ORHAN TEKELİOĞLU
Her program gibi ‘Survivor’ da zamanla evriliyor, zamanla indimizdeki ‘sosyopatlar tören alayı’na dönüşüyor. İsminin Türkçesi ‘hayatta kalan’ olmasına rağmen, aslında bir dizi sosyopatik karakterin ekranda kurdukları bir ‘temaşa âlemi’yle adadakilerin hayatını mahvetmesine seyirci olma durumunda kalıyoruz.
İronik olan, bu tuhaf ve sorunlu hayatta kalma hâlinin izleyici tarafından çoğunlukla benimsenmesi, adadakiler tarafından bir türlü hazmedilmesi ve normalleştirilmesi. Ve böylece, ‘hakikat gösterisi’ olarak çevirmeyi tercih ettiğim ‘reality show’ denen formatın gözümüze soktuğu Türkiye hakikatlar silsilesine bir başka, yenilir yutulmaz cinsinden bir diğeri eklenmiş oluyor.
İzlenme oranları gayet yüksek, altı ile 9 arasında seyreden ve haftanın dört beş günü gösterimde olduğu için bir ‘dizi’ gibi izlenen bu programın gösterdiği önemli bir hakikata (‘sosyopati’) biraz daha yakından bakabiliriz.
Sosyopatiğin analizi
İddiam o ki ‘sosyopatik’, yani kişiliğiyle bulunduğu grubun dengesini bozma, tepkilerini çekme özelliğini taşıyanların avantajlı olduğu bir sosyal-psikolojik vaziyet hâsıl oluyor Survivor’da. Nihat Doğan’dan Turabi’ye uzanan bu zincirin son halkası bu sezon Semih oldu. İzleyici bayılıyor böyle karakterlere. Öyle ki adada bu tip karakterlerle karşılaştıklarında önce şaşkınlık geçiren ve sonra bir araya gelip bu kişiyi izole etmeye çalışan diğer yarışmacılara hiç de prim vermiyor izleyenler.
Bunu nereden mi anlıyoruz? SMS dahil, diğer dijital araçlarla katılımcılara verilen oylardan. Örneğin Semih, haftalardır birinci oluyor ‘gönüllüler’ arasında. Tesadüfi değil tabii ki bu ‘başarı.’ Çünkü, sosyopatik karakterlerin olmazsa olmaz bazı özellikleri var. Belirli bir zeka seviyesinin her daim üstündeler, ağızları iyi kötü laf yapıyor ve en önemlisi, yerli yersiz özlü sözler söylemeyi, duruma uysa da, uymasa da hamasî şiirleri ezberden okumayı çok iyi beceriyorlar.
Karşısında vasatlar topluluğu
Karşısındakiler ise genellikle en süzmesinden bir ‘vasatlar’ topluluğu oluyor. İki kelimeyi bir araya getiremeyen, meramını sürekli olarak ifade bozukluğuyla anlatmaya çalışan, kolayca sinirlenip karşısındakini dövmekle tehdit eden ve en fenası, zekasının yetmediği durumlarda ergen esprilerine sığınanlar ‘sosyopat-demagog’ kırması karakterlerin karşısında tel tel dökülüyor.
Başta, program zamanla evriliyor derken tam da bunu kastetmiştim. Yapımcısı reyting alınabilecek durumu keşfetmiş zaten, en azından üç sezondur mutlaka ‘sosyopati’ özelliği olan birileri bulunup adaya götürülüyor ve zamanla arızalar tezahür etmeye başladığında reytingler de zirve yapmaya başlıyor.
Bir de yancılar var
Reyting ‘avcısı’ karakterleri biraz daha tanımak için onların yanında hemen saf tutan ‘yancı’lardan da söz etmek gerekiyor. Aslında, sosyopatik karakterler kendi kültlerini inşa etmek için hemen her zaman yalnız durmaya özen gösterirler. Durup dururken ‘kırmızı çizgiler’ ilan eder ve çok kısa bir süre sonra, etrafındakilerle dalaşmaya başlarlar. Sosyopatik karakterlerin tabii ki ciddî ego meseleleri, ‘mitomanik’ duruşları oluyor, kendilerinden hep ‘üçüncü şahıs’ olarak söz ediyorlar örneğin. ‘Büyük resmi’ önceden görüp çözümlediklerine inandıkları için, başlarına gelen her şey, başarılar, başarısızlıklar, olması gerekendir, beklenendir zaten! Yancılar, ‘yancı’ kalabilmek istiyorlarsa, bu egoya katlanmak, söylenenlere kafa sallamak, hatta lider şahsiyet söylemeden o minvalde sözler söylemek zorundadırlar. Söylüyorlar da. Yine de fayda etmiyor aslında yancılık! Onlar sadece ‘konu mankeni’ sosyopatik karakter için. O bir yola çıkmıştır çoktan, en başta yanında kaç kişi olacağını neden önemli olsun? Doğru olan odur, onun yoludur, söyledikleridir.
