100 yaşın üstündeki 40 insanın hikayesi

MESUDE ERŞAN

@mesudersan

mesudeersan@diken.com.tr

Bir asır ve hatta üstünde yaşayan İstanbullular bir kitapta buluştu. ‘İstanbul’dan 100 Yaş Üstü, 40 İnsan Hikayesi’nde, 20 ve 21’inci yüzyılları, iki dünya savaşı, Osmanlının çöküşü, Türkiye’nin doğuşunu gören, sayısız badire atlatan ve güzel anılar biriktiren 40 yaşlının anıları yer alıyor.

Bazıları İstanbul’da doğmuş, bazıları Anadolu’nun farklı illerinde. Bazıları ise Yugoslavya, Yunanistan, Lübnan, Gürcistan’dan göçmüş. Her birinin kişisel tarihi farklı ve biricik olsa da yaşadıkları dönemle ilgili ipuçları veriyor.

Eski İstanbul’un izlerini taşıyan kitabı gazeteciler Banu Tuna, Gonca Bilgiç ve Haluk Kalafat yaşlılarla teker teker görüşerek kaleme aldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yse (İBB) basımını üstlendi.

Pandemi nedeniyle görüşmelere yaklaşık yedi ay ara verildi. 40 yaşlıdan 11’i  kitabın basıldığını maalesef göremedi. Anlattıkları İstanbul ve aileleri için anı ve belge olarak kaldı.

Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, Muazzez İlmiye Çığ, Yogi Kazım’ın (Kazım Gürbüz) da aralarında bulunduğu asırlık çınarlar anlattıklarıyla, zamanda yolculuğa çıkarıyor. İnsana çoktan yenilmiş kentin sinemaları, otelleri, gazinoları, plajlarında dolaştırıyor.

Nermin Abadan Unat ve Banu Tuna.

Kitabın yazarları Banu Tuna ve Gonca Bilgiç sorularımızı yanıtladı:

Yaşlıları nasıl tespit ettiniz? Kriterleriniz neydi?

Banu Tuna: Aslında gerçekten deli bir işti. Kitabı hazırlama sürecinin de en uzun süren bölümüydü. Temelde İBB’nin verileri üzerinden gittik. Kişinin 100 yaş ve üzerinde olması ile bizimle görüşebilecek durumda olması dışında bir kriterimiz yoktu. Elimizdeki ilk liste 2020 itibariyle 100 yaş ve üzerindeki İstanbulluları içeriyordu ve 900’e yakın isim vardı. Hayli şaşırdık elbette. Neticede İstanbul, bir Okinawa veya İkaria adası değil. Gerçekten bu şehirde yaşayıp da 100 yaşını görmüş bu kadar fazla insan olabilir miydi?

Haluk ve Gonca’yla isimleri aramızda paylaştık ve tek tek aramaya başladık. Telefon aracılığıyla iletişim kurdukça bir kısmında kayıt hatası olduğunu, bir kısmının nüfusa erken yazdırıldığını, bir kısmının 2020 içinde vefat ettiğini öğrendik. Telefonlarına cevap vermeyenler, görüşmek istemeyenler ve görüşebilecek durumda olmayanlar vardı. Bazıları pandemi sırasında yazlığına gitmiş ve bir daha dönmemişti. Dolayısıyla hayli isim bu aşamada elendi. Gerçi üşenmeyip yazlığına gidip konuştuğumuz bir isim de var kitapta.

Selahattin Tuncer.

Elimizde ismi, yaşadığı semti olan, telefon numarası bulunmayanlara muhtarlıklar üzerinden ulaşmaya çalıştık. Bu yöntemin de işe yaramadığı hallerde adreslerine mektup yolladık ve cevap gelmesini bekledik.

Pandemi nedeniyle ara verince bu kez 2021 itibarıyla 100 yaş ve üzerinde olan isimler üzerinden bir tur daha geçtik. Bir de tabii Muazzez İlmiye Çığ, Nermin Abadan Unat gibi yaşını bildiğimiz isimler vardı, onlarla doğrudan iletişim kurduk.

