
BAHADIR KAYNAK
bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr
Yaşı tutan herkesin 11 Eylül 2001 tarihinde ne yaptığına dair birilerine anlatacak bir anısı vardır. Ben biraz gecikmeli gittiğim askerlik görevinde, bir pazar günü gazinodaki televizyondan seyretmiştim bu tarihi olayı. Kulelere uçakların çarptığı süreyi de kapsayan yarım saat, orada geçirdiğim sekiz aylık süreçte bir haber kanalının açık olduğu yegâne zaman dilimiydi. Asker arkadaşlarım, üçüncü bir uçağın da çarpmayacağından emin olduktan sonra tekrar Kral TV’yi açıp, defalarca izledikleri müzik kliplerini seyre geri döndüler. Dünyanın kalanı içinse yepyeni bir dönemin kapıları açılmaktaydı.
Bugünlerde yirminci yıldönümünü idrak ettiğimiz bu olay, birçok insan için hayatlarının en büyük travmalarından biri oldu. Binlerce insan yaşamını yitirirken, başta Amerikalılar olmak üzere birçok Batılı toplum kendilerine yönelik ölümcül bir tehdit algıladılar. Terör bu defa, dünyanın bir ucundaki umurlarında bile olmayan insanların hayatına kastetmekle kalmıyor, bizzat Amerikalıları evlerinde vuruyordu. 11 Eylül’de televizyonlarından gelişmeleri takip eden herkes dünyada hiçbir yerin güvenli olmadığı duygusuna kapıldı. Üstelik bu kör şiddet Amerikalıları sahip oldukları değerler sebebiyle hedefliyordu. Evet, ABD’nin İsrail’i destekleyen politikalarından, Müslümanlara yönelik olumsuz tutumundan bahsediliyordu ama hemen hiç kimse ‘biz de geri adım atalım da bu beladan kurtulalım‘ gibi bir yaklaşıma girmedi. Başta ABD olmak üzere Batılılar için savaşmaktan başka çıkar yol kalmamıştı. Daha sonra bu şiddet eylemlerinin içinde İstanbul’un da olduğu Batılı şehirlerde yinelendiğini de gördük. Mesaj netti; bu tehdit ortadan kaldırılmadıkça hiç kimse, hiçbir yerde güvende olmayacaktı.
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un saldırılara tepkisi büyük ölçüde Batı kamuoyunun o günkü ruh halini yansıtmaktaydı. Teröre karşı topyekûn savaş ilan edilmekte, bu mücadelede net biçimde tavır almayanlar da karşı cephede görülmekteydi. Saldırıların hemen ardından NATO sözleşmesinin meşhur beşinci maddesi, yani, ‘bir üyeye yapılan saldırının tüm ittifaka yapıldığı’ mekanizması ilk defa işletildi ve hemen aynı yıl içerisinde Afganistan’a müdahale başlatıldı. 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren El Kaide örgütünün Afganistan’da yerleşik olduğu ve buradan dünyaya terör saçtığı iddiası, bu askeri harekatın gerekçesini oluşturdu. Örgütün liderinin bulunup öldürülmesi bir on yıl daha sürdü ama NATO’nun ülkedeki varlığı çok yakın zamanlara kadar sürdü ve çekilmeyle birlikte hepimizin yakından takip ettiği görüntüler ortaya çıktı.
11 Eylül saldırıları Amerikan dış politikasının ana eğilimlerinden birisi olan müdahaleciliği tetikleyen, ona bir süre de olsa saldırgan bir tutum almak için meşruiyet sağlayan bir büyük olaydı. Aslında 11 Eylül benzeri sonuçlar yaratan bir dizi olayı yüzyılı aşkın bir süredir ABD tarihinde izleyebiliyoruz. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar ikinci derece bir güç olan, Avrupalı devlerin gerisinde kalan Amerika’nın dünya sahnesine çıkması, Havana’da demirli Maine zırhlısının havaya uçurulmasıyla gerçekleşir. 1898’deki ABD-İspanya savaşının başlamasına sebep olan bu kıvılcım, Washington’un kendi bölgesinde de olsa emperyal bir dış politika sergileyebilmesini ve ilk sömürgelerini elde etmesini sağlar. Ancak Amerikan toplumuna hâkim olan izolasyonist ruh halini ortadan kaldırmak mümkün değildir. İspanya ile savaş gibi, ancak 1917 senesinde doğrudan müdahil oldukları Birinci Dünya Savaşı da bir istisnadır. Hatta Amerikan kamuoyunda bu kanlı mücadele bir takım idealist prensiplerle meşrulaştırılmış ancak barışın hiç de o doğrultuda gerçekleşmeyeceği görülünce, ABD yine içe kapalı politikalarına geri dönmüştür. Amerikalılara göre eski dünya kendi kurallarına göre oynayan, ilkesiz ve tehlikeli bir yerdir. ABD kendi kıtasında rahat bırakıldığı sürece bu kavgalardan uzak durmalıdır.
İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Amerikan kamuoyundaki baskın izolasyonist bakış da bu ruh halinden beslenir. Ta ki Pearl Harbor saldırısıyla ABD bir kez daha çatışmanın içine çekilene kadar, ama bugün biliyoruz ki Amerikalı politika yapıcılar Japonya’ya uyguladıkları ambargoyla zaten girebildikleri kadar bu mücadeleye girmişlerdir. Atlantik cephesinde de savaş ilanı dışında yapılabilecek her şey yapılmaktadır. Japonların doğrudan saldırısı ise yeni bir süper gücün, dünyanın sanayi devinin bu defa da askeri anlamda kendisini göstermesine imkân tanıyacaktır.
Savaş sona erdiğinde Amerikan kamuoyundaki izolasyonist damarın yine hâkim olmaması, politikacıların kalıcı küresel angajmanlara girmesi ‘komünizm korkusu‘ sayesinde sağlanır. McCarthy’cilik sadece Amerika’daki belli siyasi akımların baskılanmasına olanak sağlamaz; aynı zamanda oluşturulan korku atmosferi dünyanın dört bir köşesinde Amerika’nın varlığını hissettirmesinin önünü açar. Eğer bu kaygı olmasa Amerikalıların evlatlarını Kore’den Vietnam’a ölüme göndermeleri, Marshall planı gibi muazzam ekonomik yardım paketlerine onay vermeleri ve savunma sanayiine böylesine büyük bütçeler ayırmaları herhalde mümkün olmazdı.
Soğuk Savaş’ın Batı ittifakı lehine sonuçlanması zaferin kazanıldığı anlamına geldiği gibi artık bu fedakarlıkların lüzumsuz olduğu, dünyanın nihayet demokrasinin ve kapitalist sistemin sonsuz baharına girdiği anlamına gelebilirdi. Soğuk Savaş sonrası hem ABD liderliğinin hem de NATO’nun girdiği amaçsızlık duygusu işte en başta konuştuğumuz 11 Eylül saldırılarıyla sona erdi. Yugoslavya’nın parçalanması gibi ikincil ve ABD kamuoyunu hiçbir şekilde tatmin etmeyecek ajandaların yerine güçlü bir gündem maddesi kondu. Geçmiş yirmi senemize damgasını vuran ‘terörle mücadele‘ iletişimi üzerinden sadece Afganistan müdahalesi değil, ikinci Körfez Savaşı da kotarıldı. İçi boş olduğu o zamanlardan belli olan sözde El Kaide bağlantıları ve kitle imha silahları Ortadoğu’nun yeniden tanzim edilmesine imkân verdi. Bölgenin yeni şeklinden şikayetçi olabilirsiniz ama sonuçta Saddam Hüseyin rejimin sona erdirilmesini isteyen güçler amaçlarına ulaştılar. Bugün Ortadoğu’daki dağınıklık halinin arzulanan bir sonuç mu yoksa bu politikaları kurgulayanların başarısızlığı mı olduğu tartışmasını sizlerin takdirine bırakıyorum.
Cevabınız her ne ise 11 Eylül’le başlayan dinamiğin bugün itibariyle çoktan sona erdiğini, ‘terörle mücadele‘ gerekçesiyle Amerikan kamuoyunun bir müdahaleye ikna edilmesinin mümkün olmadığını söyleyelim. Dolayısıyla Amerika’yı içe kapanmaya zorlayan dinamiklerin giderek güçlenmesi, toplumun ekonomik zorluklar gibi meselelerin öncelikle ele alınmasını talep etmesi beklenir.
Fakat diğer yandan küresel dinamikler Amerikan hegemonyasını zorlayacak yeni güçlü eğilimlere işaret ediyor. Putin Rusya’sının çok görünür olduğunu ve ABD’ye en çok meydan okuyan güç olduğunu ben de kabul ediyorum ancak böyle bir hegemonya mücadelesini sürdürmek için Soğuk Savaş yıllarındaki kadar bile elinde imkânı olmadığını, Moskova’nın gerileyen bir güç olduğunu düşünüyorum. Oysa Çin, ekonomik gücü ve artan askeri yatırımlarıyla ciddi bir rakip ve ABD liderliğine meydan okumasını artırarak sürdürmesi beklenir. Böylesi yoğunlaşan bir rekabet ortamında Amerika’nın kendi kamuoyunun beklentileri doğrultusunda içe kapanması, jeopolitik olarak oldukça sorunlu olacaktır.
Evet, günümüz politik mücadelesi eskisi gibi yoğun mobilizasyon gerektirmiyor, ekonomik konular öne çıkıyor ve askeri müdahaleler daha cerrahi seçeneklerle, teknoloji yoğun olarak sürdürülebiliyor. Yine de Amerikan kamuoyunun küresel angajmanlara ikna edilmeye devam edilmesi gerekiyor. 11 Eylül bu anlamda raf ömrü dolmuş bir travma. Önümüzdeki yeni dönemeçleriyse yaşayanlar görecek; ama tabii sonra yine Kral TV’ye dönülecek.