
Dr. FEYZA BAYRAKTAR
@FeyzaBayraktar_
info@feyzabayraktar.com
Beden olumlama, kökeni 1960’lara dayanan ve cinsiyet, ırk, şekil, bedensel engel ayırt etmeksizin nasıl görünürse görünsün tüm bedenleri olduğu gibi kabul etmeye ve ayrımcılığa son vermeye dair başlatılan bir hareket olarak tanımlanabilir. Dayatılan ‘ideal beden şekli kriterleri’, insanların kendi bedenlerine ‘kusurlu’ etiketini yapıştırmasına sebep olurken son yıllarda öne çıkan beden olumlama hareketi -sosyal medyanın da etkisiyle- toksikleşen güzellik algısına karşı farkındalık yaratmaya da çalışıyor.
Neden içselleştirilemedi?
Araştırmalara göre sadece bir gün içinde nasıl gözükmemiz gerektiğine dair yaklaşık 3 bin mesaj alıyoruz. Bu mesajlar -doğrudan ya da dolaylı- medya veya sosyal medya gibi birçok farklı araç kullanılarak eninde sonunda hedefine ulaşıyor; yani bedenimizi ve başkalarının bedenlerini algılama biçimimize…
İdeal beden şekli kriterleri zaman içinde değişiyor; fakat bu değişim o kadar ustalıkla yapılıyor ki insanlar genellikle ‘tek bir ideal’ olduğuna inanıyor. Beden olumlama hareketinin karşısında, böyle ustaca ve sinsi çalışan bir sistemin olduğu göz önüne alınırsa bu hareketin içselleştirilmesi için itinayla çalışılması gerek.
Beden olumlama hareketinin hala yeterince içselleştirilememesinin sebeplerinden biri, bu hareketin bazı popüler kişiler tarafından PR aracı olarak kullanılı, asıl verilmek istenen mesajlara samimiyetsizlik gölgesinin düşürülmesi. Örnek verecek olursak sadece 5 kilo fazlası olan bir influencer’ın ya da pırıl pırıl parlayan cildiyle poz veren bir oyuncunun, kendi bedenlerini olduğu gibi sevip kabul ettiğine dair söylemleri, piyasaya sürülecek yeni bir kozmetik ürününün ön çalışmasıymış gibi hissettirdiği için, beden olumlama kavramı birçok kişi tarafından -haksız yere- sabun köpüğü olarak damgalanıyor.
İdeal beden şekli kriterlerine dair mesajlar, çok sık ve dolaylı yollardan insanın tüm hücrelerini ele geçirirken doğrudan verilen ‘Sahip olduğun bedenle güzelsin’ mesajı birçok kişi tarafından, “Hadi canım oradan..” denerek rafa kaldırılıyor. Aslında insanın kendilik değerinin beden şekli üzerinden belirlenemeyeceğine, çekicilik kavramının sadece dış görünüşle tanımlanamayacağına dair mesajlar verilmesi, istenen hedefe ulaşılması açısından çok daha etkili olabilecekken mesajın odağı -çoğu zaman- yine beden şeklinde takılı kalıyor. Böylece, yüzyıllardır farklı stratejilerle insanların -beden şekillerine dair- algılarıyla oynayan usta bir rakibe karşı, ilkokul yıl sonu gösterisi düzeyinde mesajlarla karşılık vermek, dünyayı kimin yöneteceğini de belirlemiş oluyor.
Jawline modası ve Hacivat-Karagöz
Jawline modası başladığından beri giderek uzayan çeneler -özellikle dozu biraz fazla kaçmışsa- Hacivat ve Karagöz’ü anımsatmasına rağmen, ‘olması gerekene yakın’ olarak kabul ediliyor ve birçok kişi tarafından da beğeniliyor. 15 sene önce çenesi uzun olduğu ve ‘ideal kabul edilmediği’ için çene küçültme ameliyatı istenirken bugün çene uzatma amacıyla dolgulara doyulamıyor.
