Kul hakkı, erkek yargı, kadınların yaşam ve gelecek hakkı
K

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

ZEHRA ÇELENK

celenkz@gmail.com

@ZehraCelenk

Marketten çıkınca biraz hava almak için kaldırımdaki banklardan birine yöneliyorum. Ön tahtası kesilerek konforu asgariye indirilmiş tuhaf banklardan biri boş kalmış sadece. Oturacakken yan banktan bir kadın sesi geliyor: “Buraya da oturabilirsiniz.

19-20 yaşlarında bir genç kadın, 20:30 sularında işlek caddeye karşı bankta oturmuş bira içiyor. “Sanki her şey normalmiş gibi.”

Kadın cinayetlerinden Diyanet hutbelerine, siyaset-din-toplum üçgeninin yarattığı patriyarkal işbirliğiyle kadınlar için hayat giderek daraltıldığından, onun bu rahatlığı içime ferahlık veriyor. Yanına oturduğumda gözlerinden boncuk boncuk inen yaşları fark ediyorum.

Gözyaşları ve beni yanına çağırmış olması ılık bir şefkat uyandırıyor içimde. “İyi misiniz?” diyorum, “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?” Teşekkür ediyor, morali bozukmuş sadece biraz.

Duygusal bir mesele olup olmadığını soruyorum, “Yok, öyle olsa hiç umurumda olmazdı” diyor. Sonra kendisi anlatmaya başlıyor…

Anne ve babasının arası bozukmuş, evdeki küçük kardeşiyle yıllardır o ilgileniyormuş, artık bundan ve kavgalarından yorulmuş. Aile içi şiddetten bahsedince kulak kesiliyorum, “Fiziki değil pek, kavga gürültü işte” demesi de şüphelerimi dindirmiyor. Babasını fark etmeden biraz kayırır ve annesine ayrıca gücenik bir hali var: “Bizi çok ihmal ediyor annem” diyor. Bunun şiddete bir gerekçe olamayacağını söyleyince geçiştiriyor. Kendi zorlu koşullarına dönüyor…

Ailesi başka bir şehirde yaşıyor, buraya anneannesinin yanına kaçmış bir süreliğine. Geçen sene kazandığı hemşireliği okumasına ailesi izin vermemiş, okul yine başka şehirde olduğu için. Bir yerde çalışıyormuş, aldığı asgari ücretten hallice para kendisine yetermiş aslında ama babası üçte ikisinden fazlasına anında el koyunca işi bırakmış. Burada, anneannesinin yanındayken bir iş arayabileceğini, böylelikle belki eğitimini de sürdürebileceğini söylüyorum. “Babam izin vermez” diyor, “Son konuşmamızda dönmezsen ben gelip getireceğim dedi…“.

“Sana, kardeşine ya da annene bir zarar vermeyeceğinden emin misin?” diye soruyorum. “Yok, biraz sinirli ama yapmaz öyle bir şey” diyor. Her günün, yakınlarının “Tanırım, yapmaz” dediği erkeklerin aile içi şiddet ve cinayet haberleriyle dolup taştığını hatırlatasım geliyor ama uygun bir zaman değil.

Pek bilmediği bir şehirde, bankta bira içerken gözlerinden yaşlar süzülüyor. 19 yaşında kendini çıkışsız, geleceksiz, umutsuz hissediyor.

Klişeye ve öğüde kaçmamaya çalışarak rahatlatmaya çalışıyorum biraz. Belli ki bu bir yabancı da olsa o an için güven veren biriyle dertleşmeye ihtiyacı var. Patriyarkanın favori iddialarından ‘Kadın kadının kurdudur‘ zırvalıklarına kapılmamasını, ayrıca işlek caddeye karşı bu bira içip gözyaşı dökme eyleminin garip değil, gayet insani bir şey olduğunu düşünmesini istiyorum.

