Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Mubi’de izlenebilen muhteşem ve ibretlik dizi “Mussolini: Yüzyılın Oğlu”nda, bu minvalde bir tirat attıktan sonra, “faşizm”e adını veren “Duce” zor durumdaki bir başbakan olarak parlamentoya gider ve meydan okur. Zor durum, “faşist şiddet”in onca kıyımdan sonra bir de sosyalist ve anti faşist liderlerden Matteotti’yi öldürmesi, araziye gömmesi, neden sonra cesedin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır. Cinayeti işleyen faşist çete de yakalanmıştır. Çünkü henüz polise tam hakim değildir Duce. Kral da artık ona tavır almaktadır.
Meclis’te ünlü 3 Ocak 1925 konuşmasını yapar ve kabaca şöyle der: “İşte 47’inci madde. İçinizden tek bir kişi bile isterse, ben ve bakanlarım yargılanır. Tek bir parmak bile kalksa.”
O “tek parmak” kalkmaz. Faşizmin ilerleyişinde bir dönüm noktası “Roma’ya Yürüyüş” ise, bir diğeri seçimle iktidara gelebilmesi ise, esas dönüm noktası bu olur: Muhalefetten tek bir parmak bile kalkmaz!
Ama işte mesele o “tek parmak” ya da parmaklar olur bir gün. Parlamentoda, seçimlerde, demokratik mekanizmaların inatla işleyebilmesinde, itirazın niteliğinde, itirazın yaygınlığında, itirazın bütünleşebilmesinde.
O yüzden, dünyanın her köşesinde “otoriterlik” artarken “büyüyen itiraz” da geri kalanlara umut verebiliyor.
Sözde “güvenlik devleti” kuranların veya bunu iddia edenlerin elinde, halktan insanların ne geçim, ne gündelik güvenliği mümkün olur oysa.
O yüzden, bazen o “tek parmak” bir dönüm noktasıdır. Bazen on parmak. Bazen bir el, bazen el ele vermek. Bazen bir yürek, bazen “tek yürek!” Canınız neresinden acıyorsa, canı acıyan başkalarını da görerek.