
Dr. FEYZA BAYRAKTAR
@FeyzaBayraktar_
info@feyzabayraktar.com
Eylül geldi. Okullar açıldı. Yaz mevsimini geride bıraktık. Deniz tatillerimizi hemen hepimiz yaptık ve rutine döndük. Bazılarımız bu sene tatillerini- alım gücünün düşmesinden dolayı- akrabalarının yazlıklarında ya da birkaç aile birleşip kiraladıkları yazlık evlerde geçirdi. Geçen senelerde yazları iki, üç kere tatile gidenler bu sene tek tatille yetinmek durumunda kaldı. Ekonomik koşullardan dolayı- ne yazık ki -tatile gidemeyen de bir çok kişi oldu.
Hesap kitap yapmak zorunda kalmak
Turist iyidir, döviz getirir, ekonomiye katkı sağlar. Bunu hepimiz çocukluğumuzdan beri biliyoruz. Yalnız, bir çok tatil beldesinde ücretlerin döviz kuru üzerinden belirlenmesi, Türk Lirası kazanan ülkem insanını da kendi ülkesinde rahat rahat tatil yapamaz hale getirip- doğal olarak- mutsuz etti. Dünyanın en güzel yerleri arasında sayılabilecek sahillere, tesislere sahip ülkemizin, tatil yapma amacıyla bir çok farklı ülkeden gelen insana ev sahipliği yapması oldukça gurur verici. Öte taraftan, güney sahillerinden bazılarında tek top dondurmanın 5 Euro olmasının -ki bizzat şahit oldum- yarattığı soğuk duş etkisi- ne yazık ki- güneşin altında su içme ihtiyacını karşılamıyor ve benzer şekilde her şeyin çok pahalı olması, insanın tatil boyunca sürekli yediğinin içtiğinin hesabını yapmasına sebep olup, tatil keyfine gölge düşürebiliyor.
Pasif direnişte kalmak mutsuz ediyor
Eminim bir çoğumuz, tatil yapmaya, rahatlamaya mı geldik yoksa yine hesap kitapla uğraşmak zorunda kalıp daha da gerilmeye mi diye düşünmüştür sayılı tatil günlerinde. İnsanın bir sene boyunca çalışıp çırpınıp istediği gibi bir tatil yapamaması oldukça asap bozucu.
Hep mi pahalılıktan konuşacağız? Hep mi moralimiz bozulacak? Hayatta konuşacak başka şeyler yok mu? diye isyan edebilirsiniz ki bu oldukça yerinde olur. Yalnız, insanların alışık olduğu hayat standardından başka bir standarda adapte olmaya çalışması da kolay değil. Hiç kimse bundan etkilenmiyor, herkes çok mutlu, paranın ne önemi var mühim olan insanlık demek kulağa hoş geliyor ama gerçekçi olmak gerekirse alım gücünün düşmesi, bir çoğumuzun duygu durumunu da olumsuz yönde etkiliyor. Sonuçta, yaşadığımız çevre bizi etkilemiyor diyebilir miyiz? Başkaları mutsuzken ‘insan’ ne kadar huzurlu olabilir? Tüm bunları yok sayarsak üzerimize neşe yağacaksa yok sayalım ama ortada bir gerçek varsa, biz ona baksak da bakmasak da o gerçek oradadır. Öte taraftan, var olan gerçeği o an için değiştiremesek de o gerçeğe bakış açımızı değiştirebiliriz. Sonuçta, sürekli şikayet etmenin yani pasif direnişte kalmanın, kendi kendimizi mutsuz etmekten başka bir işe yaramadığını defalarca kez deneyimledik.
Ekonomik problemler dışında, hepimizin yaşamlarında bireysel sıkıntıları var. Bu sıkıntıları yönetebilmek için genel duygu durumumuzu olumlu yönde etkileyecek, yani kendimize iyi gelecek bir şeyler yapmamız gerekiyor. İnsanın kendisine iyi gelecek şeyler yapması da her zaman bedava olmayabiliyor. Bu demek değil ki iyi hissetmek için lüks tüketim şart. Sonuçta, hepimizin bildiği gibi hayata mutsuzlukla bağlanmayı adet edinmiş bir insan, her koşulda kendisini mutsuz edecek bir şeyler bulur. Kim olursa olsun, hiç kimse ölene kadar sürekli mutlu ve huzurlu hissedemez belki ama her insan – eğer isterse- hayatın karanlığında bir kibrit çakıp, onun ışığından beslenebilme becerisi kazanabilir.
Tatil performansı
Öncelikle hayatı kendimize zehir etmemeye çalışarak işe başlayabiliriz. Hem bireysel problemlerimizle uğraşırken hem de ekonomik koşulların hayatı daha zorlaştırması yetmezmiş gibi kendi hayatımızı kendimize daha da zor hale getirebiliyoruz. Zihnimizde ‘meli’ ‘malı’lardan inşa ettiğimiz sosyal konutların içinde sıkışmış yaşarken, başka bir gerçekliğin var olmadığına inanıyoruz. Onaylanma ve kabul görme arzusu, günlük rutinimizin her alanını zehirli bir sarmaşık gibi sarıp, bir şekilde bizi köşeye sıkıştırıveriyor. Böylece, sadece tek bir noktaya bakıyor ve onu tek gerçek olarak varsayıp, ona göre yaşıyoruz. Hayatın her dakikasında- hatta eğlenmek ve dinlenmek için kendimize ayırdığımız zaman diliminde bile-bir performans sergilememiz gerektiğine inanıyoruz.