Ufak bir endişem de yok değil. Şiddete, cinayete ‘Onun da orada ne işi varmış‘ gerekçesi biçmeye alışık, bol ahlak bekçili ahlaksızlıklar ülkesinde, böyle kırılgan bir anda başına bir şey gelmesine dair bir endişe. Fazla bilmediği bir şehirde, çok genç ve çok üzgün.

Yine de yapabileceğim tek şey var: Onu sokak konusunda ürkütmek yerine yalnızca kötü bir gün geçiren biri gibi hissetmesini sağlamak. Kalkmam gerek, o nedenle telefon numaramı veriyorum. Aklımdan geçen, olası bir tehlike anında arayabileceği birinin olduğunu hissettirmek ama, “Şimdi kalkmam lazım, yine buralarda rastlaşırsak sohbet ederiz belki bir gün” diyorum. İçtenlikle teşekkür ediyor.

Yaygın genç işsizliği ve kadın yoksulluğunun yanısıra ülkede her yaştan kadın, erkek şiddetinin tehdidiyle karşı karşıya. Yine de yaratılan ürküntüye kapılmamak, ‘geceleri de sokakları da meydanları da terk etmemek‘ gerekiyor.

Hayatlarımız ve geleceğimiz erkek adaletin pençesinde

Bu olayın olduğu gün Diyanet’in, ‘haya, edep, fıtrat’ üçlemesiyle kadınların kamusal alandaki kılık kıyafet ve görünürlüğüne dikkat ve endişe uyandırıcı bir ayar verdiği hutbe yayınlanmıştı. Dün de Medeni Kanun ve miras hukukundaki kadınlar lehine hükümler hilafına, erkekler lehine, kadınların miras hakkını yarıya indirmeyi ‘kul hakkı’ çerçevesinde meşrulaştıran ikinci hutbe geldi. Büyük tepki uyandıran hutbe, kadın dernekleri başta olmak üzere pek çok kurum ve kişi tarafından gereğince kınandı. Hutbe ve içerdiği risklerin ayrıntılarına Eşik’in bu bildirisinden erişebilirsiniz.

Dünyanın tapusunu, temel mülkiyeti erkek elinde tutmayı, kadını eve, dar alanlara kapatmayı hedefleyen muhafazakarlık, koruma görünümünde kadını nesneleştiriyor ve çıkış yollarını kapatıyor. Aynı yaklaşımın uzantısı kadına şiddete karşı yaptırımsızlık, cezasızlık ve indirimler de şiddet ve cinayetlerin artmasının önünü açıyor.

Daha önceki bir yazımda yazmıştım: Kadınlar için adalet, çoğu kez mezarda bile gelmiyor. Katiller, istismarcılar, şiddet failleri büyük bir işbirliğiyle korunuyor; hayatlarımız ve geleceğimiz erkek adaletin pençesinde. Kadınlara öz savunma hakkı bile vermemek için bin dereden su getiren yargı, en vahşice işlenmiş cinayetlerde katillere haksız tahrik indirimi uyguluyor. Katil lehine hiçbir kanıtın bulunmadığı durumlarda bile, salt katledilenin kadın olmasından kaynaklanan bir ‘haksız tahrik imkânı’ orada duruyor. Yaşarken nefes alışlarıyla bile erkekleri tahrik edebildikleri gerekçesiyle kamusal alandan uzak tutulmaya, dört duvara tıkılmaya itilen kadınlar, öldürülürken de mutlaka katillerini tahrik edecek bir söz etmiş, bir davranışta bulunmuş oluyor.

Riyakar düzen

Namus ve ahlak tamamen kadın bedeni üzerinden tanımlanırken itibar, imtiyaz hep erkeklere ait. Bu riyakâr düzende erkekler sonsuz ‘kışkırma’ kapasitesine sahip. Bir cinsi arzulayan öbürünü arzulanan, birini av diğerini avcı, birini hükümdar öbürünü itaatkâr kılmaya kuruluysanız, her koşulda her şey tahrik gerekçesi olabiliyor.

