FREDERIKE GEERDINK
‘Dönüyor musun gerçekten? Sana açılan davada mahkemeye çıkacaksın öyle mi?’
Geçen hafta Hollanda’da memleketimdeydim. O kadar çok insan bu soruları sordu ki bana… Gerçi kimse telaffuz etmedi ama herhalde kafayı sıyırdığımı düşünüyorlar. Hiç de değil. Bir tercih yaptım ve sonuçlarıyla karşı karşıyayım.
Aklımın ucundan geçmezdi
Terörle mücadele polisinin (TEM) bir gün Türkiye’de görevli bir yabancı gazetecinin kapısını çalıp evini arayacağı, sonra da o gazeteciyi gözaltına alacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama oldu, 6 Ocak’ta benim başıma geldi bu.
Daha birkaç gün önce bir resmi yetkili Diyarbakır’da beni buyur etmiş, 1990’ların geride kaldığını, her gazetecinin gerek Diyarbakır’da gerekse bölgede çalışmakta özgür olduğunu söylemişti.
O gün TEM’cileri karşımda görünce bu sözler geldi aklıma.
Polislerden biri çekim yapmaya başladı hemen. O videonun ilk anlarını görmeye can atıyorum. Ağzım bir karış, gözlerim faltaşı gibi açılmış halimi…
Şaşkınlığım geçince gazeteciliğim geldi aklıma. ‘Terör örgüt propagandası’ yapılan bir evin aranışını şu hayatta kaç kere izleyebilirsiniz ki… Kapıya yaslanıp ‘delil’ olarak neyi çektiklerini seyre koyuldum. Susan Meiselas’ın ‘Tarihin Gölgesindeki Kürdistan’ adlı kitabındaki muhteşem fotoğrafları filme aldıklarını hatırlıyorum mesela…
Türkiye’nin geldiği nokta
Ertesi gün kendimi şöyle düşünürken buldum: Demek Türkiye’nin yeniden geldiği nokta bu. Türkiye’de yabancı gazeteciler en son 1990’larda soruşturmaya uğramıştı ne de olsa.
Çok geçmeden kanıksadım olup biteni. O yüzden şubat ayında hakkımda dava açıldığını öğrenince şok geçirmedim. Tipik Türkiye işte… Bugün ‘Hayatta olmaz’ dediğin şey yarın oluveriyor, bir hafta sonra da rutine biniyor. Kafayı sıyırmamak için bu hıza alışmanız lazım bu ülkede.
Bana güldüler
Hakimin karşısına çıkmanın bana doğal gelmesinin nedenlerinden biri de bu.
Sağolsun Kürtler yardım ediyor bana. Ne de olsa devletin kimliklerini inkar edip baskılamasıyla baş etmenin yollarından birini işi mizaha vurmakta bulmuşlar. Bunu avukatıma vekalet vermek için notere gittiğimde bir kez daha fark ettim. Biri niye avukat tuttuğumu sordu. Ben de devletin beni terörist bir örgütün propagandasını yapmakla suçladığını söyledim. Adam gülmeye başladı. ‘Bizim örgütün mü?’ dedi. ‘Sizin örgütün’ dedim. Diğerlerine de aktardı söylediklerimi. Onlar da güldü. Bana değil, durumun saçmalığına gülüyorlardı. Bana çay ısmarlayıp şans dilediler.
Bu ortam, mahkemelik olmanın ağırlığını hafifletiyor biraz. Hollanda’da çoğu insan böyle bir hafiflik hissetmez. Çünkü hiç böyle bir durumla karşılaşmazlar. Ne de olsa hemen her hafta insanların saçma nedenlerle gözaltına alındığı bir ülkede yaşamıyorlar. Bu açıdan Hollanda’dan bakıldığında türümün tek örneğiyim belki ama Kürdistan’da sıradan biriyim.
Kutuplaşmanın bir parçası haline getirildim
Ama hakimin karşısına çıkmamın daha ilkesel bir nedeni var. O da yaptığım iş. Savcının yazılarımdan derlediği seçilmiş cümlelerle oluşturduğu dosyanın ve bu cümleleri PKK propagandası olarak oturttuğu çerçevenin benim yaptığım işle hiçbir alakası yok.
Olan biten şu: Türkiye’de Kürt sorununun yol açtığı derin kutuplaşmanın bir parçası haline getirildim.
İki gruba da ait değilim
Siyah beyaz bir tablo bu: Bir yanda Kürt hareketini terörist ve bölücü olarak görenler var, öte yanda da körü körüne PKK’nin kuyruğuna takılmış gidenler.
Ben iki gruba da ait değilim. Kürt hareketinin amaçlarını destekliyorum. Sonuçta Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası sözleşmelerde de yer alan kendi kaderini tayin hakkına denk geliyor bu amaçlar.
Dahası, bir gazeteci olarak, Kürtlerin bu hakkı nasıl biçimlendirmek istediğini, taleplerine ulaşmak için neler yaptıklarını, devletle nasıl müzakere ettiklerini izlemek ve tüm bunları onların perspektifinden yazmak benim görevim.
Mücadelenin bir parçası değilim
Ayırca Kürdistan’da yaşamak bölgede olup bitenleri daha derinlemesine anlama imkanı tanıyor ama bu benim, mücadelenin bir parçası olduğum anlamına gelmez. Yazıp çizdiklerim Kürtlerin sesinin duyulmasına küçük bir katkı yapıyordur belki ama bu benim işimin bir yan etkisi sadece, amacı değil kesinlikle.
Gelgelelim devlet beni tarafsız bir yabancı, duyarlı bir gazeteci olarak görmüyor. Devletin en iyi bildiği taktik bu: İnsanların kimliğini inkar et ve kendi ihtiyacına göre biçimlendir.
Razı değilim
Ama ben buna razı değilim. Evet savcının derlediği cümlelerin tamamı bana ait, inkar edecek değilim. Ama bağlamından koparılmak suretiyle o kelimelerden, o cümlelerden çıkarılan sonucu reddediyorum. O cümlelerin her birini ince eleyip sık dokuyarak yazdım.
Evet devleti eleştirdim, ama PKK’yi ve Kürt politikacıları da eleştirdim. Türkiye’nin en yakıcı sorunu hakkında haber, analiz ve yorumlar yazmak için onca çaba harcadım. Ne yani şimdi mahkemeye gitmeyip devletin bu çabayı hiçe saymasına ses çıkarmayayım mı? Hayatta olmaz.