Yapılamayan bir tartışma: Risk altında akademisyen kimdir?

 

DR. SÜREYYA ALGÜL* 

Yine ve yeniden, sağlıklı yürüyebilecek ve dahası hayırlı sonuçlar üretebilecek bir tartışma, tartışmaya kıyısından köşesinden katılanların birbirlerini hiçbir şekilde dinlemedikleri, bunun yerine deyim yerindeyse adeta ellerine ne geçerse birbirlerinin yüzüne çarptıkları bir kavgaya dönüştü. Oysa bir kişi üzerinden alevlenmiş olsa da dediğim gibi pekala sağlıklı bir tartışma yürüyebilir ve hatta bu başlangıca rağmen kişiselleştirilmeden hayırlı sonuçlar üretebilirdi. Olmadı, olamadı çünkü bu tartışmada da, belki her şeyden önce  –derdi üzüm yemek olan birkaç müdahale çabasına rağmen- argümanlarla yürüyen bir tartışma değil, kaynağını temelde ideolojik/politik duruşlardan alan tipolojiler arası bir kavga söz konusu oldu. Murat Belge üzerinden başlayan kavgadan söz ediyorum.

Malum, kavga Odatv’nin, Belge’nin İngiltere merkezli the Council for At-Risk Academics’e (Risk Altındaki Akademisyenler Konseyi) başvurarak destek istediğine ilişkin bir haberiyle başladı.

Habere göre, Belge’nin başvurusu bazı akademisyenleri kızdırmıştı. “Söz konusu Konsey’in dünya üzerinde risk altında bulunan akademisyenlere destek verdiğini, savaş ya da baskılar dolayısıyla görevini yapamayan bilim insanlarını öncelediğini söyleyen akademisyenler, Belge’nin bu şartları sağlamadığı yönünde eleştirilerde” bulunmuş,

“Türkiye’de özellikle KHK ile atılan muhalif akademisyenlerin bu fondan yararlandığını söyleyen üniversite üyeleri, yakın döneme kadar iktidar destekçisi olan Belge’nin başvurusunu etik bulma”mıştı. Ayrıca haberin sonunda Odatv, “Daha önce AKP ve FETÖ’ye desteğiyle bilinen bazı liberal yazarlar, Türkiye’yi “baskı altında oldukları” gerekçesiyle terk etmişti” hatırlatmasını yapma gereği de duymuştu.

Mesele, ideolojik-politik tutumu hemen herkesçe malum Odatv’nin, 10 Şubat tarihli bu haber-yorumundan ibaret kalsa, neyse buna da şükür denebilirdi belki. Ama benzer durumlarda çoğu zaman olduğu gibi mesele bundan ibaret kalmadı, karalamalar başladı ve aşağılamalara, hedef göstermelere kadar gitti. Sosyal medyadaki rezil yorumlar bir yana, gazete köşelerinde de ne yazık ki hiç de yabancısı olmadığımız yazılar peydah olmaya başladı (ve bu arada Odatv de bu yazıları alıntılayarak ‘haberleştirmekten’ tabii ki geri durmadı).

Örneğin 17 Şubat’ta, Cumhuriyet’ten Işık Kansu, Murat Belge’nin gideceği haberini gündeme getirerek Özdemir İnce aracılığıyla da olsa ağır biçimde eleştirdikten sonra –ki eleştiri tabii ki hakkıdır- her nedense babası Burhan Belge’ye getirdi sözü ve Niyazi Berkes’ten alıntıyla Burhan Belge’nin Berkes’e şunları söylediğini yazdı: “Niyazi, bilir misin, ben bir fikir orospusuyum (…) Bir orospu kim para verirse onunla yatmaz mı? İşte ben de onlardan biriyim. Yalnız parasını aldığımız iştedir aradaki fark”.

Dediğim gibi her nedense ve de ne ilgisi varsa! Tabii aslında biliyoruz ki ilgi, bu korkunç zihniyetin kendisinde saklı; “Anası neyse kızı da o” zihniyetinin baba-oğul versiyonu bu!

