9 Eylül’de, İzmir’in işgalden kurtuluşunun yüzüncü yılında milyonlarca insan Gündoğdu Meydanı’nı doldurdu. Alanda ve ekranda kalbi çarpa çarpa Tarkan’ın sahneye çıkmasını bekleyen o büyük kalabalık hep bir ağızdan şarkı söylemek için dakikaları saydı. “Biz böyle bilir, böyle yaşarız, o da biliyor” derken göğüsleri patlayacak gibi oldu. “Düştük evet ama kalkmadık mı, sen ferah tut içini, biz neleri atlatmadık ki, geççek” derken yanındakiyle, berisindekiyle aynı dileği paylaştığını gördü. Dar zamanınızda birinin gelip omzunuza dokunması, “o çiçekten günler çok yakında” deyip gülümsemesi hayati bir ihtiyaçtır. O bunu dedi diye birden bire karanlık yırtılıp güneş doğmaz ama siz vazgeçtiğiniz yerden bir adım daha atma gücü bulursunuz kendinizde. Korkularımız, cesaret edemediklerimiz ile isteklerimiz, hayallerimiz arasında köprü olabilen dostlara kimin ihtiyacı yok ki?
O akşamın, bir şehrin bağımsızlık günü kutlamasından, bir konserden, bir şarkıdan daha fazlası olduğu hepimizin malumu. Yokuşu dik, taşı bol bir yolda yürürken, saltanatçıların hiç de istemediği şekilde, kısa bir dinlenme ve güç toplama, normalleşmiş gerginliklerin toprağa bırakıldığı bir gün olarak hafızamıza yazıldı. Tarkan ise, kişisel kariyerinde hakkını, tercihlerini, sınırlarını zerafetle korumayı başarmış bir sanatçı olarak, mesajı eyleminden büyük bu konserin şüphesiz başrolü. Tam da bir yıldıza yakışacak şekilde, eyvallahsız, kendi ışığıyla milyonların saygı ve sevgisini kazanmış biri. Diyeceğim o ki, gülmek gibi şarkı söylemek de devrimci bir eylemdir. Ve elbette tüm sorunları çözmez. Ama bırakın da nefes alalım. Milyonlarca insanın bağıra çağıra şarkı söyleme isteği küçümsenecek şey değil. Hayatta her şey bir tohumun filizlenmesine bağlıdır.