Barışın sesi kısık, biraz açalım mı sevgilim?: Suriye İçin Bir Ağıt

 

SEÇİL TÜRKKAN

secilturkkan@gmail.com/@secilturkkan

“Ben bir yerden bir yere gitmek için vizeyle uğraşırken, insanlar istediği her yerden gelip benim ülkem için savaşıyorlar” diyor Maisa Alhafez, ‘Ballad For Syria’ isimli belgeselin bir yerinde. Bu cümle belki de şu anda dünyanın dört bir köşesinde yaşayan mültecilerin hislerine tercüman.

Bağımsız belgesel yönetmeni ve görsel antropolog Eda Elif Tibet’in çektiği belgesel Suriye’deki savaştan kaçıp Türkiye’ye yerleşen Maisa Alhafez’in peşine takılıyor, böylece onun kurduğu İstanbul Çok Sesli Mozaik Korosu’nun hikâyesine odaklanıyor, tek bir karakter üzerinden pek çok hikâyeyi aynı anda izliyoruz.

Yönetmen koltuğuna tek başına Tibet’i oturtmak doğru olmayacak, zira bu belgeseli Alhafez ile birlikte çektiğini söylüyor ve yönetmenliğin bir manada ‘çeken-çekilen’ ilişkisiyle hiyerarşiye dönüştüğünü düşündüğünü anlatıyor. Bu belgesel, ‘barış’ın sesi kısık kalmışken, onun sesinin yükselmesine omuz vermek için bir araç, belki sınırları ortadan kaldırmak için de öyle. Çünkü Türkiye’den bir manada ‘çıkamayan’ Alhafez, filmden sora Schengen vizesi alıp 14 yıldır görmediği büyük aşkının yanına gitme fırsatı bulmuş.

Kanıtların karardığı, ya da biçiminin değiştiği bu zamanda, hislerin neden bir anahtar olabileceğini ortaya koyan ‘Ballad For Syria/Suriye İçin Bir Ağıt’, “Savaş neden bitmedi, neden hâlâ sürüyor?” sorusu için teşvik aracı. Söyleşide ‘bağımsızlık’ olgusu da geniş yer kaplıyor.

Tibet’e göre “Her türlü üretim, sermayeyi kontrol edenin elinden geçiyor”.

Cannes, Berlinale ya da Venedik Film Festivali’ne giden yolu da anlatacak. Belgesel, Aralık 22’de, İstanbul’da yönetmen/lerin katılımıyla Tütün Deposu’nda gösterilecek.

‘Ballad For Syria’ belgeselini nasıl çevirelim Türkçe’ye?

Ağıt olarak çevrilebilir ama başka açıklamaları da var. Kısa hikâyelerin müzikle anlatıldığı şiir gibi bir janra türü, ama daha çok batıda kullanılan bir terim. Bazen filmlerin isimlerine karar verirken net bir sebebi olmayabiliyor, burada da isim daha çok hissiyatla konuldu. Örneğin filmde Aylan Kurdi’nin ölümünü protesto etmek, deniz yollarında olup bitenlere karşı durmak için İstiklâl Caddesi’nde koronun birlikte şarkı söylediği bir sahne var, orada gerçekten yakarış vardır ve beni çok etkiliyor. Baladlar aynı zamanda hüzünlü hikâyeler yani ayrılık üzerine, kavuşamamak üzerine, ama bir yandan umut da barındırıyorlar. Bu da filmimizin ana konusu için uygun olur diye düşündük.

‘Mültecilik tüm sosyal güvenlik alanlarınızın geride kalması demek’

Maisa Alhafez ile çok yakın bir ilişkiniz var gibi gözüküyor, ‘kız kardeş’ olarak tanımlıyorsunuz birbirinizi. Nasıl kurdunuz bu ilişkiyi ve nasıl karar verdin bu hikâyeyi belgesele dönüştürmeye?