Ama ne yazık ki korkunçlukta sınır tanımıyor bu ülke. Aynı gün Aydınlık’ta Yavuz Alogan “Kapıları Tutun!.. Kaçıyor!..”  başlıklı yazısında yine ağır eleştiriden sonra şunları yazabildi: “Bu yazının başlığı elbette bir şaka… Kapıları kimse tutmaz, kaçanı durdurmaz. Gideceğini duyduğum zaman nedense aklıma Pontecorvo’nun yönettiği “İsyan” (1969) filminin son sahnesi geldi. O sahnede Marlon Brando’nun canlandırdığı İngiliz ajanı Sir William Walker ülkeyi terk etmek için gemiye binmek üzereyken, isyancı halkın önderi Jose Dolores’in intikamını almak isteyen bir hamal tarafından rıhtımda bıçaklanır ve seyirci ferahlar. İnsanın kafası karışık olunca böyle tuhaf çağrışımlar oluyor nedense”.

“Kafa karışıklığıyla tuhaf çağrışımlar” öyle mi? Bu olsa olsa sözümona çaktırmadan konusu edilen fiile azmettirme kurnazlığından başka bir şey değil. Söylemeden edemeyeceğim, -Sadri Alışık’ın anısına saygıyla- biz çocukken sokakta böyle durumlara “Şakayla karışık Sadri Alışık” derdik. Tabii bu örnekte yapılanın şaka kaldırır bir yanı yok, dahası eleştiri veya fikir özgürlüğüyle de alakası yok, neyle alakası olduğu da besbelli.

Yukarıda örneklerini verdiğim karalamalar, aşağılamalar, hedef göstermeler vs. Aydınlık örneğindeki gibi bazıları kendilerini solcu olarak da nitelendiren milliyetçi/ulusalcılarla Akit benzeri İslamcı/faşizan cenahta oldukça yaygın, bilindik bir tipolojiye işaret ediyor. Tarihsel olarak bu kesimlerin dayandıkları ideolojik/politik zeminin sözü geçen tipolojinin yeşerip serpildiği bereketli topraklar olduğu da açık.  Ama yalnızca oralarla da sınırlı değil bu tipoloji, ne yazık ki hemen her yerde, özellikle bugünkü gibi siyasi iktidarlar eliyle siyasi iklimin bozulduğu, kutuplaşmanın keskinleştirildiği, demokrasi namına ne varsa işlemez hale getirildiği zamanlarda az ya da çok diğer kesimlerde de kendisini gösteriyor.

Yalnız, yukarıda sözünü ettiğim tipoloji dışında kanımca ikinci bir tipoloji daha var ölçülü, sağlıklı bir tartışma zeminini birincisi ölçüsünde olmasa da daha baştan sabote eden. Görebildiğim kadarıyla bu tipolojidekiler genellikle sol, liberal, özgürlükçü olduklarını iddia ediyorlar ve yine genellikle birinci tipolojidekilerin yarattıkları düşünce terörünü, linç ortamını vs. de öne sürerek, eleştirilmesinden rahatsızlık duydukları kişi veya konular  pozisyonlar hakkındaki hemen her eleştiriyi, tarifi kendilerinde saklı ama muhatapları için müphem bir linç ya da kibirlilik suçlamasıyla karşılıyorlar. Üstelik de genellikle kendi dilleri kibirli ve üstenci.

Bu tarzın yakın bir örneğini Şener Şen’in Aralık 2016’da Saray’a giderek Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alması hadisesinde yaşadık mesela. Hiç kuşkusuz ülkenin en kıymetli oyuncularından biri Şener Şen, büyük bir değer.

Ama Gezi’de can kayıpları da dahil olmak üzere yaşananlar, özellikle Haziran 2015 seçimleri sonrasında başlayan ve bugün de devam eden çatışma süreci ile darbe teşebbüsü sonrasında, aralarında barış imzacılarının da olduğu binlerce muhalifin kamudaki işlerinden ihraç edilmelerini de içeren olağanüstü hal uygulamaları sürerken Saray’a giderek ödül kabul etmesi eleştirildi!

