ELMAS TOPCU
@topcuelmas
Almanya Yeşiller Partisi Eş Genel Başkanı Cem Özdemir’le söyleşimizin ikinci bölümünde Türkiye’yi konuştuk…
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen yıl Köln’deki arenada Almanya Başbakanı Merkel’i yuhalattı diye tepki göstermiş, “Bu çok çirkin bir tavırdır ve hafızalardan silinmeyecektir” dediğiniz için Erdoğan da size, “Sözde Türk” demişti. Yıldızınız niye barışmıyor Erdoğan ve AKP’yle?
AKP ve bilhassa sayın Erdoğan, kazandığı her seçim sonrası iktidara geldikleri ilk dönem verdikleri bütün sözleri unuttu, yaptıkları reformların altını oydu ve ülkeyi Putin tarzı tek adam mantığıyla yönetmeyi tercih etti. Kibrine yenik düşüp çevresindeki en yakınları dahil kimseyi dinlemeyen, hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan, hukukun bağımsızlığını ve basın ve ifade hürriyetini hiçe sayan otoriter bir devlet adamına dönüştü.
Şu an gördüğüm tablo, Türkiye’nin yanlış bir yola girdiği ve AKP’nin giderek ülkeyi bir felakete sürüklediği yönünde. Türkiye, demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, basın ve ifade hürriyeti, din ve inanç hürriyeti alanlarında derin bir çıkmazda.
Bunun da sorumluları, bizatihi sayın Erdoğan ve AKP’nin ta kendisi. Türkiye’yi 12 yıllık iktidarları boyunca giderek polarize ettiler ve gerek bölgedeki komşularından gerekse Batı dünyasından izole etmeyi el birliğiyle başardılar. Bundandır belki eleştiri kaldıramamaları.
AKP hükümeti son yıllarda Almanya’yı sürekli kendisine yönelik komplo üreten bir ülke olarak gösteriyor. Neden Almanya bu kadar hedef seçiliyor sizce?
Bunun tetikleyicisi, Gezi Parkı protestoları oldu. Protestolar başladığında, hükümet olanca gücüyle gösterileri fiziki ve yasal şiddetle bastırmaya çalıştı. Lakin temel hak ve özgürlükleri için sokağa çıkan toplumun her kesiminden insanı susturmak bir yana, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş biçimde birbirine hep uzak durmuş kesimler bile bir anda birbirine kenetlendi.
Tam da bu esnada Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde yeni bir başlık açılması gündemdeydi. Lakin kamusal şiddetin yarattığı etki, Türkiye’ye yönelik siyasi iklimi baştan sona değiştirdi.
Bir de Türkiye kendini sorgulamak yerine hem olayların müsebbibini dışarıda arama kolaycılığına girdi, hem de kendisine bir günah keçisi aradı. En yakın aday olarak da kendisine Almanya’yı gördü.
‘Almanya AKP’yle evcilik oynamaya son vermeli’

Berlin’in Türkiye politikasını nasıl buluyorsunuz? Doğru veya yanlış yaptıkları neler Türkiye konusunda?
Berlin, gerek burada yaşayan Türkiye kökenli nüfusu gücendirmemek, gerekse Türkiye ile olan ekonomik ilişkilere zarar vermemek endişesiyle, Türkiye’de yanlış kesimlere hassasiyet gösterip yanlış yerlerle konuşuyor. Burada takınılması gereken tavır nettir; mevcut hükümet, artık demokrasiyi hiçe sayan, insan haklarını fütursuzca ihlal eden ve bölgesinde huzursuzluk yaratan bir hükümettir. Ve Berlin bu Türkiye’ye karşı ses tonunu değiştirmeli ve AKP ile evcilik oynamaktan vazgeçip modern bir Türkiye özlemi duyan Türkiye halkı ile dayanışma içine girmeli.
Önemli olan, Ankara’daki otoriter rejime rağmen, Türkiye toplumunun demokrasi ve çoğulculuktan yana kesimlerine destek verilmeli, Avrupa Birliği üyeliği kapılarının kapanmadığını açıkça göstermek gerekir. Ankara’daki gelişmeler olumlu yöne evrilmeye başladığında, Ankara’daki reform sürecinin durmasıyla tıkanan müzakerelere tekrar kaldığımız yerden devam edileceği sinyali verilmelidir.
Artık vize zorunluluğunun kaldırılması da şart. En geç, bir sonraki seçimlerden sonra bu saçmalığa son verileceğini umuyorum.
Türkiye’deki basın ve düşünce özgürlüğü konusundaki gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Daha geçen ay aynı günde Twitter, Youtube, Facebook ve Google‘a erişim engellendi. Davalara, yayın yasağı getiriliyor. Bir de Erdoğan’ın açtığı yüzlerce hakaret davası. Zaman zaman Türkiye’ye bakıp endişeleniyor musunuz?
