
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Film endüstrisinin en sevdiği temalardan birisi, bir biçimde geçmişe ya da geleceğe yolculuk yapılabilse neler olabileceğine dair kurgular yaratmak. Son zamanlarda olan bitenler, Hollywood’un ancak hayal ettiği şeyleri biz gerçekleştirebiliyor muyuz diye düşündürtüyor. 2053, 2071 gibi hedefler koyan hükümet şaşırtıcı bir beceriyle doksanları kaçıran gençlere o bahtsız on yılı yeniden yaşama fırsatı sunuyor.
Doksanlar nostalji paketinin içerisinde ekonomik krizler kadar dış politika kördüğümleri ve nesilden nesle aktarmaya doyamadığımız Kürt meselesi mevcut. Elbette bu tür benzetmeler yaparken, kendini tekrar eden gündemler kadar farklılıkları da dikkate almak lazım. Neticede günün sonunda “Tarih kendini tekerrür eder” ekolünden çok “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz”cılardanım. Ama böyle bir karşılaştırma fırsatını da kaçırmayacağım.
Şimdi zaman makinasını bir çeyrek yüzyıl kadar, belki biraz daha fazla geri sarıp nereden geliyoruz ona bakalım. Doksanların Türkiye’sinin en büyük dertleri ekonomi, Kürt meselesi (terör sorunu deyip ağzıma biber sürecekler) ve Siyasal İslam’ın önlenemez yükselişiydi. Bölgesel düzeyde ABD’nin baskısıyla Irak’ın parçalanma sürecine girmesi ve bilhassa kuzeyde Bağdat yönetiminin kontrolü kaybetmesi baş ağrısı yaratıyordu. Orada üstlenen PKK’nın saldırıları ciddi kayıplara yol açıyor, sürdürülen düşük yoğunluklu savaşın sonucu hem ekonomide hem siyasette etkilerini gösteriyordu.
Ama asıl sorun Soğuk Savaş boyunca yan yana durduğumuz Amerika’nın bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalıştığına dair şüphelerden kaynaklanıyordu. Ankara’daki Çekiç Güç tartışmaları Batı ittifakı ile beka kaygıları arasında sıkışan Türk dış politikasının en sıcak gündemlerinden birisiydi. 2003’te ikinci harekatla ABD’nin başladığı işi bitirmesi ve Irak’ı kalıcı olarak sakatlaması bu kaygıları daha da şiddetlendirdi.
Kürt meselesinin dış politikaya sirayet ettiği bir diğer alan da Suriye ile ilişkilerdi. Şam’ın Öcalan’a ev sahipliği yapması ve bütün uyarılara rağmen bu konudaki vurdumduymazlığını sürdürmesi 1998’e gelinirken iki ülkeyi sıcak çatışmanın eşiğine getirdi. Uluslararası konjonktürün de etkisiyle Hafız Esat uzun süredir elinde tuttuğu kozu bırakmaya razı oldu ve Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesine giden süreç başlamış oldu. Bugünlere ışık tutması açısından Suriye yönetimi kendisi için tehdit olarak gördüğü Ankara’ya karşı Kürt kartını elinde tutmayı, koşullar bunu imkânsız hale getirene kadar sürdürdü. Bugün Suriye ile Türkiye arasında Kürt sorununa bakışın paralel olduğunu iddia edenlerin 1998’den sonra yaşanan sürenin istisna, çelişmenin ise yapısal olabileceğini değerlendirmelerinde fayda var.
Bir de Yunanistan’la ilişkiler vardı ki o da sonunda diğer krizimizle bağlanmıştı. Ege’de yaşanan anlaşmazlıklar 1996’daki Kardak krizi ile çatışmanın eşiğine kadar gelirken bir de “iki buçuk savaş doktrini” karşımıza çıktı. Buna göre Türkiye, Yunanistan ve Suriye ile aynı anda savaşırken PKK fırsattan istifade ederek alanda üstünlüğü ele geçirmeye çalışacaktı. Bu durumda Türkiye bu tehditlerin tamamını defedebilecek düzeyde bir savaşa hazırlığa sahip olmalıydı. PKK’yla çatışma Türkiye’nin tüm dış politikasına yön veren bir numaraları önceliği haline gelmişti. Ankara’yı kendi istediği yola çekmek isteyen bölgesel, küresel aktörler de bu hassasiyet üzerinden kolaylıkla oyun kurgulayabiliyorlardı.
Düşük yoğunluklu savaşın bir de mali boyutu vardı. Bugünkü teknolojik imkanlar bulunmadığı için çok sayıda askerle sadece Türkiye içerisinde değil aynı zamanda Kuzey Irak’ta da ardı arkası kesilmeyen operasyonlar devam ediyordu. Bunun ve biraz önce bahsi geçen Yunanistan ve Suriye’yle çatışma ihtimalinin getirdiği askeri ihtiyaçlar, yüklü bir alışveriş listesini karşımıza çıkarıyordu. Dahası siyasetin içine yuvarlandığı popülist politika uygulamaları enflasyonu çığırından çıkarmış, Türkiye makroekonomik istikrar bakımından dünyanın en sorunlu ülkeleri arasına girmişti. Siyasi rekabet arttıkça popülizmin dozu da arttı; yarınlar yokmuşçasına sorumsuzca sürdürülen maliye ve para politikalarıyla birkaç yıl idare edildi ama sonunda duvara çarpmak kaçınılmazdı. Türkiye’yi 2001 krizine adım adım götüren taşlar doksanlarda döşendi.