Evet her zaman olduğu ve olacağı gibi özellikle sosyal medyada birileri ölçüyü kaçırdı, yukarıda sözü geçen tipoloji de harekete geçti. Ama yine de bütün eleştirilerin ölçüsüz olduğu da söylenemezdi. Oysa yalnızca oraya gitmesini eleştirmekle yetinenler dahi gazete köşelerinde kibirli olmakla suçlanabildiler. Köşesinden “Bu nasıl bir kibirdir ki biz 75 yaşında koskoca Şener Şen’e nasıl davranacağını öğretebiliyoruz?” diyebildi bir yazar, eleştirmekle öğretmeyi aynı şey sayarak. Ve üstelik kendi yazısı Şener Şen’i eleştirenlere karşı buram buram kibir kokarken. Öyle bir kibir ki kendi gönlüne göre, Saray’a gidişine rağmen Şen’i ‘sevmeye devam eden’ ve ‘samimiyetle yaralananlar’ı ayırdıktan sonra okuyucularına, kalanlarla başa çıkmanın yolu olarak alay etmek gerektiğini salık verebildi. Üstelik yazısının sonunda kendisinin ağır biçimde eleştirdiği ve faili olmadığı bir fiili işleyenler adına, Şen’e “Kusurumuza da bakma” da diyebildi.

Ortada okuyucularına alay etmeyi öğütleyen satırları olmasa, kendisini de özdeşleştirmeye çalışarak hem Şener Şen’i eleştiren kesimin, hem de Şen’in gönlünü almaya çalıştığını düşünmek mümkün olabilirdi. Ama o satırları kaleme alabildikten sonraki “Kusurumuza da bakma” cümlesi adeta, cahil cühela mahallelisinin mahcup eden kusurunu üstlenen olgun abinin “Kusurumuza bakma”sı tadındaydı. Bu arada, bu yazıya kadar eleştirilecekler için yaş sınırı olduğunu yazar dışında hiç kimse bilmiyordu herhalde. Oysa eleştirilen için eleştirilmenin değil asıl eleştirilmekten muaf tutulmanın kötü bir şey olduğu gerçeği bir yana, muafiyet gerekçesi olarak yaş vurgusu da yapılıyorsa bu muafiyet, kötü olmaktan öte, muaf tutulan için incitici bir ima da içermiş olmuyor muydu? Sözü geçen tipolojiye ilişkin bu soruyu ve benzer eleştirileri başka örnekler üzerinden çoğaltmak mümkün. Bir süredir tekrar gündeme gelen Ara Güler’e ilişkin tartışma da bu çerçevede anılabilir mesela.

Şimdi aynı tipolojiden, Şener Şen ve Ara Güler ile ilgili yapılan tartışmalardakilere benzer çıkışları Murat Belge örneğinde de görmekteyiz. Belge’nin KHK ile işinden, pasaportundan, kamuda çalışma hakkından ihraç edilmemişken risk altındaki akademisyenlere ayrılmış bir fona başvurduğu iddiası üzerine, olası başvuruyu hakaret etmeden ve halihazırdaki akademik statüsü dolayısıyla dünyanın pek çok yerinde rahatlıkla iş bulabileceği savıyla linç etmeden nazik bir üslupla sorgulayanlar dahi, kendisini özür dileme komiseri olarak atayanlar tarafından Belge’den özür dilemeye davet ediliyorlar. Davet ediliyorlar dediysem lafın gelişi, emir kipiyle özür emri kendilerine adeta tebliğ ediliyor.

Murat Belge’yi ideolojik/politik duruşu açısından hiçbir zaman beğenmedim, kendimi hiçbir zaman yakın bulmadım. Hele konu ülke siyasetiyse, durmuş bir saat doğru zamanı ne kadar gösteriyorsa -ki malum, durmuş saat gün içinde ister istemez iki kere gösterir aslında- Belge’nin analizlerinin de o kadar isabetli olduğunu düşünmüşümdür genellikle.

Ayrıca ülkenin bugün içinde olduğu durumda, Murat Belge gibi aydınların AKP iktidarına verdikleri desteğin de az ya da çok payının olduğunu düşünenlerdenim. Bu düşüncemle de ilgili olmak üzere, Birikim Güncel’de yazdığı makalesinde Müslüm Yücel’in (16 Şubat) “Murat Belge Türkiye’nin artık kesilen, yok olan iç sesidir (…) sıkıştığımız zaman vicdanımızdır” sözlerinde karşılığını bulan görüşlere de hiç katılmıyorum.

