Yasaklar geçidinde tarih
Y

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

C. HAKKI ZARİÇ

@chzaric

“Yassah hemşerim!” sözünü ilk duyduğumda önce şaşırdım. Bu sözün romanlarda, öykülerde ve filmlerde geçtiğini zannediyordum. Kurmacanın tatlı bir latifesi sanıyordum. Orhan Kemal’e aşk olsun, diye geçirdim içimden. Ben daha bu ‘yassah’ı atlatıp sindiremeden “Burada soruları ben sorarım!”ın ünlemi de yüzümde şakıdığında, kurgudan gerçeğe dönmem gerektiğini anlayıp mahcup oldum. 

Hayatın bir zamanını ‘yassah’larla geçirmiş insanlar olarak geçmişle şimdiki zamanı kıyaslayıp derin nefes alabiliyoruz; neyse ki eski Türkiye’de değiliz ve neyse ki bütün kurumlar demokrasi aşkıyla insan için çalışır vaziyette. Mesela artık Kartalkaya yangınına ilişkin konuşmuyorsak bu bizim unutkanlığımızdan ileri geliyor; değilse bunu konuşmamızı yasaklayan bir madde ya da teamül yok gündemde…

İşte bunları düşünürken eski yazılarımdan birini ısıtıp yaşadığımız ülkenin ve zamanın ne kadar da tuhaf olmadığını anlatmaya çalışacağım tekrarla. 

4’üncü Murad ve tütün yasağı üzerine durmayacağım. Şeyhülislam Ahîzâde Hüseyin Efendi tütün içenlerin katlinin vacip olduğunun fetvasını da vermişti ya bu bizim meselemiz değil şimdilik. Her cuma dinlediğimiz garip fetvalar üzerine ne diyelim, hangisine söz yetiştirelim?

Başka bir yerden başlamak başlamak lazım da nereden? Roman vatandaşlarımızdan başlayalım. ‘Çingene’ demek o zaman yasak olmadığı için yazıda ‘çingene’ sözcüğünü kullanacağım. Affola.

Ata binmenin fesat yanı

Çingenelerin yola çıkıp fesat ve şenaat işlediği düşünülmüş. Ne fena. Ata binmeleri yasaklanmış, 1595 yılı hey gidi.

Önce İstanbul il sınırları içinde sınırlı kalmış olsa da zamanla bütün Rumeli’ye yayılmış bu yasak. Kötülükten kendini ve insanlarını korumak isteyen saray yönetimi, bu fesat işlerine de el atmış ve ata binmesini yasaklamış çingenelerin, lüzum görmeleri halinde eşeğe ya da arabaya binmelerine izin verilmiş ancak… Buna muhalif hareket edecek kimse olursa da siyaset edileceği ilan edilmiş. Ata bindin kelle gitti.

Hamamda çıngırak sesi

Düşün ki başka insanların içinde ve hamamdasın. Terlik ve peştamal, hamam tası, sabun, lif falan filan işte, başka ne olacak. Devletimiz Müslüman olanla olmayanı hamamda ayırt etmek istemiş, olanla olmayan aynı hamamı kullanıp gusl edeceğine göre bunları ayırt edilmesinde fayda görmüştür. Müslüman olmayanlar hamamda nalın giymekten men edilmiştir.

İyi ama bir Müslüman kişi de hamamda nalın giymek istemeyebilir, nasıl olacak? Üst akıl o zaman da işin içine girmiş ve Müslüman olmayanlara verilecek peştamale bir demir halka takılması münasip görülmüştür. 18’inci yüzyıl başlarında 3’üncü Ahmet döneminin tanınmış veziri Kalaylıkoz Ahmet Paşa nalın ve halkayı yeterli görmemiş ve Müslüman olmayanların peştamaline bir de çıngırak bağlatmıştır.

Bu mevzuyu geçerken bir mim koyalım: Patrona Halil isyanından sonra İstanbul’daki hamamlarda 1918’e kadar işe Arnavut tellak alınmamış. Tellak olarak çalışan Arnavutların da kayıt defterinde adının altına kırmızı mürekkeple ‘Arnavuddur’ diye şerh düşülmüştür. 

Fener mi kelle mi

Tanıdık bir yasak var sırada. Bu yasakların başını her zaman İstanbul çekiyor. Sarayı rahatsız eden her şey için bir yasak getiriliyor. Dedikodunun önünü kesmek, anarşiyi önlemek, kopuk takımının kötülüklerinden halkı korumak, zinayı engellemek ve daha ne bileyim say sayabildiğin kadar. Buna ayak takımının huzursuzluğunu ve isyanını da ekleyince yasaklamayıp ne yapacaksın. 

Yatsı ezanından sonra sokağa fenersiz çıkmak yasaklanmıştır efendim. 4’üncü Murad zamanında yürürlükte olan bu yasağa uymadığı düşünülen yaklaşık 10 bin insanın kellesinden sorumlu değildir kimse. Avam böyle korkutulmuş, karanlığa hapsedilerek ev içlerinden çıkmaması, çıkacak olursa da fenere yapışması tembihlenmiştir.

Hocapaşa Camii imamının oğlu yatsı namazından sonra camiyi kapatıp az ilerideki evine doğru giderken civarda dolaşan Sultan Murad’a rastlamış. Genç adamın yolunu kesen sultan “Sen benim yasağımı işitmedin mi?” diye paylamış genci… Durumu anlatmayı, şuracıktaki evine gitmeye çalıştığını, camiden çıktığını söyleyecek olmuş imamın oğlu ama nafile. Kelle gitti. Çünkü fener yok. Yeşil kaftanıyla bir genç adam, kelle bir yanda beden bir yanda sokak ortasında. Haydi yeniçeriler ve sipahiler haydi, titreyip kendinize gelin.

