Shakespeare, tiranlığın, bir günden diğerine değil de nasıl “metaformoz”la biçimlenen bir olgu olduğunu anlatıyor her şeyden önce…
Başarılı bir komutanın (Macbeth); gayri meşru yolla (kralı öldürerek) gücü ele geçirdikten sonra nasıl bir “güç bağımlısı”, “güç âşığı” haline geldiğini ve bu güç aşkının nasıl her türlü “merhamet”, “adalet”, “vicdan” duygusunun önüne geçtiğini görüyoruz eserde.
Macbeth’in artık “yenilmez” ve “alt edilmez” olduğuna hükmettiği bölüm, hikâyenin dönüm noktası. O noktadan itibaren gücü ne pahasına olursa olsun “korumak”, Macbeth’in tüm önceliklerinin önüne geçiyor.
Gücüne “tehdit” gördüğü kimseyi artık yaşatmıyor ve acımasızca yok ediyor Macbeth.
Çevresiyle “empati”yi yitiriyor. Gerçeklerden kopuyor. Bu “kopuş” sırasında korkuları artıyor. “Beynim akreplerle dolu” diyen Macbeth, sonunda dengesini yitiriyor. Bundan böyle bir gerçekler dünyasında değil, paranoyalar dünyasında yaşıyor.
Paranoyası arttıkça zalimliği katlanıyor. İnsanları kendine düşman etmekten başka işe yaramayan yeni zalimlikler yapıyor. Bir “tiran” olup çıkıyor.