Ama Belge’nin olanlardaki sorumluluğuna ilişkin düşüncem bir yana, her şeyden önce vicdan hiçbir durumda birilerine yüklenecek, devredilecek bir şey olmadığı için katılmıyorum. Herhalde ‘sıkışıldığında’ da olsa vicdan olarak görülmek Murat Belge’ye de haksızlık olsa gerek. Taşınabilecek bir yük müdür herhangi bir ölümlü için başkalarının vicdanı olmak? Ne de olsa beşer, o ya da bu nedenle bazen şaşar! Ki Murat Belge’de de zaman zaman sıklıkla şaşmıştır. “Türkiye’nin iç sesi” henüz kesilmemişken Metin Lokumcu için ne demişti örneğin?

Olayları ve Lokumcu’nun ölümünü AKP’nin oy kaybetmesi için Ergenekon faaliyetlerine bağlarken, “Lokumcu değil ama çevresi, çevresinin çevresi”ni Ergenekoncu ilan etmesini, Lokumcu için de “Yalnız Hopa’daki gariban adamın bu kadar heyecanlanacağı bir durum yoktu. Biraz da yapay olarak pompalanan, ucu Ergenekon’a uzanan bir gerginlikti” demesini ve hatta hızını alamayarak, aynı günlerde bir bakana yumurtalı protestoda bulunan öğrencileri de aynı çerçevede değerlendirmesini unutmak mümkün mü?

Belge de dahil hepimizin vicdanı bazı anlarda ya da meselelerde kararabilir, hataya, günaha düşebiliriz. Tabii Belge’nin durumunu ağırlaştıran tam da ‘birilerinin vicdanı olarak görülmesi’, kanaat önderi kimliğidir, o ayrı… Ama sonuçta olması gereken herhalde herkesin kendi vicdanının yükünü taşımayı bilmesi, ideolojik-politik aidiyetlerimizin ötesinde ortak bir vicdan tahayyülü için çalışacak cesareti göstermesidir.

Nihayetinde vicdan da dahil olmak üzere insana dair iyi, güzel, doğru her ne ise söz konusu olan, onu ete kemiğe büründürecek olan şey, her meselede, ortaklaşılmış ilkelere, normlara, kurallara başvurmak, yoksa onları oluşturmaktır sanırım. Bunun için de öncelikle, fırsatını bulduğunda Belge örneğindeki gibi muarızı gördüklerine karşı son derece ilkesiz, saldırgan ve kıyıcı biçimde saldırıya geçen birinci tipolojiden de, uygun bulmadığı her eleştiriyi sol, liberal, özgürlükçü kibirliliği üzerinden cennetinden kovmakla meşgul olan ikinci tipolojiden de bağımsız bir tartışmaya ihtiyacımız var.

Dolayısıyla da Belge üzerinden ve Belge’ye yönelik olarak başlayan tartışma, hızlı bir şekilde, Belge vesilesiyle başlayan ve Risk Altındaki Akademisyen kavramı nedir, bu kavram altındaki fonlara başvurmanın genel ve Türkiye’ye özgü yazılı kuralları, etik normları nelerdir/ne olmalıdır’a yönelen bir tartışma olmak zorundadır. Zira unutmayalım ki ülke akademisi bu kavramla büyük ölçüde özellikle “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” ile başlayan ve KHK’lar eliyle yaşanan ihraçlar dolayısıyla tanışmış bulunuyor. Yani deyim yerindeyse buralarda henüz yeniyiz.

Yalnız son söz olarak; kısa bir araştırmayla buralarda yeni olmayanlara, risk altındaki akademisyenlere yönelik fonlardan hal-i hazırda yararlanmakta olan Türkiye dışından örneklere şöyle bir baktığımda oralardaki meslektaşlarımızın o kadar ağır, o kadar vahim koşullardan biraz olsun kaçınabilmek için söz konusu fonlardan yararlanmakta olduklarını gördüm ki, naçizane söylemek zorundayım; başvuracağı iddiası doğruysa yalnız Murat Belge değil, başvuran ya da başvurmayı düşünen Türkiyeli meslektaşlar, bağışlar ve kısıtlı kaynaklarla oluşan bu fonlara talip olurken, Türkiye’deki meslektaşlarının yanı sıra değer coğrafyalardaki meslektaşlarının durumu konusunda da çok iyi düşünmeliler…

* Barış Bildirisi olarak bilinen bildiriyi imzalamasından sonra 686 sayılı KHK ile YTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki görevinden 7 Şubat 2017’de ihraç edilidi.

Oya Baydar’a mektup…