“En iyi tatil nasıl yapılır?” ya da “en iyi nasıl dinlenilir?” başlıklı bir talimatname varmış da ona harfiyen uymazsak yeterince eğlenemeyecekmişiz ya da dinlenemeyecekmişiz gibi bir yanılgıya kapılabiliyoruz. Sonuç olarak, eğlenmek ve dinlenmek bile kabul görme ve onaylanma arzusuyla çıktığımız sahnede, performans kaygısının kurbanı olabiliyor.
Örneğin; tatilden döndünüz ve tanıdığınız birisiyle karşılaşıp sohbet etmeye başladınız. Eğer yeterince bronzlaşmamışsanız- ki yeterince nedir bir standardı yok- “e hiç yanmamışsın sen?” ya da “bacakların az yanmış, bacaklarını da verseydin ya biraz güneşe” yorumu ile karşılaşabilirsiniz. Tatil öncesi kumsalda mayoyla daha fit gözükmek adına yediğine içtiğine dikkat et, tatil süresince simetrik ve yeterince bronzlaşmaya çabala, maddi olarak çok açılmamaya çalışırken aynı zamanda her dakikayı en verimli şekilde değerlendirme telaşına düş derken tatil beldesinde miyiz yoksa asker ocağında mı anlamadan zamanı geçirebiliyoruz.
Bir de tüm bunlarla boğuşurken, her gün onlarca fotoğraf çekme, içlerinden iyi olanları seçme ve üzerinde oynayıp sosyal medyada paylaşma görevini yerine getirmeye çalışıyoruz. Lokantada yemek yerken çekilecek bir fotoğraf için dakikalar harcamak, önündeki tabağın açısını ayarlarken kadrajdan alışveriş poşetini çekmek, farklı ışık ve açılardan en iyi gözüktüğün kareyi bulmaya çalışmak derken insanlara ne kadar keyifli olduğunu kanıtlamaya çalışmak eziyetin ta kendisi haline gelebiliyor. İnsanların sosyal medyada fotoğraf paylaşıp, beğeni alması her ne kadar onlara haz verse bile, bu da kendi başına bir performans gerektiriyor ve anı ölümsüzleştirmek yerine, o anı öldürmüş oluyor.
Sanki her an bir cinayet işlenebilir ve kişi bu olayla hiçbir ilgisi olmadığını kanıtlamaya ihtiyaç duyabilir gibi her dakikasını fotoğraf olarak – sonradan paylaşılmak üzere- telefonda saklama gereksinimi duyabiliyor ki, bu da yeni çağın ‘meli’ ‘malı’ listesinin en başlarında yer alıyor. Fotoğraf çekilmeli; bu yüzden de en son çıkan telefon – ne pahasına olursa olsun- mutlaka satın alınmalı gibi..
Sana ne iyi geliyorsa onu yap!
Tatilde harcadığın parayı mı düşüneceksin yoksa sahilde mayo ya da bikiniyle nasıl gözüktüğünü mü? Ne kadar yiyip kilo aldığını mı düşüneceksin yoksa döndüğün zaman o kiloyu nasıl vereceğini mi? Yeterince ve simetrik bronzlaşıp bronzlaşmadığını mı düşüneceksin yoksa tüm bu süreçte aslında ne kadar keyifli olduğunu insanlara kanıtlamak için yeterince fotoğraf çekip çekmediğini mi? Hangi birini düşüneceksin?!
Tüm bunları olması gerektiği gibi yaptığına inandığın zaman gerçekten sana iyi gelecek mi? Bu iyi gelme hali, bir görevi tamamlamanın rahatlaması mı olacak yoksa gerçekten keyif aldığın bir şey mi yapmış olacaksın?
Bir çok şeyi -ekonomik koşullardan dolayı- yapamadığımız bir gerçek. Bu da bizi mutsuz ediyor. Diğer taraftan, maddi koşullardan bağımsız kendi hayatımızı başkalarının kopyala yapıştır hayatlarına benzeştirmeye çalışırken, kendimizi ve gerçekten neden keyif aldığımızı göz ardı edebiliyoruz. Bir çok kişi evde hiçbir şey yapmadan, öylece oturmayı keyifli bulabilir ama dışarıda olmak hayatın içinde olmakla özdeşleştirildiği için evde keyifle de olsa oturmak, yeterince kabul görmüyor. Böylece, “Acaba bende mi bir problem var?” diye sorgulayan bir çok insan kendisine neyin iyi geleceğini başkalarına bakarak bulmaya çalışıyor. Sonuç olarak da kendisini ait hissetmediği bir hayatın içinde kendisine yabancı yaşayıp gidiyor.
Eğlenmek ve dinlenmek, duygu durumumuzu olumlu yönde etkiler. Yalnız, nasıl eğleneceğinize ya da dinleneceğinize kendiniz karar verin. Unutmayın; başkaları için ‘yeterince iyi olmayan’ size çok iyi gelebilir.