6 Ocak 2026

Kârıbıl
K

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Anladınız mı? ‘Kârıbıl’ diyorum. Belki şöyle yazmam daha doğru: ‘kârable.

En iyisi cümle içinde kullanayım. Doğu Karadeniz’de ‘butik’ turizm yapan, onu da iyi yapan birinden duydum bu kelimeyi, genç birine öğüt veriyordu:

“Kafe kârıbıl değil. Ama bak kahvaltı işine girebilirsin, sadece kahvaltı, kârıbıldır.”

Kârlı, kazançlı, gelir getirebilir demek istiyordu. İngilizce ‘profitable’ı Türkçe kılmıştı böyle. Adam öyle rahat, öyle diline oturmuş bir kolaylıkla kullanıyordu ki, kelime oyunu yapmadığını anladım. Onun için kadim kelimelerimizden biriydi ‘kârıbıl’.

Dünya görmüş, eğitimli, sevimli biriydi bu adam. Başka öğütler de verdi:

“Bak sizin şu düzlük çok güzel, biraz aşağıda da dere var. Bu düzlüğe, çok değil, üç tane tek katlı, yerel mimariye uygun ev kurup eko-turizm yapabilirsin. İnsanlara köy yaşantısını tattırmak, doğada yaşıyor hissini vermek önemli. Hem daha kârıbıl. Tabii, bir yatırım gerekiyor, vs…”

Burnumu sokmak istemiyordum ama tutamadım kendimi, (birkaç yıl önce bu eko-turizm meselesini biraz karıştırmış, dünyadaki iyi örneklerine bakmıştım) elimden geldiğince yumuşak şöyle kemkümledim:

“Özellikle Türkiye’de çok yanlış kullanılıyor bu ‘eko-turizm’ kelimesi. Olur olmaz, asla uymaz şeyleri ‘eko-turizm’ diye sunuyorlar. Eko-turizm bu değildir, hiç bina yapmamak, eldeki kültür varlığını, doğayı değerlendirerek turizm yapmaktır.”

Ne kadar yumuşarsanız yumuşayın, bazı sözler sert olabiliyor. Amaan, galiba ben yeterince yumuşayamıyor, lafı yumuşatamıyorum. Neyse ki, bir aksilik çıkmadı. Dedim ya, adam güngörmüş, bilgili, sevimli biriydi, “Tabii canım” dedi, “işte ben de öyle kullanılıyor diye, anlaşılsın diye ‘eko-turizm’ dedim.”

Sohbet sürüyordu, az sonra adam yine benzer bir durum için ‘eko-turizm’ deyiverdi, ama hemen deminki açıklamasını da ekledi: “Tabii canım eko-turizm değil bu, da… işte…”

Adam doluydu, turizm sektörünün sorunlarını kıyısından gösterdi. Bir de dedi ki: “Turizm Bakanı, ETS’nin sahibi, kitlesel turizm istiyor, küçük turizmin, turizimcinin işlerini zorlaştırıyor.”

Hımhımladık. Şu örneği verdi:

“Daha geçen gün Rize Valiliği açıkladı, hiçbir tarım arazisinde turizm tesisi yapılamayacak; çaylıklara, fındıklıklara dokunulamayacak!”

Hay bin kunduz! Ben de okumuştum aynı haberi, bulduğum tek olumlu yanı da şimdi adam eleştiriyordu. En az 15 bin metrekarelik arazi olacaktı turizm yatırımı için. Gerçekten de küçük turizmci ne yapsın? Daha vahimi, yapı alanını sınırlıyordu valilik, arazinin yüzde 10’uyla. Ben böyle sınırlamanın… Düşünsenize 1500 metrekareye oturan bina yapabileceksiniz!

Artık sesimi çıkarmadım, adamın bana duyduğu sempatiyi eko-turizm ukalalığımla zaten sarsmıştım, bir de bu haberde ters düşersem…

Hızır kadın olmalı, adamın karısı yetişti imdadıma. Hem çok daha sevimliydi kocasından hem daha dobraydı. Kocasının öğütlerini başka bir yöne çevirdi. Uzak bir bölgedeki bir ‘girişim’den bahsetti, bir kadının sahibi olduğu. “Orayı girin internete bir araştırın” dedi, “köydeki kadınları organize etmiş, herşeyini onlardan alıyor.”

Beynimin birkaç ışığı yandı, buradan daha güzel bir yere, eko-turizme sıçrayabilirdik: bir bölgenin, bir havzanın doğasını ve kültürünü koruyarak, geliri orada yaşayanlara mümkün olduğunca eşit yayarak, sömürü ve patronluk ilişkileriyle değil de işbirliğiyle yürütülen turizme.

Olmadı, bu güzel trampleni kullanamadım, sohbet başka vadilere döküldü. Hep böyle olur zaten, güzellikler ertelenir.

Hazır buralara kadar geldik, nicedir kafama takılan başka bir kavramı daha ziyaret edelim: ‘turizme kazandırmak’.