Basın taraması da yaptık bu arada. İlçe belediyeleri sınırları içinde yaşayıp da 100 yaşına basan sakinlere doğum günü kutlaması düzenleyebiliyor. Bu haberleri taradık atladığımız bir isim olmasın diye. 

Haluk sosyal medyadan duyuru bile yaptı. Oturduğumuz her masada, yaptığımız her sohbette sorduk, 100 yaş ve üzerinde tanıdığınız var mı diye.

Kitap projesi pandemiden önce mi başlamıştı?

Banu Tuna: Eylül 2020’de başladı. Pandemide ilk panik atlatılmış, yaz aylarında vaka ve ölüm sayıları düşmüştü. İyimser bir beklentiyle böyle devam edeceğini düşünüyorduk. Ancak iki ay sonra durmak zorunda kaldık. Üçümüz de gazeteciyiz, sürekli sokaktayız. Kendimizi koruyorduk, aşı olmuştuk ama yine de kimseyi riske atmak istemedik. Zaten aradığımız isimlerden bazılarının yakınları da pandemi koşullarında bizi kabul etmeyeceklerini açıkça dile getirdi.

‘Bazı hikayeleri hiç dinleyememiş olabiliriz’

Pandemi nasıl etkiledi?

Banu Tuna: Birkaç farklı etkisi oldu. Öncelikle projenin süresi uzadı. Bu zaten zamana karşı bir yarış. Mucize kabilinden 100 yaşına gelmiş isimlerle konuşmaya çalışıyorsunuz. Her gün kıymetli. Pandeminin dinmesini beklerken yaşa ve pandemiye bağlı kaybedilen isimler oldu. Nihayet görüşmeye başladığımızda bazı aileler pandemi öncesinde özellikle zihinsel durumunun çok daha iyi olduğunu, kapanmanın hafızayı olumsuz etkilediğini aktardı. Bu nedenle bazı hikayeleri hiç dinleyememiş olabiliriz. Bir de maske zorunluluğu büyük bir zorluktu. Zaten büyük bölümü duyma güçlüğü çekiyor, bir de maske var. Hem sesinizi boğuyor hem de dudak okumayı imkansız kılıyor. Yüksek sesle konuşmaktan sesim kısılmış çıktığım görüşmeler oldu. Ya da mesela fazla yaklaşmaktan da çekindiğimizden biz çocuğuna soruyorduk, onlar anne babalarına iletiyordu soruyu. 

Fatma Nazmiye Sınırgeçti.

Yaşlılar farklı sosyo, ekonomik, kültürel yapılardan. Yaşlanmaları, hayata bakışları vs. açısından farklılık ya da ortak özellik var mıydı?

Banu Tuna: Söyleşileri üç kişilik bir ekip halinde yaptığımızdan ortaklıklar konusunda konuşmam zor. Ama elbette sosyo-ekonomik durum ve kültürel geçmiş hayata bakışı etkileyen önemli faktörler. Konuştuğum insanların kimi çocuklarını, kimi kendisini, kimiyse uğraş verdiği bilim dalı veya profesyonel hayatını önceleyerek yaşamıştı. Ama bu hepimiz için geçerli değil mi? Yani 100 yaşına gelince kimse 100 yaş paydasında eşitlenmiyor ki.

Gonca Bilgiç: Kitap tam bir mozaik bu anlamda. Varlıklı ailede doğanlarla, yoksul ailede doğanların ekonomik durumları; hayat standartlarını, eğitim olanaklarını etkileyen önemli  farklılıklar olarak öne çıkıyor. Özellikle doğudan göçle İstanbul’a gelenlerin hikayeleri birbirine benzer. Ama en önemli ortak özellikleri, hepsinin 100 yaşına kadar yaşamış olması. Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, ne yaşarlarsa yaşasınlar, bedensel ve manevi olarak güçlü, inatçı ve çok çalışkanlarmış. Hayata karşı acı eşikleri yüksekmiş diyebilirim. Yaşadıklarını anlatırken, “Çok çektim ben”i çoğundan duydum mesela. Birde “O zamanlar daha mutluyduk” sözünü.  

Güllü Şeker.

