Ortadakiler
O

Bir önceki gün tarım konuşuyorduk birileriyle.

Tarlada yirmi lira, markette iki yüz elli lira, aradaki iki yüz otuz lira nereye gidiyor diye başlayınca laf uzadı.

Geçen pazar ‘Süpermen değil Voltran yazımı okuyan arkadaşım ve KBB doktorum Hikmet Toy mesaj yazmış, “‘Aracı’ mı yazmıştın, gel bir de bizim sağlık sektörüne bak istersen” demiş.

Anladım ki herkesin canını sıkan bir konu bu ‘aracı’lar.

Bugün teşhis de yazmayacağım size, tedavi de; ‘Farklı olan kazansın’ yazımdaki gibi hafif geçelim dedim bu hafta sonunu.

Biraz dolaştırayım sizi memlekette.

Madem tarladan başladım, oradan devam edeyim müsaadenizle.

Çiftçi tarlada…

Tohumu da o alıyor, tohumu da o atıyor, suyu da o taşıyor, gübrenin parasını da o buluyor, traktör de onda, mazot da onda, dolu vurunca zarar da onda.

Bu memlekette ziraat odalarına kayıtlı beş milyon çiftçi var.

Mahsul olunca sinekler de konmaya başlıyor haliyle.

Önce çengelci diye biri çıkıyor, üreticinin malını tarladan toplayan adam, ne fatura keser ne kayıt tutar kendisi, yorulmaz aslanım benim.

Arkasından önce komisyoncusu, sonra tüccarı, sonra da sevkiyatçısı.

Sevkiyatçıyı ben bile yeni öğrendim, komisyoncudan aldığı malı başka bir komisyoncuya satıyormuş, aracının aracısı yani.

İş o kadar kârlıymış ki, aracılığın bile bir alt kolu doğmuş anlayacağımız.

Bir çeri domates tarladan yirmi liraya çıkıyor.

Ticaret Bakanlığı “Hâlde elli, markette iki yüz elli, beş kat fiyat” diye açıkladı geçenlerde.

Benim hesabım yirmiden iki yüz elliye, on iki buçuk kat.

Toprağı işleyen de kaybediyor, sofraya koyan da kaybediyor, sadece ortadakiler kazanıyor.

Sektörün kendi temsilcileri bile bu düzene ‘mafya düzeni’ diyor.

Mersinli bir hâlci, yaş sebze meyve piyasasının yüzde altmışının zincir marketlerin elinde olduğunu, tarladaki malın ancak yüzde kırkının hâle uğradığını söylüyor, kalanı kayıt dışı ve el altından gidiyormuş.

Belediyeye teminat yatırıp çiftçiye güven verdikten sonra fotokopi çekle ortadan kaybolan aracı hikâyeleri okudum sizin için konuyu araştırırken.

Çıkacak denen ‘hâl yasası’ da on senedir hep ‘gelecek yıl’ı bekliyormuş.

Beş milyon çiftçinin alın teriyle bir avuç insan oynuyor anlayacağınız.

Aslanım ‘ortadaki’.

Karnımız acıktı, hadi yemeğe geçelim.

Telefonu açıyorsun, iki dokunuşla sipariş veriyorsun.

Lokantanın sahibi işinin başında.

Malzemeyi alan da o, ocağı yakan da o, kirayı ödeyen de, adam çalıştıran da, hatta yüzde 1 KDV ile alıp, yüzde 10 KDV ile satan da o.

Uygulama her siparişten yüzde otuza varan komisyonlar alıyor.

Üstüne joker diye bir kesinti daha icat etmiş akıllılar (tüylü akıllı uygulama), kendi düzenlediği kampanyanın indirimini bile lokantacıya ödetiyorlar.

Bunlar vatandaş yakınması da değil sadece.

Rekabet Kurumu kendi kuryesini dayatması yüzünden soruşturma açtı bu platforma ama bildiğim ceza falan çıkmamış.

Bu arada bu yemek uygulamalarından biri 2015’te beş yüz seksen dokuz milyon dolara el değiştirdi.

Yani mutfakta ter döken esnaf zor geçinirken siparişi ileten yazılım şirketi yarım milyar dolar ediyor, iyi mi?

Aslanım ‘ortadaki’.

Triptych illustration showing three worker archetypes: a weary farmer watering crops, a confident businessman in a suit with a folder, and a laborer holding tools with a long bill or receipt

Madem ekrandayız biraz alışveriş yapalım bari.

Küçük esnaf malını koyuyor, fotoğrafını kendi çekiyor, stoğunu kendi tutuyor, kargosunu sarıyor, iade gelirse onu da yutan kendisi.

Pazaryeri araya giriyor, önce komisyon, sonra hizmet bedeli, sonra reklam parası, sonra ‘öne çıkarma’ parası, sonra kargo kesintisi falan derken… kampanyayı platform açıyor, indirimi esnafa ödetiyor.

Adam kendi malını kendi rafında kiracı gibi satıyor.

Dükkân onun, risk onun, müşteri platformun, iyi mi?

Aslanım ‘ortadaki’.

Para demişken devam edeyim.

Mahalle bakkalısın diyelim, müşteri geldi, gofreti aldı, kartı uzattı, POS’a dokundu.

Banka o paranın yüzde dördüne varan bir komisyon alıyor önce.

Üzerine yazılım ücreti, üzerine bakım ücreti, üzerine ekstre ücreti, üzerine ebesinin ücreti falan filan derken, bir de para kırk gün sonra bakkalın hesabına geçerken, gofreti bakkal yese daha iyi.