Kaymakçı dükkânına giren kadının vay haline

Zamanın o yakasında kadınlara mesire, ‘açık saçık giyinme‘, erkeklerle aynı kayığa binme yasaklanmış vs. ama ‘kaymakçı dükkânı’na girme diye bir yasak var ki konu edilmeye değer.

Bildiğiniz gibi Eyüp bir zamanlar kaymağıyla meşhur bir semtimizdi, hal böyle olunca kaymakçılarıyla da meşhur olması anlaşılabilir. 16’ncı yüzyılda türbe ziyareti adı altında Eyüp’ü ziyaret eden bazı kadınların, bir kaymakçı dükkânında gelip önceden anlaştığı adamlarla uygunsuz ilişkiye girmek için buluştuğu ihbar edildi. Eyüp kadısına 1573’te gönderilen bir fermanla buyruldu ki: “… kadınlar kaymakçı dükkânına gitmeyecektir, gelen kadınların dükkâna alınmamasını dükkân sahiplerine şiddetle tembih et, tembihini dinlemeyen ve dükkânına kadın müşteri alan dükkân sahibini muhkem cezalandır.”

Kim bilir ne kadar sürdü bu yasak…

Zam değil fiyat ayarlaması

Hamdolsun enflasyonla mücadelede her geçen gün tek rakamlı haneye yaklaşıp Türk Lirası’nın değerine değer katarken geçim sıkıntısı çektiğimizi ve alım gücümüzün düştüğünü de dile getirir gibi oluyoruz. Arada kendine mikrofon uzatılan emekliler özellikle geçinemediğinden ve maaşlarıyla fiyatlar arasındaki uçurumdan bahsediyor. Buna da çare bulunmuş. 

‘Zam’ yerine ‘fiyat ayarlaması’ gibi bir şey değil midir, kahvede ‘siyasetten bahsetmek’ yerine ‘devlet sohbeti’ yapılması?

Alemdar Mustafa Paşa, taht kavgalarının en gözde veziri, yeniçeriye diz çöktüren adam. Kahvelerde ‘devlet sohbeti‘ni de yasaklamış, buna göre muhtelif cezalar uygun görmüştür. Sürmüştür bu yasak. Sürecektir. “Devlet sohbeti yasağının pek insafsız ve kanlı bir şekil aldığı zaman ise II. Mahmud’un mutemedi ve gözdesi meşhur Halet Efendi’nin ikbal devridir. O devirde hükümetin siyasetini tenkit şöyle dursun, Halet Efendi ile yâranının hakkında küçük bir söz söylemek, hatta imada bulunmak, hatta isimlerini ağıza almak, en hafifinden sürgün edilemek için kafiydi”.

Durum bu olunca idamları okurun hayal gücüne bırakmak en iyisi.

Kamuda israf olur mu?

Geçenlerde bir haber yayımlandı. ‘Kamuda makam aracı’ sayısı 130 binmiş.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi konuyu ve rakamı ciddiye alıp açıklama yayınladı. Anadolu Ajansı da bir haber yaparak dezenformasyonla mücadele için gerekli tedbirleri aldı. İlgili mücadele merkezinin X hesabından yapılan paylaşımda, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre merkezi yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin kullanımında toplam 119 bin 752 adet taşıt varmış. Bu taşıtların çoğu da kamu hizmetlerinin etkin ve kesintisiz biçimde yürütülmesine tahsis edilmiş hizmet araçları olduğu da özellikle vurgulanarak çeşitli rakamlar sıralandı. Açıklamaya şuradan ulaşabilirisiniz.

İtibardan tasarruf olup olmayacağı değil zaten bizim meselemiz. Evvel zaman içinde yapılan tasarrufa bir fikir vermesi ve örnek olması için aşağıda aktarıyorum.

1821’de çıkmış ama düşünüldüğü gibi hayata geçirilemeyen bir başka yasak da israf yasağıdır. Saray eşrafı fiyakalı hayatı o kadar abartıp aralarında yarışı o kadar büyüttü ki iş çığrından çıktı. Lüks ve israf dillere destan oldu. Yemek masalarındaki onlarca çeşit, masanın etrafındaki yüzlerce dalkavuk, ustanın mahareti, adı duyulmamış bitkilerden yapılmış şerbetler…

Halet Efendi iftar verdiğinde konağın içinde yer bulunmaz bahçeye de masalar konulurdu… Halk ne yapsın? Bunu konuşmak bile yasak ama fısıltı dolaşır dilden dile. Huzursuzluk çoğalır… Onun da kolayı var. Eline yapışacak değil ya, israfı önlemek için bir ferman çıkarılır. Haa, bunun sarayı bağladığını sanmayın, halka israfı yasaklayan bir fermandır bu. Beş türden yedi türe kadar yemek pişirilebilir evlerde artık, yedi türden fazla yemek pişirmek yasaktır.

Bir kısmını bildiğim bir kısmını ilk defa okuduğum bu yasaklara tanık olunca şimdiki zamanı anlamak için yardımcı olacağını düşündüğüm silsileyi tekrar aktarmak istedim. Bütün bunlar elbette benim maharetim değil, Reşat Ekren Koçu’nun, Haşmetli Yosmalar/ Osmanlı Tarihinde Yasaklar kitabından aldım tümünü, alıntılar hariç değil.