Deneyimlerini paylaşma konusunda istekli miydiler?

Banu Tuna: Benim konuştuğum isimlerin hepsi istekliydi. Unutulan boşlukları çocukları doldurdu. İstekli olmayanlar görüşmeyi kabul etmedi zaten. Örneğin konuşmayı çok istediğim bir isim vardı, İstanbul’da yelkenciliğin öncülerinden… Oğlu aracılığıyla ilettim talebimizi, reddetti. 100 yaşındaki haliyle hatırlanmak istemiyordu. Kısa süre sonra da vefat ettiğini öğrendim.

‘Tanışma ile veda arasında fark oluyordu’

Ruh halleri nasıldı?

Banu Tuna: Genelleme yapmak güç. 40 ayrı isim, 40 ayrı geçmiş, 40 ayrı karakter. Ama şunu söyleyebilirim, kapıdan girdiğimizde karşılaştığımız insanla çıkarken vedalaştığımız insan arasında fark oluyordu. Hayatlarının böyle merak edilmesi, detayların sorulması, albümlerin açılması, hatırlamaya teşvik edilmek pek çoğuna iyi geldi diyebilirim.

Gonca Bilgiç: O yaşa gelmiş insanların; “Gördüm, geçirdim kendimi şuradan-şuraya götüreyim bana yeter!” gibi sağlıkla ilgili endişeleri oluyor haliyle. Onun dışında aile ilişkileri iyi olan daha huzurluyken, gerekli ilgiyi görmeyeni ise daha kaygılı ve kendini yük gibi hissediyor. 

Yaşlı olmakla ilgili düşünceleri neydi?

Banu Tuna: 100 yaşını görmeyi bekleyip beklemediklerini, uzun ömrün sırrını sorduk elbette. Ama söyleyeyim kimse uzun ömrün formülünü vermedi. İnançlı olanlar bunu “Takdir-i ilahi” diye açıklıyordu. Genetikle, spor geçmişiyle açıklayanlar da oldu. 

Hikmet Açıktepe.

‘İki bambaşka yaşam…’

Bu kadar yaşlanmış, gün görmüş geçirmiş insanla görüşmeler duygusal etkiledi mi?

Banu Tuna: Beni daha ziyade aynı gün içinde İstanbul’un birbirinden 20 dakika mesafe uzakta ama sosyo-ekonomik olarak iki ayrı semtinde, iki bambaşka koşulda yaşayan insanı ziyaret etmek etkiledi. Piyano çalınan, zengin kütüphanesi olan, duvarlarını resimler süsleyen, albümler dolusu fotoğraf bulunan üst orta sınıf bir evden çıkıp tek göz oda, sobayla ısınan, doğru düzgün mobilyası, tek kare fotoğraf olmayan evlere gittik. İki bambaşka yaşam. Şimdi bu iki insan da 100 yaşında olduğu için ortak paydada nasıl birleştirirsin.  

Gonca Bilgiç: Proje bu anlamıyla çok değerli zaten. İlk duyduğumda bile çok heyecanlanmıştım. O dönemleri, yaşanan olayları tanıklarından bizzat dinliyorsun. Dönemin siyasi figürleri, sanatçıları, iş adamlarıyla anılarını anlatan olunca, ayrı bir heyecanla dinliyorsun. Eski İstanbul’u anlattıklarında mesela, otuzlu yaşlarında olan biri için rüya gibiydi… 

Hayata, yaşlıya, uzun yaşama dair fikirlerin değişti mi?

Banu Tuna: Bu konularda fikrim değişti mi emin değilim ama en sıradan yaşamı bile kayıt altına almanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gördüm. 40 yaşındayken oturduğunuz apartmanın ismi veya komşularınızın kim olduğu, 60 yıl sonra etnografik bilgi olabiliyor. Kitaptaki isimlerin denize girdiği plajlar artık yok, alışveriş yaptığı esnaf yok, piknik yaptığı yer yok, çalıştığı kurum yok, çeşitlilik barındıran komşular yok. Bir yaşam biçimi toptan yok.