Kadınları kolaylıkla katleden adamların patronları karşısında nasıl süklüm püklüm durabildiğinin sırrı bir türlü çözülemedi. İşine geldiği zaman kendini kontrol edebilen erkek öfkesi katlettiğinde, esas suçlu yine kadın!

Öfke ve elem!

Ceyda Yüksel…

İzmir’in Bornova ilçesinde 2020’de 45 yaşındaki bir erkek, Serkan Dindar’ın vahşice katlettiği 21 yaşındaki Ceyda Yüksel için de adalet, ölümünün üstünden beş yıl geçtikten sonra, mezarda bile gelmedi. Ceyda’yla sosyal medyadaki kamp, gezi vb. platformları aracılığıyla tanıştığı söylenen Serkan Dindar’ın kan donduran cinayetine, haksız tahrik indirimi uygulandı. Kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılıp ardından ‘haksız tahrik’ indirimi uygulanan Dindar’ın cezası 18 yıl hapse indirildi.

İstinaf kararının onanmasının ardından Yargıtay da sanık hakkında verilen haksız tahrik indiriminde isabetsizlik olmadığına kanaat getirdi. Gerekçe, katilin cinsel ilişki isteğinin reddedilmesi sonucu kapıldığı öfke ve elem!

Serkan Dindar

Bir erkek sosyal medya platformları aracılığıyla tanışıp sözde ahbaplık kurduğu, kızı yaşındaki bir kadını, onunla birlikte olmayı reddettiği için evindeki cam kapıya vura vura, neredeyse bütün bedenini doğrayarak katlediyor. Erkek yargı bu vahşete kadının reddinden kaynaklanan öfke ve elem kılıfı uydurabiliyor!

bell hooks’un arada bir alıntıladığım bir saptaması var.  ‘Değişme İsteği: Erkekler, Erkeklik ve Sevgi‘de, “Ataerkinin erkeklerce dışavurumunun önem verdiği tek bir duygu vardır; bu duygu da öfkedir. Gerçek erkek deliye döner. Ne kadar hiddetli ya da yıkıcı olursa olsun, delilikleri doğal görülür, delilikleri ataerkil erkekliğin pozitif bir ifadesidir” der.

Erkeğe haksız tahrik indirim, kadına hayatın tehlikeleri

Kadına karşı şiddetten işlenebilecek en vahşi cinayetlere, hala gerekçeyi katil erkekte değil kadında arayan zihniyet, eril öfkenin en dehşet verici yansımalarını yargının son noktasına kadar meşrulaştırabiliyor. İstanbul Sözleşmesi’ne, koruyucu yasalara uymayan siyasi iktidar, bir yandan da Diyanet aracılığıyla kadınları ikincilleştirmenin, kıyafetten mirasa her alanda eşitsizliğin normalleştirilmesinin önünü açıyor.

Aileyi korumak vurgusu dillerden hiç düşmezken kadının yazgısı, dört duvarda, erkeklerin iki dudağı arasında olsun isteniyor. Laikliğe karşı düzenlemeler, giderek tedirgin edicilik dozu artan hutbelerle dolaşıma sokuluyor. Dış dünyanın kadınların da özgürce var olabildiği bir yer olmasına yönelik önlemler apaçıkken, erkeğin eline haksız tahrik indirimi veriliyor, kadınaysa ev dışındaki hayatın tehlikeleri dayatılıyor. Cezasızlıkla, indirimlerle, katiller kollanarak tehlikeler önce yaratılıyor, sonra kadınların gözü bir de bunlarla korkutuluyor.

Özgür, eşit, laik bir ülke, kadınların yaşam ve gelecek hakkının tek garantisi. Yılların mücadelesiyle elde edilen kazanımlarımıza dair haklarımızı, mümkün her biçimde savunmaya devam etmemiz gerekiyor.