
ELİF KEY
Oha falan oluyorlardı, atıyorlardı, idare ediyorduk. Ama bu kadar ‘aynen’ fazla geldi. Bir süredir büyük bir grup insan, ‘aynen’leşiyor. Virüs gibi. Geçtiğimiz günlerde bir iletişim profesörü hanım katıldığı 34 dakikalık televizyon programında 2,61 dakikada bir ‘aynen’ diyerek rekoru elinde bulunduruyor.
Bütün bunlar şu demek: Aynen beş harflik bir çukur ve biz artık kendimizi ifade etmek için hiç zahmet etmiyoruz. Nasılsa aynen var. Bir de aynen’in kardeşleri: Dev, net, aşırı, kesin.
Bu beş kardeş sayesinde birbirimizi dinlemesek de, karşımızdaki bize derdini tasasını anlatırken birimiz Candy Crush’ını oynayabilir, diğeri Instagram’da dolaşabilir, öbürü Twitter’a bakabilir. Derdini anlatanın lafı bittiğinde nasılsa ‘Off be abi, dev haklısın, yani net aşırı doğru diyorsun, aynennnn öyle’ desek yetecek.

80’lerin ‘aynen zıvaynen’iyle ‘aynen con vaynen’i ‘Dev, aşırı, net, kesin, kessssin, aynen, aynennnnn, aynenn öyle’ olarak geri döndü. İngilizce konuşan memleketler ‘exactly’, Almanca konuşanlar da ‘genau’nun askerleri, küresel bir dinlememe hali var ama herkes kendi ‘aynen’inden mesul!
TDK’ya göre aynen, bir zarf. Anlamı: Olduğu gibi, hiçbir değişiklik olmadan, aynıyla. Büyük Argo Sözlüğü’ndeki karşılığı da ‘hemen, derhal’ Örnek cümle Hasan Kaçan’dan: ‘Geliyor musun?’ ‘Aynen!’ Twitter Türkiye ekibinden gelen rakamlar ‘aynen’ çukurunda debelendiğimizin resmi. Son bir ayda, sadece ‘aynen’ diye 50 bin tweet atılırken, içinde ‘aynen’ kelimesinin geçtiği tweetler retweetlerle beraber 330 bin!
‘Aynen’ yerine ‘Aynn’ yazma modası münasebetiyle, bu tweetlerin rakamı da 213 bin! Son sekiz yılda ise Türkiye’den internetlere 9 milyon 309 bin 840 aynen’li tweet atılmış! Peki niçin aynenleşiyoruz? Öyküleri, romanları dil üzerine yazılan ve eleştirileriyle tanınan Feyza Hepçilingirler ‘aynen’ciliğin sebeplerini, konuştuğumuz Türkçe’nin değil bizim geriye gittiğimizi anlattı.
Aynen antidepresan gibi
Bütün kelimeleri attık, bir ‘aynen’e mahkum olduk. Sizce bunun sebebi nedir?
‘Aynenci’ kişi, “aynen” demeyecek olsa neler yapmak zorunda kalacaktı? Bütün söylenenleri tek tek tartıp değerlendirecek; kimilerini eleyecek ama kimileri üzerinde ayrıntılı düşünmesi gerektiğini kavrayacak; iletilen görüşlerin hangisine katıldığını, neden katıldığını, hangisine katılmadığını, neden katılmadığını belirleyecek; bunları, varsa kanıtlarıyla teker teker açıklamaya çalışacaktı. “Aynen” onu bu ve buna benzer birçok külfetten kurtarmış olmuyor mu? En başta da düşünmek zorunda kalmaktan kurtarıyor. Başkasının görüşüne, düşüncesine katılmak hem en kolay hem de en tehlikesiz yoldur. Sizinle aynı görüşte olan biriyle çatışmazsınız.
‘Ama’ desek ne olacak?
“Ama” diye söze başlayacak olsanız hemen bir karşı takım kurmuş, onun sözcülüğüne soyunmuş olursunuz. Oysa “aynen” noktadır; ne devama gerek bırakır ne de söylenecek başka herhangi bir söze. Kurtarıcıdır; diyeni, her türlü sözel savunmadan korur. Yatıştırıcıdır; en öfkeli insanı bile sakinleştirir. Diyeceğim, ilaç gibi, antidepresan gibi bir şeydir “aynen”. Söyleyeni ruhsuz, düşüncesiz, muhakeme yeteneğinden yoksun gösterirmiş. Eh, o kadar kusuru da olacak artık.
Gerileyen Türkçe değil biziz
Dev, aşırı, aynen, kesin, net’ gibi kelimeler birbirimizi dinlemediğimizin mi yoksa artık Türkçemizin birbirimize yetmeyecek kadar gerilemesinden mi kaynaklanıyor dersiniz?
“Aynen” ve benzeri onaylayıcı sözcükler nasıl düşünmeyi ve tartışmayı önlüyorsa abartılı sözcükler de karşı taraf üzerinde yıldırıcı bir etki bırakıyor. Birinin “müthiş” dediği şeye siz, “Beş para etmez” diyemezsiniz. Biri o şeyin “kesinlikle” öyle olduğunu bildiriyorsa size pek söz bırakmıyor, karşı çıkışınızı kendi yöntemiyle önlemiş oluyor. Benzer durumlarda hep aynı sözcüklerin kullanılıyor olmasının suçunu Türkçe’nin üzerine atmak da bilinen en kısa, en kestirme yol. Ama bence gerçek öyle değil. Hangi dil kendi kendisini geliştirebilir ki!