‘Beyin ameliyatı’
Yine de, pek kolay değildir ekranda ‘lider’ bir şahsiyet algısı yaratmak. Örneğin, Survivor gibi bir yarışmada, mücadelelerdeki ‘performans’ da önem kazanır. Bu nedenle Semih, sürekli olarak istatistik tutar, düşmanlarının başarısızlıklarını suratlarına vurur, onlara lâkap takar (Survivor tarihinin en ‘başarısız’ yarışmacısı), isimlerini değiştirerek söyler, ‘Efecik’ gibi. Sürekli bir harekât sürmektedir oyunlar esnasında ve zamanı gelince onlara ince bir ‘beyin ameliyatı’ yapılacak, hepsinin hakkından teker teker gelinecek, her hafta birisi şovdan gönderilecektir. Anlaşılacağı üzere, ekranda birçok izleyeni ‘irrite’ etme potansiyeli yüksek bir karakter olduğu apaçık ortadadır.
Peki, neden izlenir böylesi bir karakter ve daha da önemlisi, neden izleyicilerin bir çoğundan kolayca ‘oy’ da devşirebilir?
Ucube ipucu
Bu noktada, bir başka TV formatına bakmamız gerekiyor sanırım. ‘Ucube’ (freak) şovlarına. ABD anaakım TV kanallarında bolca bulunan (örneğin, yıllardır kimsenin tahtından edemediği Jerry Springer Şov gibi) ve araştırmaların gösterdiği ilginç bulgulara göre, özellikle orta sınıfa mensup izleyiciler tarafından sevilen, izlenen ‘ucube’ şovlarında da ilginç bir sosyal psikolojik durum ortaya çıkmakta. İzleyenler, ekranda gördükleri kişilerden asla hoşlanmaz. Aslında kendi dünyaları ile gördükleri insanların dünyası arasında derin bir uçurum, kapatılması imkansız bir uzaklık mevcuttur. Yine de, bu insanları izlemeden duramazlar. Burada ortaya çıkan psikolojik durum biraz da, örneğin ‘korku sineması’ seven insanlardaki ruh hâline benzer. İletişim çalışmalarının en kullanışlı kavramlarından biri olan ‘zevk alma’ (pleasure) sadece ‘olumlu’ olanın değil, ‘olumsuz’ olanın da sevilebileceğini bize gösterir. Kültürel metinler (TV şovları gibi) ancak ‘zevk’ alınabiliyorsa ‘okunur’, sevilir.
Belki de, kendi hayat tarzımızı, değerlerimizi, arkadaşlıklarımızı olumlamak ya da tam tersi, hayatımızda olmaması gerekenleri, kaçınmamız gereken insanları hatırlamak için ‘ucube şovları’ izlenir, sevilir.
Tabii ki Survivor, tam bir ucube şov olarak asla tanımlanamaz. Ama yine de, sosyopatik özellikleri haiz karakterlerin bu denli sevilmesinde ya da en azından öne çıkmasında, onların ekranda şekilendirdiği ruh dünyasıyla izleyici arasındaki diyaloğun da önemli olabileceği âşikar.
Cevabı zor bir soru
Acaba, nasıl bir temas, nasıl bir zihnî müzakere oluyor ki oylar bu tür karakterlere doğru hızla yöneliyor? Örneğin Semih, bir hafta Arif Nihat Asya, bir sonrakinde Nazım Hikmet ve son olarak Necip Fazıl şiirlerini ona oy verenlere teşekkür mahiyetinde, ezberinden bir çırpıda okuyabiliyor? Bir yerlerden öğrenmiş mi dememiz lazım bu 25 yaşındaki genç için? Kolayca cevabı bulunabilecek bir soru değil ne yazık ki.
Ama en azından bize şunu hemen işaret ediyor. ‘Popüler’ olanın arkaplanında hemen her daim kültürel refleksler, siyasî mülahazalar, beşerî çatışmalar ve mücadeleler var. Ve bu ülkede, lâmı cimi yok, sosyopati iş yapıyor!