu, çok hoşuna gitmişti. Bu arada, ‘asistan’ denirdi eskiden, 12 Eylül marifeti ‘araştırma görevlisi’ değil.
Bitirmeden, bir anayasacı olan ve Mümtaz Soysal’ın konuları işleyiş geleneğini/yöntemini başarıyla sürdürdüğü ‘Anayasaya Giriş’ kitabını yıllarca ‘ders notu’ olarak okuttuğum Hoca’nın çok emek verdiği bir alanın da seçimler, seçim hukuku-sistemleri olduğunu, bu konuda Fuad Aleskerov ve Hasan Ersel ile bir kitap kaleme aldığını söylemek isterim. Türkiye’de çoğu anayasacının pek çalışmadığı bir alandır seçim hukuku, Hoca nadir uzmanlardandı.
Seçim demişken, AKP ile ilgili en sağlam ve gerçekçi tahmini de Yavuz Hoca yapmıştı, laf aramızda! 2002 yılı kasım ayı, seçimin ertesi günü, sonuçlar açıklanmış, odasına gittim, dudaklarında sigarası bilgisayar ekranına bakıyor. “Ne diyorsunuz” diye sordum, “Bunlar bir daha gitmez” dedi. Öngörü diye buna derim.
‘Allah sıralı ölüm versin’ nasıl bilgece bir söz. Yönetim biliminden çok sevdiğimiz ağabeyimiz Cahit Emre, 2002 yılında vefat ettiğinde 41 yaşındaydı. Yavuz Hoca’dan birkaç ay sonra Mersin’deki trafik kazasında yaşamını yitiren sevgili Sevilay Kaygalak, 35 yaşında. 2014’te, cânım Ali Fıkırkoca’yı uğurladık, 39 yaşındayken. Hoca 59’unda ayrıldı aramızdan. Cenazesinde, ağabeyi rahmetli Başar Sabuncu, “Yavuz ölecek kadar büyümüş demek ki” demişti. Eşi Hülya Hanım ve oğlu Ali, Başar Bey’in yanındaydı. Erken bir kayıptı. Çok.
Yazdıkça, yazacak ne çok şey olduğunu düşünüyorum, onca yıl, iyisiyle kötüsüyle sayısız anı. Çok sevilen biriydi Yavuz Sabuncu, çok sevdiğimiz biri. İki gündür zihnimde Hoca’nın fotoğrafı. Özledim, özledik demek ki.
Not: Fazıl Sağlam ve Cem Eroğul’un Yavuz Hoca’nın ardından söyledikleri.
Kitap önerisi: Şengül Hablemitoğlu’nun ‘Yas, Uzun Bir Veda’ başlıklı kitabını (DK, 2021) öneririm.