Bir dille bilim, felsefe yapmadığınız, düşünce üretmediğiniz, söylenmiş düşünceleri yinelemekten öteye gitmediğiniz sürece o dilin gelişmesi olanaksız. Öyleyse açık konuşalım: Gerileyen Türkçe değil, biziz. Kendimizi ifade derken bile üç-beş sözcükten fazlasını yan yana getiremiyorsak suçu başka yerlerde arama ikiyüzlülüğüne hiç kalkışmayalım.
Sohbet ederken, toplantılarda ‘concern’lerimizi sunuyor, ‘at the of the day’ ‘benefit’lerimize bakarsak ‘win-win’ durumu yaratmaya çalışıyoruz. Bunu başımıza, araya İngilizce kelimeler alarak konuşmayı, plazalar mı açtı?
Bence bu derdi başımıza yabancı dille (ki bu yabancı dil, % 95 İngilizcedir) öğretim yapan üniversitelerimiz açtı. Oralarda görülen eğitim, gençleri kendi öğrenim gördükleri alanlarda en temel terimlerin bile Türkçe’lerini bilmez duruma getirmenin yanı sıra, İngilizce’ye hayran, kendi dilini küçümseyen, küçümsediği o dili konuşanlardan üstün olduğuna inanan, halkına yabancılaşmış insanlar haline getirdi. Yabancı dille eğitim-öğretim gördüğü halde kendi ülkesi ve kültürüyle bağlarını koparmamış gençleri elbette ayrı tutuyorum.
Ancak genel olarak bir yabancı dil, o dilin anayurduna hayranlık uyandırdığı kadar, kendi kültüründen de koparır insanı. İşte böyle, kendi insanına yabancılaşmış, onlara tepeden bakan kişiler plazalarda kendilerine hiç de yabancı gelmeyen yarı İngilizce yarı Türkçe, karma bir dil oluşturdular; o dille konuşup yazmaya başladı. Onlara özenen ama onların bitirdiği okullarda okuyacak kadar şanslı olmayanlar ise özendikleri kişilere benzemenin en kolay yolu olarak Türkçe’nin içindeki İngilizce’yi çoğaltmaya, bunu yapamadıklarında da Türkçe’yi İngilizce’leştirmeye başladı.
Siyasette geçerli olan dil argo bile değil
‘İnş. cnm ya, ateyiz, karşim’ Bunlarla mizah üretir olduk. Türkiye’de mizah bozmaktan mı geçiyor?
Yalnız mizah değil, bütün entel görünme çabaları da Türkçe’yi bozmaktan geçiyor. Herhangi bir Türkçe sözcüğü, dükkânının tabelasına eğip bükmeden, dümdüz yazan birine cahil gözüyle bakıldığı sürece de böyle sürecek gibi görünüyor. Dil üzerinden espri yapmak, mizahın kullandığı yöntemlerden biridir ama mizahın bütün ağırlığını, dili eğip bükmeye dayandırması, aslında mizah gücünün kısıtlı oluşunun da göstergesi sayılmalı.
Siyasetçilerin konuştuğu Türkçe nasıl bir Türkçe?
Siyaset arenasında şu anda en geçerli olan dil, argo denmesini bile hak etmeyen bir küfür dili. Neyse ki Türkçe küfür bakımından epeyce zengin bir dil olduğu için siyasetçilerimizin küfretme ihtiyacını fazlasıyla karşılayabiliyor. Kısa süre önce yaşadığımız seçim döneminde edilen laflar alt alta dizilse “Türkçede hakaret, kavga, küfür sözleri” başlıklı bir doktora tezine epeyce malzeme çıkaracak bir birikim elde edilebilir.
Siyasiler sürekli bir horoz dövüşü hali içindeler. En iri horozun efelenmelerine karşılık vermeye çalışan öteki horozlar yaygaralarıyla ortalığı toza dumana boğmakta. Bülent Ecevit’in Türkçe duyarlılığına, özenine, Ahmet Necdet Sezer’in Türkçe’ye gösterdiği saygıya hasret kalmış durumdayız. Recep Tayyip Erdoğan, Arapça uğruna Türkçe’yi gözünü kırpmadan üç kuruşa satar.
Muhalefetin iki liderinin zihnimde oluşturdukları fotoğraflar ise şöyle: Kılıçdaroğlu, ringin öteki ucundaki boksöre havayı döven yumruklar sallamakta, Bahçeli de danışmanlarının yazdığı nutukları kürsülerden boyun damarlarını parmak kalınlığında şişirerek okumakta.
Yeni dilimiz: ‘Türkilizce’
Türkçe bu haliyle bugün nece?
Şu anda Türkçe, Osmanlıca’nın oluşum aşamalarına çok benzeyen bir dönemden geçiyor. İçinde çok fazla Arapça-Farsça sözcük bulunan Osmanlıca gibi, bugün de içinde çok miktarda Fransızca ve İngilizce bulunan bir Türkçe yerleşiyor. Bu Türkçe ileride hangi adla anılır, bilemem ama ben bu yeni, yapay dile ‘Türkilizce‘ adını yakıştırıyorum.
Türkçe konuşmak isteyenlere ne önerirsiniz?
Türkçe konuşmalarını. Üç-beş sözcükte bir İngilizce-Fransızca kullanarak kendilerini olmadıkları biri gibi göstermeye çalışmak yerine, açık, sade, net, anlaşılır Türkçe’lerini kullanmalarını… Başka bir deyişle, az önce dediğim gibi, Türkçe konuşurken Türkçe konuşmalarını…