Yüze yapılan bazı uygulamaların fazla kaçması, 40’lı yaşlarında olmasına rağmen bir insanı kırışıksız ama 60’lı yaşlarda gösterebiliyor. Öyle büyük bir illüzyon yaratılıyor ki insan bazen neye dönüştüğünü fark edemiyor. Hacivat ya da Karagöz’e benzemek idealize edilmese bile ideal olana ulaşma yolunda insan fark etmeden de olsa gölge oyununun bir parçası haline gelebiliyor. Sonuç olarak, bir şeyin ‘gerekliliğine’ böylesine derinden inandırılmışken, gerekmediğine dair verilen yüzeysel mesajlar birçok kişiye -haliyle- inandırıcı gelmiyor.
Estetik müdahale yaptıranlara zorbalık uygulamak
Dayatılan ideal beden şekli kriterlerinin insanın üzerinde yarattığı baskıyı ortadan kaldırmak için estetik ve plastik cerrahi müdahaleye başvuranlara zorbalık uygulamak, onları ‘kendine güvensiz’, ‘kompleksli’ olarak etiketlemek, sahip olduğu kilo ve beden şeklinden dolayı insanlara zorbalık yapmakla aynı şey olduğu için tabii ki olumlu sonuç vermiyor. İnsanlara estetik müdahaleye başvurduğu için psikolojik şiddet uygulamak, kimsenin sahip olduğu bedeni olduğu gibi kabul etmesine yardımcı olmazken estetik amaçlı müdahalelere başvuranların da bunu çevrelerinden gizlemeye çalışmasına sebep oluyor. Yani sadece estetik amaçla yapılmış olsa bile burun ameliyatı olan birçok kişi –günümüzde dahi- “Deviasyon vardı; doktor hazır ameliyat olmuşken üstteki kemiği de törpüledi” demek zorunda hissediyor.
‘İdeal’ dayatmasına karşı neler yapılabilir?
Öncelikle hiçbir beden şeklini -estetik müdahale görsün görmesin- eleştirmememiz gerekiyor. Günümüzde beden şekli dışında da birçok şey idealize ediliyor ve sırf bu yüzden insanlar kendilerini ait hissetmediği kopyala yapıştır hayatlar içinde yaşayıp gidiyor. Bazen insan yabancısı olduğu bir hayatı yaşamaya çalışırken kendini kapana kıstırılmış gibi hissettiği için de bedenini değiştirmeye odaklanabiliyor. Oysa değiştirme özgürlüğüne sahip olduğunu düşündüğü bedeni, ‘ideal beden şekli kriterleri’ ile insana -o farkında olmasa da- farklı bir tuzak hazırlıyor. Özetle, hemen hemen her ‘ideal’, yanında başka bir esaret getiriyor. Eleştirilmek ve hatta eleştirmek bu esaretin bedelini daha da ağırlaştırabiliyor.
İnsanlara doğrudan; ‘Kendi bedenini olduğu gibi sevmelisin-beğenmelisin‘ mesajı verip kendi bedenini olduğu gibi beğenmeyen kişilerin kendini bu noktada da ‘kusurlu’ hissetmesine sebep olmak- yani yeni bir ideal yaratmak- yerine, odağı çekiciliğin bütünselliğine yöneltmek daha etkili olabilir.
Bir insanı çekici yapan gözlerinin şeklinden çok bakışlarıdır. Dudaklara anlam katan kalın olması değil, gülümsüyor olmasıdır. Beğenilmek, sevilmeyi garantilemez. Yani, yüzeysel mesajlar vermek yerine kavramları derinlemesine anlatmak; doğrudan olduğu kadar dolaylı yollardan da insanlara ‘gerçekliği’ göstermek gerek. Örneğin, şampuan reklamlarında kısa saçlı insanların da rol alması, dolaylı da olsa ideal beden şekli kriterlerinin yarattığı baskıyı kırmak adına etkili bir mesajdır.
Sonuç olarak, ne kadar kusursuz olursa olsun objelerle ilişkilenmeyiz. Kusur olduğunu düşündüğümüz her şey insan olmanın ortak paydasında bizi buluşturur ve birbirimize daha da yakınlaştırır. İnsan olmanın sınırlarını aşamayız -ki aşmak zorunda da değiliz- ama insan olmanın sınırları içinde kendimizi ve diğerlerini olduğu gibi kabul ederek özgürleşebiliriz. Unutmayın; değişim için de ilk önce kabul gerek.