Bugün Sincan Cezaevi’ndeydim. “Ailem Güvende” adı verilen operasyon kapsamında tutuklanan sekiz arkadaşımızı ziyaret ettim: Janset, Umut, Metin, Baran, Tuğba, Nedime, Burçin ve Selin.
Her cezaevi başka bir dünya. Gezi tutuklularının deneyimi başka, Kobani davasından tutuklananlarınki başka, LGBTİ+’larınki bambaşka. Bu dünyaları birbirine benzetmek, aralarındaki farkları silmek olur. Ama her birinde insanın özgürlüğüyle, onuruyla, bedeniyle ve hayatını kurma hakkıyla ilgili ortak bir mesele var.
Bugün sekiz kişiyle görüştüm. Sabahtan akşam mesai bitinceye dek. İçeri girerken bıraktığım Ankara, çıktığımda puslu neredeyse kar havası diyeceğim bir havaya ve yağmura teslim olmuştu. Belki de ne kadar isterlerdi o havada dışarıda olmayı, yağmurda ıslanmayı, hatta üşümeyi… Şehre bir buçuk saatte dönebildik. Sekiz ayrı hayat, sekiz ayrı hikâye.
Zaman zaman güldük, zaman zaman ağır şeyler konuştuk. Her birinin kendi koşulları, kendi ruh hâli, kendi direnme biçimi var. Ama ziyaretlerin sonunda aklımda kalan, yalnızca kendilerine yapılanları anlatmaları değildi. Kendi bildik hayatları tümden ellerinden alındığında bile başkalarının hayatlarına bakmaya devam etmeleriydi.
Belki de bugün en çok bunu düşündüm.
Janset’in söylediği bir şey var. Bunları öğrenmemiz için onları ziyarete gitmemiz gerekmiyor.
Haklıydı. Hak ihlallerini, ayrımcılığı, yoksulluğu ve cezaevlerinin koşullarını öğrenmek için bunları yaşayan insanların bunu anlatmasını beklememeliyiz. Birilerinin yaşadıklarını bize anlatmak zorunda kalmadığı bir politik duyarlılık geliştirebilmeliyiz. Ne var ki çoğu zaman, bildiğimizi sandığımız şeylerin gerçek anlamını, karşımızda bir insan oturduğunda, onun hikâyesini dinlediğimizde kavrıyoruz.