İşte bu soruyu o Suriyeli, ben Türkiyeli olmasam sormazdın diye düşünüyorum. Vermek istediğimiz bütün mesaj da bu. Nasyonalitenin ve bir takım arka planların arkadaşlık ya da aile ilişkisi kurmamızda neden bu kadar şaşırtıcı etkisi var? Genelde insanları şaşırtan ve heyecanlandıran ana şeylerden biri de film yönetmeni ve karakterin bu ana ilişkisi oluyor aynı zamanda. Bu durum belgeselcileri de şaşırtıyor. Bu ilişki durumu kafamı kurcalayan bir şey. Çünkü burada ‘Mültecilik, göçmenlik ne demek?’ diye okuduğum, anlamaya çalıştığım kadarıyla; bütün sosyal ağının, tüm sosyal güvenlik alanlarının geride kalması demek, savaş da bunların yok oluşu üzerine. Yani savaşta siz ölmüyorsunuz, birilerinin çocukları, anneleri ölüyor. Geride kalan her zaman onun acısını yaşıyor, yani ailesinden uzakta olmak fikri.

Ev dediğin şey nedir zaten? İnsan sadece toprağını mı özlüyor? Hayır. Kesinlikle ilişkilerini özlüyor. Maisa’nın da koroyla kurmak istediği belki. Biz de o aidiyeti tekrar nasıl kurdukları üzerine sorular soruyoruz, ama bir yandan da aslında ne kadar sıradan bir isteği var bu  insanların, hem de dünyadaki bütün insanların. Herkes bir şekilde bir parçası olmak istiyor dünyanın.

Arkadaşlığımız, hani ilk günden kanı kaynar ya bazen insanların öyle oldu. İlk günden beri şakalı, esprili, benim herhangi bir yakın arkadaşımla aram nasılsa onunla da aynı o şekilde gelişti. Hep her şeyle dalga geçmeli bir ilişkimiz var durumun stresiyle baş etme yollarından biri olarak.

Türkiye’de çok fazla bağımsız iş üretilmiyor, bu sadece belgesel değil sanatın her dalı için geçerli, dolayısıyla böyle bir ortamda, Maisa’nın çıkıp sponsorsuz filan “Ben bir koro kuracağım” demesi bu hikâyeyi çekmek için başlı başına bir gerekçeydi. Üstelik bir iyileştirici gücü var. Sadece yetişkinlerle değil, çocuklarla da yapıyor bu çalışmayı. Neticede sonunda her şeyi sorgular olduk. Sonunda “Biz ne yaptık burada?” diye sorduk. Filmdeki çeken-çekilen ilişkisinin yarattığı o rolleri kabul etmedik, çünkü bunlar her zaman hiyerarşik roller. Daha çok “Dünya nasıl daha güzel bir yer olabilirdi?” sorusunun peşine düştük  Dostlukla, sevgiyle, aşkla, Sevimli bir durum var belgeselde bu kadar ağır bir konu olduğu halde.

‘Büyük prodüksiyonlar değil, yaratıcılık’

İlham veren ve hiyerarşileri sorguladığın bir hikâyeye şahit oluyoruz. Peki nasıl bir süreç geçirdin çekerken? Türkiye’de bağımsız bir belgesel film yönetmeni olarak çalışmak hakikaten çok zor muydu? İnsan Türkiye’de hep zorluklardan bahsederken buluyor kendini. Seni maddi açıdan çok zorlamamış bir belgesel gibi, ya da bütün o zorlukları kolayca aşmışsın gibi hissediyorum.

Doğru hissetmişsin. Ben ilk filmimden bu yana kimseden para istemedim, daha doğrusu istemek istemedim. Bağımsızlığı gerçekten, tam anlamıyla gerçekleştirmek mümkün mü? Bunun için daha yaratıcı olmaya teşvik etmek gerek insanları. Ben çok iyi bir film yapmak ya da kendini kanıtlamak için çok büyük prodüksiyonlara ihtiyacımız olduğunu düşünmedim. İnsanlar şöyle çalışıyor; Bir ekip kuracak, post-prodüksiyonu bulacak vs… Hâlâ böyle bir düzen var. Tamamen gereksiz demiyorum ama bu düzen sektörelseniz lâzım size. Yani meselâ Kapadokya’ya gidip bir haber çekeceksiniz ve sadece 2 gününüz var. Tabii ki ne yapabilirsiniz öyle bir durumda? Ama bizim bağımsız belgeselciliğin kaynağında böyle bir kaygı, böyle bir zaman endişesi yok, endişesi de yok. Bu tamamen amaca bağlı bir şey, benim amacım her zaman aktivizm oldu. Kişiler ve komünitelere bir faydası olmasını düşündüm. Bende para hiç bir zaman mesele haline gelmedi. Bir de kendimi bu konuda mümkün mertebe geliştirmeye çalıştım.