Bir de tabii bazı isimler en önemli eserlerini uzun ömürlerinin ikinci yarısından itibaren vermiş. Üretmek, düşünmek için hiçbir yaş geç değil. Hatta belki uzun bir ömrün sırrı bir parça burada da saklı.

Gonca Bilgiç: Yaşlılara her zaman saygılı ve duyarlıydım ama o 100 yaşındaki insanların hayat mücadeleleri ve azimleri beni çok etkiledi. Özellikle kadınlar… Her birine hayran oldum.  

Sence yaşlanmak iyi bir şey mi?

Banu Tuna: Bu soruya cevabın bir dolu değişkeni var. Önce “Coğrafya kaderdir” diye bir klişeyle cevap vereyim. Türkiye’de, İstanbul’da yaşlanmak çok zor. Sosyo-ekonomik durumun, ait olduğun sınıf, eğitimin, pek çok şey bu sorunun cevabını değiştirir. Kimin yaşlılığından konuştuğumuz önemli yani. Kendi adıma bu süreci gönül ferahlığıyla kucakladığım söylenemez.  

Nermin Abadan Unat.

Röportajların nedeni sorun tespiti değildi elbette ama fark ettiğiniz, sizi etkileyen, ‘Keşke öyle olmasa’ duygusuna yol açan gözlemleriniz oldu mu?

Banu Tuna: Kişisel deneyimden de biliyorum elbette ama İstanbul’un yaşlı dostu bir şehir olmadığını bir kez daha gördüm. Kimileri evleri kentsel dönüşümde yıkıldığı için hiç bilmediği mahallelerde oturuyordu geçici olarak. Yaşadığı, alıştığı ortamın değişmesi, belli bir yaşın üzerindeki bireyler için zorlayıcı olabiliyor. Yürüme güçlüğü çekenlerden bazıları adeta dört duvar arasında yaşıyordu. Tekerlekli sandalyeyle evden çıkacak ama apartman buna uygun değil, kaldırımlar uygun değil, hadi çıktın diyelim nereye gideceksin? Rahatça nefes alacağın yerlerin sayısı giderek azalıyor. Bu şehirde pek çoğumuz camdan dışarı bakınca da iç açıcı bir manzara görme şansına da sahip değiliz. Bu kadar uzun yaşadığı için komşuları tarafından mahcup edilen bile vardı. Genel geçer anlatı yaşlılarımıza ne kadar çok değer verdiğimizi söyler ama ben maalesef buna katılmıyorum.

Hangi yaşlıların daha mutlu olduğunu gördünüz?

Banu Tuna: Mutluluk değerlendirmesi yapmanın hakkım olduğunu düşünmüyorum.

Gonca Bilgiç: Kendini seven ve biraz da gamsız olabilenler, daha bir keyifli hayat sürmüş bana göre. 

Kitaptan:

“Güzel yaşadım… Her şeyi yedim içtim, gezdim. Oturacak mıydım?” — Ayşe Güler Altuğ

“91 yaşına kadar tenis oynadım, beş birinciliğim var. 80 yaşında, 80 üstü yaş grubunda millî oldum.” — Kemalettin Muammer Orbay

“Bu yaşıma kadar gelebilmek mutlu yaşamamın bir sonucu belki de. Ailemin mutluluğunu görmek yaşama gayreti veriyor. Allah’a şükür. İyilik yapın, balık bilmezse halik bilir.” — Hayriye Günsel Madanoğlu

“Ağır ağır yemek yerim ve çok da yemem. Kızartma yemem, akşam geç saatte yemem. Saat 22.00’de yatarım. Ama her zaman hareketli biriydim, hâlâ da yürürüm. Her gün gazetemi okurum, internetten de takip ederim haberleri, modayı. Kendinize bakın, düşmeyin ve ağır kaldırmayın. Gençlere vasiyetim bu.” — Fatma Nazmiye Sınırgeçti

“Sabretmek, iyiyi dilemek gerek. Her şeyin başı sabır. Biz isyan ediyoruz ama her akşamın bir sabahı var. Sabah kalkıyorsun güneş var. Muhakkak bir aydınlık gelecek.” — Aliye Çiloğlu