Suriye meselesinde masada değil de arka koltukta oturmaya zorlanan Türkiye, halk iradesinin meşruiyetini savunan tek ülke olarak İran’ın ABD -Rusya destekli yayılmacılığıyla Ortadoğu’yu ateşe atmasına karşı alternatif yolları deniyor. Bu, onu bazen istemediği yollara girmeye, bazen de istemediği açıklamaları yapmaya zorlayacak. Ki politika ve özellikle dış politika aslında bu demek.
İsrail’le diplomatik zeminde ilişki kurmak bunlardan biri ve dünkü yazıda bahsettiğim üzere ‘barışmak’ diye adlandırılabilecek stratejik ve uzun soluklu değil, ‘normalleşme’ denebilecek konjonktürel bir adım söz konusu.
Yoksa İran’ın ve İsrail’in Ortadoğu’da aynı yayılmacı ve işgalci zihniyetle hareket eden, madalyonun iki yüzüne tekabül eden, birbirlerinin zıddı gibi görünse de düşmanlık kurgusu içinde birbirlerini ‘meşruiyet’ sağlayarak var eden iki ülke olduğu görenlerin malumu.
Türkiye Suriye’de halkın özgürlüğünün, Gazze’de ambargonun kalkmasının, Mısır’da halk iradesinin yanında olduğunu defaatle gösterdi, gösteriyor. Bu anlamda dünya üzerindeki en tutarlı ve ilkeli ülke olmamıza rağmen, öncelikler sıralaması ve kurulan farklı eksenlerin ortasında var olma çabasında olduğumuz unutulmamalı; Filistin’e giden yolun Şam’dan geçtiği de…