‘Bağımsız filmlerin asıl işi çekildikten sonra başlıyor’

Kurgunu da sen yapıyorsun aynı zamanda…

Evet, hiçbir zaman senaryo üzerinden yazmadım belgeselleri. Benimki daha çok gözlemsel ve sinemaverite tarzı. Takip ettiğim belgeselcilerin de kendi kendine yettiğini görüyorum, ben de kendi kendime yeterli olmaya çalıştım. Tabii ki işbirliği yaptığım arkadaşlarım oluyor. Bir Kapadokya filmimiz var, orada üzüm bağları, uyanış ve güvercinlerle ilgili, daha çok mitolojik bir film üzerine çalıştık. İşte aslında her şey daha çok antikapitalist mücadelenin altında ilerliyor. Konusu çevre hakları ve yerli halklar üzerine. Orada İnanç Tekgüç ile birlikte bir çekim yaptık, biraz daha sinematografik ağırlıklı ve daha çok görsellerin konuştuğu bir şey. Mülteciler ise benim her zaman çok yakın arkadaşlarım oldular ve hep birlikte çekip birlikte yönettik. Örneğin 2015’te Enzo Ikah ile ‘Mülteciyim, İşte Buradayım!’ isimli belgeseli çektiğimizde de yönetmenliği paylaşıyorduk. Birinin hayatını takip ederken neye para harcıyoruz aslında? Onunla gittiğim yerlere gidebilmek, otobüs, taksi parası. Onun dışında benim filmlerimin çoğu sıfır bütçe, bunu açıkça söyleyebilirim. Esas zor olan kısmı bütçeden sonrası. Filmi çekerken bir kameranız, teknik malzemeleriniz olacak elbette vs. ama genel anlamıyla bir derdiniz var ve onu anlatmak istiyorsanız eğer, burada ortak, kolektif bir çalışma devreye giriyor.

Bütün mesele içeriği fark etmek, onu göstermek, ona yönelmek. Bağımsız filmlerin asıl işi  sonrasında desteklenmesi. Çünkü ana akım bir şeyin içinde kendinize yer arıyorsunuz. Bağımsız film festivalleri yok değil ama sadece orayla da sınırlı kalmamak gerekiyor. İstanbul’da benim önümü açan festivallerden biri DOCUMENTARİST oldu.

Bağımsız bir filmin seyri: Öneri mekanizması

Nasıl işliyor bağımlılık ya da bağımsızlık döngüsü?

Her türlü üretim sermayeyi kontrol eden kişilerin elinden geçiyor. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada böyle işliyor. Sizin muhteşem bir filminiz olsun fakat Cannes’da gösterilmesi için  mutlaka ‘o’ esas kişileri tanıyor olmanız ve o kişilerin mutlaka sizi önermesi gerekiyor. Başka türlüsü mümkün değil.

İnanç’la bir proje teklifi geldi bize, İngiltere’de bağlantısı güçlü bir hocamızın önerisiyle. İsviçre’de de insan bilimi alanı çok öncelikli. Çok zengin bir aile aldıkları bütçeyle çevre koruma üzerine çalışmalar yapıyor ve bize “Akdeniz’deki biyoçeşitlilik üzerine bir film yapabilir misiniz?” dediler. Açık bir teklif yani. “Sizin de başınıza Venedik, Berlinale, Cannes’da filmleri gösterilmiş bir yönetmenin mentorlüğünü vereceğiz” dediler. Neden buna ihtiyaç duyduklarını anlamadık, sonra öğrendik ki film o mecralarda gösterilebilsin diyeymiş.

‘Bunlar tek kelimeyle iğrenç’

Sana Türkiye’den hangi çevrelerden geliyor gösterim teklifleri ya da geliyor mu?