Doksanların enkazından sonra kurulan yeni düzen, dış politikada da ekonomide de tıkanıklıkları aşma iradesine dayanıyordu. 2002 seçimleriyle siyasal İslam’ın bağrından kopan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara taşındı ama izlediği politikalarla seleflerinden kopmayı, ABD ve AB ile uyumlu çalışmayı, ekonomik popülizme son vermeyi taahhüt ediyordu. 2003’teki İkinci Körfez Savaşı’na ve 1 Mart tezkeresinin reddiyle ABD ile yaşanan sarsıntılara rağmen dış politikada Batı yönelimi titizlikle korundu. İktidar diğer tüm siyasi rakiplerinden daha fazla AB hedefine bağlı görünüyordu. Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK’nın ateşkes ilanı Kürt sorununda da mesafe alınmasına imkân sağlayacak bir alan açmıştı. İçeride düşe kalka atılan adımlar bir yana, Ankara uzun süre ayak sürüdüğü bir adımı atarak Erbil’le bugünlere uzanan sıcak ilişkiler kurdu. Böylelikle Irak’ın toprak bütünlüğüne halel geldiği gerekçesiyle şiddetle direnç gösterilen fiili bir oluşum da devlet nezdinde kabul görmüş oldu.
2000’lerin başından itibaren küresel büyümeyi destekleyen finansal koşullardan da istifade eden hükümet doksanların darboğazlarını unutturacak bir ekonomik performans sergilemeye başladı. Yüksek büyüme hızları, dış finansmanla sağlansa dahi, vatandaş nezdinde hükümetin itibarını yükseltecek bir rahatlama sağladı. AB üyelik süreci ise en baştan beri sıkıntılı olmakla birlikte gündemde yerini korudu. Bu kısa özetle AKP’nin ilk yıllarının ne kadar başarılı olduğunu iddia etmek niyetinde değilim; bilakis birçok alandaki gelişmelerin konjonktürel olduğunu ve sürdürülemeyeceğini kabul ederim. Niyetim doksanların dünyasını bir süreliğine de olsa geride bıraktığımızı anlatabilmek.
Öte yandan bugün içinde bulunduğumuz koşullara baktığımızda, çeyrek yüzyıl öncekinin koşullarına şaşılacak derecede benzerlikler görebiliyoruz. Bu bakımdan hem dış politikada hem ekonomide geçilen bir on yıllık ara dönem geçiciymiş, Türkiye’nin fabrika ayarları doksanlarmış gibi bir duyguya kapılıyorum.
Çeyrek yüzyıl önce Irak’ın toprak bütünlüğü üzerinden ABD ile yaşadığımız gerginlik bu defa Suriye’ye taşınmış halde. Güney komşumuzun dağıtılması yine doksanlarda olduğu gibi içeride iç barışın bozulmasına Kürt sorunun sadece tek boyuttan, güvelik üzerinden, ele alınmasına yol açıyor. Bu bağlamda bugün HDP tıpkı doksanlarda selefleri gibi hedef tahtasına konuyor ve meşruiyeti sorgulanan bir aktöre dönüşüyor. Bu, öyle kapsamlı bir siyaset dışına itme hali ki HDP’yle en küçük temas sağlayan diğer siyasi partiler de güvenlikçi devlet zihniyeti tarafından düşmanlaştırılıyor. Böylelikle süregiden ve güvenlikleştirilen Kürt meselesinin Türkiye’nin sadece dış politikasını değil, demokrasisini de kaçınılmaz olarak zehirleyeceği öngörüsü bir kez daha doğru çıkıyor.
Sadece beka kaygıları üzerinden şekillenen bir dış politika vizyonu bölgesel ve küresel güçlerin manipülasyonuna tamamen açık hale geliyor. Sözde emperyal misyon sahibi bir dış politika vizyonu, anksiyete ataklarından mustarip tek boyutlu, terör odaklı bir karikatüre dönüyor. Doksanlarda savaşın eşiğinden döndüğümüz Yunanistan’la yeniden Doğu Akdeniz üzerinden gerilim tırmanıyor. Ancak bu defa bölgedeki “muhteşem yalnızlığımız” ile Atina’nın daha avantajlı olduğu bir konjonktürde karşı karşıya geliyoruz.
Ekonomi ise 94 model Çiller modeli bir vizyonla çok bildiğimiz bir sona doğru son sürat gidiyor. Bu kamikaze dalışının şu anda eksik kalan mali popülizm bacağının da seçim sath-ı mailinde tamamlanmasını bekleyebiliriz. O yıllara yetişemeyen Y ve Z kuşağına müjdemi vereyim. Kaçıranlar için doksanlar retrosu yeniden vizyonda.