Basın ve ifade özgürlüğü, Türkiye’nin de bizzat taraf olduğu birçok uluslararası sözleşmeyle güvence altına alınmış temel haklar ve demokrasilerin olmazsa olmazlarından.
Son dönemde üzülerek izliyorum, birçok yayın kuruluşu, gazeteci ve basın emekçisi, çoğu zaman meslekleri pahasına gerçekleri dile getirmeye, kamuoyuna doğru bilgi akışı temin etmeye yahut muhalif fikirleri dile getirmeye çalıştıklarında tehdit, gözdağı ve baskılara maruz kalıyor.
Hangi şartta ve hangi dönemde olursa olsun iktidarlara karşı sivil toplumun en büyük silahı, haber alma ve ifade özgürlüğüdür ve ne pahasına olursa olsun onları savunmalı ve arkasında durmalıyız.
Siz Avrupa Parlamentosu milletvekilliği de yaptınız, Brüksel ve Strasbourg’daki işleyişi ve teamülleri biliyorsunuz. AB-Türkiye ilişikilerinde son yıllarda iyice çıkmaza giren ilişkide düğüm çözülür mü?
Gerek Türkiye gerekse Avrupa Birliği birbirinden uzaklaştıkça, her iki taraf da kaybeder. Vazgeçmemek ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği sürecini desteklemek ülke tam da kaosa sürüklenirken hepimiz için çok mühim.
‘AKP’nin önemli başarısı sağlık alanında’
AKP’nin yaptığı ve iyi diyeceğiniz üç adımı sayar mısınız?
Bence ilk dönemlerinde ben de dahil, birçok kesim tarafından açıkça desteklenen reform ve yenilik çabaları söz konusuydu.
Bunlardan biri, Kıbrıslı Rumların beklenmedik şekilde ‘Hayır’ demesiyle başarısızlığa uğrayan, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesine dair yapılan referandum sürecine verdikleri destektir.
Başka bir önemli reform adımı ise PKK ile yürütülen kirli savaşta derin devletçe işlenen ağır insan hakları ihlallerinin açıklığa kavuşturulması ve sorumlularının cezalandırılmasına ilişkin açılan soruşturmalar ve yapılan hukuki düzenlemeler oldu.
Lakin gelinen noktada, bütün bunların barışın tesis edilmesi ve özgürlük alanının genişletilmesine ilişkin samimi niyetler olmayıp daha çok konjonktür gereği girişilen taktiksel manevralar olduğu ortaya çıktı.
Sonra dini azınlıklara vadedilen eşit yurttaşlık hakkı, daha da açık olmak gerekirse gecikmiş hukuki eşitliğin temin edilmesi, hangi din ve inanca sahip olursa olsun bütün bireylerin ibadetlerini rahatça icra etmelerini öngören parti programları ve demokratik açılım projeleri vardı, onlar da kurban edildi. Heybeliada Ruhban Okulu’nun en kısa zamanda açılacağına dair verilen sözlerin tutulmayışı bunun en önemli kanıtı. Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılması bağlamında yürütülen tartışmalar, aksi yöne hizmet etti, din ve inanç özgürlüğü alanlarında takınılan hoşgörüsüzlüğün ve radikalleşmenin açık sembolü oldu.
AKP’nin kesinlikle kırmızı kartı hak ettiği yer ise yıllardır HES’ler, nükleer enerji santralleri, barajlar, 3. havalimanı gibi çılgın projeler tasarlayarak çevreyi yok etmeye yönelik adı konulmamış savaşı. Bütün bu barajlarla tahrip edilen Allianoi antik kenti, Hasankeyf ve Munzur vadisi bunun başta gelen örnekleri. Bu alanda yaptıkları bana geçmişte Sovyetler Birliği’nin, nehirlerin yönlerini değiştirmek suretiyle imza attığı doğa katliamını hatırlatıyor. Onun sonucu da ortada. Sovyetler çoktan dağıldı ancak ülke halen o dönem yapılan ekolojik katliamlarının ceremesini çekiyor.
Üzücü olan ise hükümetler değişebilir, sonradan gelecek iktidarlar belki bazı hataları tersine çevirebilir, ama harika bir doğaya sahip Türkiye’de yapılan çevresel yıkımların maalesef telafisi mümkün olmayacak.
AKP’nin önemli başarısı sağlık alanında verilen hizmetlerin toplumun geniş kesimlerinin faydalanacağı biçimde düzenlenmesi oldu bence.
Muhalefet partileri, sağlık, istihdam ve ekonomi konularında toplumun geniş kesimlerini ikna edemeyip, alternatif programlar sunmadığı sürece, AKP de toplumca kendisine yazılmış açık çeki kullanmaya devam edecektir.
1’nci bölüm: Ermenilerin acısını paylaşmak için insan olmak yeter