Türkiye’de şimdilik festival gösterimlerini bitirdik gibi gözüküyor. DOCUMENTARİST, Kent ve Mimarlık Filmleri Festvali gibi yerlerde gösterildi. Şu anda üniversitelerde gösterim yapıyoruz. Koç, BOUN, Sabancı’ya gitti. Enzo’nun filmi de neredeyse üniversitelerin çoğunda gösterilmişti. Yanı sıra Amerika ve Yeni Zelanda’da üniversitelerde gösterilecek önümüzdeki günlerde, yarın ise Global Göçmen Film Festivali’nde Cenevre’de gösterilecek. Genellikle üniversite gösterimleri var ama önümüzde, çünkü göç konusunu merak ediyor insanlar. Türkiye’de de göç çalışan pek çok kurum var, 2011’den beri Sivil Toplum Kuruluşları sayısında da artış oldu. Bu bir yandan üzücü benim için çünkü o da bir endüstri ve sektör haline geldi. Hatay ve Suriye’de bu konuda çalışan insanın maaşı 3 bin-4 bin avro. Bu tür şeyler beni ve bu konuda kritik yapan pek çok çalışanı geriyor. Onun yerine insanlara hakları teslim edilse mültecilik diye bir etiket olmazdı. İnsanların zaten kimsenin yardımına ihtiyacı yok ki aslında, sen ülkesini harap etmişsin, bırak bari barınma hakkı olsun. Onları verme ve sonra da yardıma muhtaç et, yardım et.  Bütün bunlar tek kelimeyle iğrenç, bunun da bir sektör haline gelmesi, savaşın, yıkımın kendisi büyük bir ticaret kapısı. Bunun içinde olan tüm ülkeler suçlu, hepsi suçlu.

Irkçılık yükselirken dünyadan tepkiler: Siz bizim için ötekisiniz

Ballad For Syria Türkiye dışında nasıl tepkiler alıyor?

Bir koronun bu çabası şu anda İsviçre’den de büyük ilgi görüyor. Yılın başlarında İsviçre BM’ye gittik, orada Transformation Academy’de politikacılar ve sanatçıların hikayelerini anlattığı yerde Maisa’nın hikâyesini kısmen duyma şansları oldu. Maisa’nın bir de kardeşi var İspanya’da onunla da uzun bir süre sonra orada görüşme şansı buldular. Seneye tekrar davet ettiler orada hem film gösterilecek hem de koroyu bir şekilde götürmeye çalışıyoruz.

Film Avrupa’da gösterildiğinde şok etkisi yaratıyor aslında. Geçenlerde Amsterdam’da bir sinema salonunda gösterildi. “Biz Suriyelileri çok öteki olarak görüyoruz, insan gibi değil, bu bana bir tokat oldu” demiş bir adam. “Sizin de bizim gibi bir koro müziği yapmanız, kültür ve zenginliğiniz, doğum günü kutlamanız, bir fark göremiyorum” demiş.

Ben anlamıyorum ve bir fark da göremiyorum, 21’inci yüzyılda Suriyelilere neden böyle bir bakış açısı var. Dünya üzerilerine çökmüş, kaç yıl olmuş savaş başlayalı ve kimse bununla yüzleşmek istemiyor. Bu yüzden bu bir yüzleşme, ayna tutma filmi.

Maisa’ya bir etkisi oldu mu filmin?

Maisa Türkiye’den çıkamazken filmin etkisiyle Şengen vizesi alabiliyor şu an ve Hollanda’ya nişanlısının, en büyük aşkının yanına gidip gelebiliyor. Bu çok nadir olan bir şey çünkü kimse Suriyelilere Schengen vizesi vermiyor, hatta kimse Suriyelilere vize vermiyor.

Biz bir ütopik dünya yaratmadık. Bir film yaptık ve şu anda algıları değiştirmeye başladık. Bunu Türkiye’de yapabilmek de çok önemli çünkü büyük bir Anti-Suriyeli kampanyası başladı. Zaten hep vardı ve gittikçe artan asabiyet, istememe hali göze çarpan. Demek istediğim şey nihayetinde, sevgi çok önemli. Topluluklar birbirinden bu denli nefret ederse ne anlamı kalır yaşamanın? Sizin boğazınızdan geçiyor mu o insanların yaşadıklarını gördükçe yediğiniz yemek? Ya da denizde yüzebiliyor musunuz rahatça?