‘Turizme açmak’ın eşanlamlısı olduğu söylenebilir. Nitekim ikisi birarada kullanılıyor. Tabii ‘turizme açmak’ deyimini de sorgulayabiliriz, sorgulamalıyız hatta, ama ‘turizme kazandırmak’ yine de başka anlamlar taşıyor.

‘Turizme açmak’ta bir ucu açıklık, bir belirsizlik var, ama daha önemlisi, turist denen yaratığa hitap ediyor: Açıldı, gidebilirsin, görebilirsin.

‘Turizme kazandırmak’, nerden bakarsanız bakın, kazancı müjdeliyor. Bu kazanç iki şekilde anlaşılabilir: Turizm sektörünün, turizm sermayesinin kazancı, yani taş gibi somut bir kazanç ve turistin manevi kazancı –yediği içtiği onun olacak, gördüğünü anlatacak.

‘Kazanç’, hele bu neoliberalizm çağında, sihirli bir kelime, kutsal bir kelam. Bu kelamla her tür kem işe ikna edebilirsiniz ahaliyi. ‘Turizme kazandırmak’ vahşi çıkarı güzel gösterme kandırmacasıdır, yokedişi örtme çabasıdır.

Hadi bazı kültür varlıklarını anladık, diyelim, şu örnekteki gibi:

1600 Yıllık Tarih Turizme Kazandırıldı: Mor Kuryakos Manastırı Ziyarete Açıldı.

Batman’daki manastır özgün mimarisine sadık kalınarak restore edilmiş. Bravo. Bu Süryani manastırı, birçok başkaları gibi, cemaati kalmayınca (Neden kalmadı dersiniz?) harabeye dönüşmüş. Ayasofya’nın müze olmasını kabul edilemez bulanlar vardı, cemaat orada namaz kılmalıydı. Yani Ayasofya söz konusu olduğunda hedef turizm değil. Mor Kiryakos ise ‘turizme kazandırılsın’ diye restore edilmiş, Süryaniler dönsün, yurtlarını şenlendirsin diye değil. Dahası var, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı şöyle diyor: “Tarihi ve kültürel değer taşıyan manastırın turizme kazandırılmasıyla bölgenin turizmde rekabet gücüne katkı sunulması hedefleniyor.” Doğa söz konusu olduğunda bu ‘turizme kazandırma’ deyimi daha da tuhaf. Bu deyimin kullanıldığı metinlere bakılırsa, bir doğa parçası kendi halindeyken yeteri kadar tam değil, yeteri kadar güzel değil, handiyse yeteri kadar doğal değil; onu tam, onu güzel, onu doğal yapmak gerekir. Tabii insan denen mendebur mahlukun da heryeri ellemesi gerekir. Bir iki örnek:

Ordu’daki Gaga Gölü turizme kazandırıldı:

Ordu Belediye Başkanı Hilmi Güler konuşuyor: “Buraya 35 metrelik bir iskele yaptık, 8 metre daha yapacağız. Fotoğraf platformları yaptık. 95 ağaç diktik. Piknik masaları ve aydınlatmalar ile burayı çok güzel yaptık. Tuvaletler, büfeler, mescit ve seyir terasımız var. İnşallah yazın burası dolup taşacak. (…) Bundan sonra en önemli işlerden biri alanın korunması. Bu konuda hepimize rol düşüyor.”

Küçücük göle ettiklerine bakın. Gaga gölü iki bölümden oluşuyor birinin genişliği 200 x 250 metre, derinliği 15 metre, öbürünün genişliği 150 x 180 metre, derinliği 1–2 metre. Bu göle 43 metre iskele yapacaksınız –öbürleri de var–, sonra da korumak hepimize düşecek. 

Zinav Gölü Tabiat Parkı Turizme Kazandırıldı:

“… kır lokantası, mescit, dezavantajlı gruplara da uygun lavabo ve tuvalet, yol ve çevre düzenlemeleri, yürüyüş alanları ile ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir mekânsal organizasyon kuruldu. (…) eşsiz güzellikteki Tabiat Parkı içerisinde market ve fırının yanı sıra; ziyaretçilerin eğlenceli vakit geçirebileceği paintball alanı, su bisikleti, motorlu sandal ve gezi teknesi aktiviteleri de yer alıyor.”

Tabii en güzel turizme kazandırma örneği Salda Gölü. Anadolu Ajansı 2016’da haberi şöyle sunmuş:

‘Türkiye’nin Maldivleri’ turizme kazandırılacak:

Dünyada eşi benzeri olmayan Salda Gölü’ne neler ettiklerini biliyoruz turizme kazandırma kararından sonra. O beyaz kumlarını kamyonlara yükleyip götürdüler, kıyısına turistik tesis kurmaya giriştiler…

Anladınız mı şimdi ne demektir ‘turizme kazandırmak’? Öğrendiklerimizi biraraya getirirsek diyebiliriz ki, turizme kazandırmak, kârıbıl’dır vesselam.