Beş yüz liralık bir satışta bakkalın eline on beş lira kâr geçiyor, banka aynı satıştan yirmi lira komisyon alıyor.

Malı satan zarar ediyor, hiçbir şey satmayan kazanıyor.

Devlet bile fark etmiş olmalı ki bu işin çığırından çıktığını, Ticaret Bakanlığı ile Merkez Bankası geçtiğimiz aylarda bu komisyonlara tavan getirmek için kolları sıvadı bildiğim.

Bir de beteri var.

Paraya sıkıştın, kredi lazım, bankaya gidiyorsun, sicilin bozuk, limitin dolu, kapı duvar.

Bir anda bir danışman karşında, “Merak etme, ben çıkartırım senin krediyi” diyor ve sen de seviniyorsun tabii.

Banka simsarı bunlar, bankayla bir anlaşmaları falan yok, ortada bir riskleri de yok, ürettikleri bir şey de yok, sadece araya giriyor ve çıkardıkları kredinin en az yüzde on beşini peşinen alıyorlar senden; hemi de hiç acımadan.

Kimi yerde mahalle muhtarının bile bu işe aracılık ettiğini, krediye muhtaç adamı simsarla tanıştırıp ikinci komisyoncu olduğunu yazıyorlar.

Tabii vergi falan hak getire.

Aslanım ‘ortadaki’.

Hadi kafamızı dağıtmak için tatile çıkalım.

Vize lazım.

Sisteme giriyorsun, randevu yok.

Bir ay sonrasına da yok, üç ay sonrasına da yok.

Ama bir aracıya yüz euro verdiğin gün on beş güne randevu çıkıyor.

Botlar boş randevuları anında kapatıyor, sen de mecburen VIP denen pahalı sandala biniyorsun.

Bu bir aksaklık değil, kurulu bir düzen ne zamandır.

Mesele o kadar büyümüş ki, Ticaret Bakanlığı yedi ayrı firmaya inceleme başlatmış geçenlerde.

Aslanım ‘ortadaki’.

Tatil olmadı, konsere gidelim bari…

Sevdiğin sanatçı yıllar sonra sahneye çıkıyor.

Saat on ikide bilgisayar başındasın, önünde yüz bin kişilik kuyruk.

İki bin beş yüz liralık biletler yarım saatte tükeniyor.

Aynı bilet az sonra karaborsada seksen bin liraya çıkıyor.

Botlar saniyesinde topluyor biletleri, sen yine tahta sandal.

Bir de resmi bilet sitesi hizmet bedeli, işlem bedeli, hızlı bilet falan bindirirken… 

Sen kendi biletimi kendim alırım diyorsun ammma, o da aynı eklemelere tâbi.

Rekabet Kurumu yıllar önce tekelleşme ve fahiş bedel diye buna da el atmıştı ama… hizmet bedeli şikayetleri hâlâ aynı yerde duruyor bildiğim.

Sanatçı sahnede, sen kuyrukta, arada bir yazılım duruyor.

Konsere de gitsen böyle, maça da gitsen böyle…

Aslanım ‘ortadaki’.

Konser de olmadı, taksiye binip eve gideyim bari.

Binersin de plakanın değerini duysan şaşırırsın.

İstanbul’da on yedi bin küsur taksi var, sayı yıllardır neredeyse sabit, plaka da bu yüzden on bir milyon liraya çıkmış.

‘Güvenli liman’ ve ‘enflasyona karşı yatırım’ diye satılıyor, altın gibi, döviz gibi.

Geceyi gündüze katan şoför, günde dört bin yedi yüz lira kazanamazsa eli boş gidiyor evine.

Çünkü o paranın bir kısmı, plakayı bir çekmeceye koyup oturanın.

Bir kâğıt parçası, direksiyon başında ter dökenden daha kıymetli olmuş.

Aslanım ‘ortadaki’.

Ev tutmaya kalksan kapıyı açıp anahtarı veren bir aylık kiranı alıyor.

Araba alsan her komisyonsuz yazan ilanın altından bir hizmet bedeli çıkıyor.

Karım “Bir işin daha aracısı var, onu da yaz, unutma” dedi ama o da burada yazılamıyor.

Aslanım ‘ortadaki’, aslanım ‘ortadaki’, aslanım ‘ortadaki’.

Geldik Hikmet’in mesajına.

Doktor muayene ediyor, ameliyat ediyor, insanı iyileştiriyor.

Hasta parasını ödüyor.

İkisinin arasına bir patron giriyor, doktora “Neden bu kadar az ameliyat yaptın?”“Neden bu kadar az tetkik istedin?” diye hesap soruyor.

Hekimin bile alınıp satılan bir kadro borsası oluşmuş artık; hangi branş değerli, hangisi gözden düşmüş, artık listedesin.

Adam iyileşeyim diye gittiği yerde bile bir aracının kâr hanesine yazılıyor.

Tarlada aracı, mutfakta aracı, kasada aracı, kredide aracı, konsoloslukta aracı, sahnede aracı, gişede aracı, durakta aracı, hastanede aracı.

Hiçbiri taş üstüne taş koymuyor.

Hiçbiri bir şey üretmiyor, hiçbiri bir riske bile girmiyor, hiçbiri ter dökmüyor ve birçoğu vergi bile ödemiyor.

Ve ve ve…

Ne yazık ki çalışanlar, üretenler ve taş üstüne taş koyanlar değil, hep ortadakiler kazanıyor.