Neredeyse 20 yıl önce, o sırada Bilgi Üniversitesi’nde ders veren emekli büyükelçi Aydın Alacakaptan, Musul meselesinden bahsettiği bir sohbette, müzakereler sırasında İngilizlerin Türkiye’yi İstanbul’u bombalamakla tehdit ettiklerini söylemişti. Musul meselesinin Lozan’da çözülmemesinin nasıl itirazlara yol açtığı zaten iyi bilinir. Sonunda bu Osmanlı vilayetinin her türlü desise sonucu İngiltere’nin mandası olan Irak’a katılması, Süleyman Demirel’in yıllarca tekrarladığı gibi Meclis’te çok gözyaşı akmasına yol açmıştı.
Dolayısıyla Musul vilayeti toplumsal ortak bilinçte zaten Türkiye’ye ait olması gereken bir yer gibi düşünüldü hep.
Irak rejimi İran kuklası olarak değerlendiriliyor ve Başika’daki TSK varlığına itirazın Tahran’ın ve ABD’nin baskıları sonucu yapıldığı düşünülüyor.
Türkiye’nin oradaki askeri mevcudiyetini bitirmek istememesinin nedenlerinden biri, Musul’un geleceği üzerinde söz sahibi olmak. Ankara’nın bir başka hedefiyse PKK üzerinde baskı kurabilmek, Sincar bölgesinde örgütün askeri varlığını dengelemek. Reelpolitik açısından bunu anlamak zor değil.
Ne var ki bu hedeflere varabilmek için kullanılan dilin, Suriye’de Türkiye’yi kötü bir batağa çekmiş mezhepçi tutumun yeniden canlandırılmasının Türkiye’nin bekasına, huzuruna ve refahına ne ölçüde katkıda bulunacağını da iyi düşünmek gerekir.