Bilim ve teknoloji, kadınların uzun yıllar dışarıda tutulduğu, bu konularda ne kadar da yeterli ve yetenekli olduklarını göğüs kabartan başarılarla daha yeni yeni ortaya koyabildiği alanlar. Hatta sanat tarihine baktığımız da aynı şeyi sanat için de söyleyebiliriz.
Dr. Pınar Yoldaş, bir değil, iki değil, bu üç erkek egemen alan arasında adeta zigzag dokuyarak bu kalıplara meydan okuyan bir kadın. Küçük yaşlarda içinde yeşeren sanat aşkını bir diğer aşkı bilimle bir araya getirip ikisinden de vazgeçmeden kendi yolunu çizme cesareti göstermiş biri.
Adına son dönemde -yine- erkek eserleriyle aşina olduğumuz ‘dijital sanat’ alanında, dünyaca ünlü ve yıllardır sergilenen eserlere sahip Pınar Yoldaş’la, yürüdüğü bu uzun ve meşakatli yol üzerine konuştuk. Merakı, azmi ve deneyimlerinin gücünün adeta zihninize sıçrayacağı söyleşimizin hepimize ilham olması dileğiyle.

Sanat merakınız çok küçük yaşta başlıyor. Hatta ilk serginizi altı yaşında açmış ve ünlü ressam Bedri Baykam’la birlikte Türkiye’de resimleri sergilenen en genç ressam olmuşsunuz. Bir öncünüz var mıydı? Sanata ilginizin başlangıç noktasını hatırlıyor musunuz?
Bedri Baykam‘dan bir yaş daha erken yani beş yaşındayken açtım sergimi. O yüzden o dönemde resim sergisi açan en küçük kız çocuğu ve sanatçı olarak Türkiye’de Cumhuriyet Gazetesi’ne çıkmıştım. Hatta o zamanın kültür bakanı eşiyle birlikte Denizli’de sergimi ziyaret etmişti.
Açıkçası ilk ne zaman çizmeye ya da kalem tutmaya başladım, hatırlamam çok zor, çünkü henüz konuşmuyordum. İlk arşivlenen çizimlerim daha 18 aylıkken gördüğüm kuşlara dair. Daha sonra ailemle birlikte yazları geçirdiğim Bodrum’da balıklar çizmişim. Yani daha konuşmaya başlamadan çizmeye başladığım söylenir. Bu nedenle çizmek ve imge üretmek benim için bir düşünce biçimi. Bazen sözlerle ifade edemediğim şeyleri direkt çizgiler kullanarak renkler ve formlar kullanarak ifade edebiliyorum. Zaten bu iki aktivite beyinde farklı yerlerde oluşuyor.
Sonrasında mimarlık okuyorsunuz ancak eğitiminizin ilerleyen döneminde sanatla ikisi birbirine karışmaya başlıyor sanırım. Doğrudan sanat eğitimi almak yerine mimarlığa yönelmenizde babanızın etkisi var mı? Babanız da mimar öğrendiğim kadarıyla…
Ben mimarlık eğitimine başlamadan önce İzmir Fen Lisesi’nde kimya olimpiyatlarına katıldım. Yani mimarlığa geçmeden önce çok ciddi anlamda bir bilim eğitimi aldım. O bilim eğitimi sırasında herkes benim kimyacı ya da bir bilim kadını olacağımı düşündü fakat ben sanatı özlediğim için sanatla bilimi, tasarımla mühendisliği bir araya getirir diyerekten mimarlık okudum. Ancak açıkça söylemek gerekirse babam da mimar olduğu ve küçüklüğümden beri gerek inşaatlarda gerek onun maketleri arasında vakit geçirdiğim için mimarlık eğitiminin ilk iki senesi beni sıktı. TÜBİTAK’ta çalıştım, dağcılık, cankurtaranlık gibi aktivelerle uğraştım. Açık konuşmak gerekirse sanat eğitimi almayı hiç düşünmedim, hep teknik ve bilim konularında eğitim almayı hedefledim.
Şu anda da pek çok insanın çok aşina olmadığı çok yenilikçi bir sanat türü alanında çalışıyorsunuz. Spekülatif biyoloji olarak tanımladığınız bir kavrama dayanarak dijital teknolojiler aracılığıyla mimari enstelasyonlar, video ses işleri ve heykeller yaratıyorsunuz. Amerika’daki doktoranızı da nörobilim ve sanatı bir araya getirmek üzere yapmışsınız. Bu alana ilgi duymanız nasıl oldu? Nasıl gelişti?
Mimarlık eğitimim bittikten sonra iki master yaptım. İstanbul’da son yaptığım master, bilgisayar mühendisliği üzerineydi. İTÜ’de o master bitince Amerika’da UCLA’de tasarım ve medya sanatları okumaya başladım. Yine bilimi özlediğim için nörofarmakoloji dersleri aldım. Çünkü kimyaya, moleküllere karşı bir hayranlığım vardı ve bedenimizdeki belli kimyasalların düşüncemizi kişiliğimizi ve davranışımızı nasıl etkilediğini çok merak ediyordum. Hala da ediyorum.
Bir ders, iki ders derken DUKE Üniversitesi’nde ben bunun doktorasını yapayım, uzmanlığımı nörobilim alanında kurayım diye karar verdim. Böylece beş altı senelik eğitim macerasına daha atıldım.
Önce sanatla başlayıp sonra bilime geçmişim, derken yine sanatla ilgili mimarlık okumuşum, oradan tekrar teknik bilgisayar mühendisliğine geçmişim, derken UCLA’de tekrar tasarıma dönmüşüm, oradan beyin bilimine dönmüşüm. Yani sanatla bilim arasında zigzag şeklinde bir dikiş kurmuşum. Spekülatif biyoloji de bu eğitimsel altyapının bir ürünü.
Eserlerinizin bir derdi var. Mesela Antroposen döneme, yani Sanayi Devrimi’nden bugüne insanoğlunun gezegene en derin etkisinin görüldüğü döneme dikkat çekiyorsunuz. Hatta öğrenciliğinizde yarattığınız ‘Artığın ekosistemi’ Almanya’da ödül aldı ve altı yıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde sergilendi. O günden bu yana her bir serginiz ve işinizde bu etki görülüyor. Yani aslında, sanat, mimari, biyoloji, nöroloji, dijitalizm, aktivizm… Hepsi bir arada. Yaptığınız şeyi tanımladığınız ‘biyomimari’ tam bunun karşılığı mı?
‘Bir Aşırılık Ekosistemi’ 2014 -2025. Yani 11 sene efendim. Hala da sergileniyor. Plastik kirliliği gittikçe artıyor çünkü.
Nörobilim ve sosyal psikolojik alanlarından bakarsanız sanatın ve mimarlığın insanın hayat deneyimini oluşturmada ve şekillendirmede muazzam bir gücü var. Eften püften alanlar değil bunlar. Sanatın bir bilimi var, mimarlığın da.
Biyomimari, pek çok alanın kesişim kümesinde yer alan önü çok açık bir mimarlık dalı. Ben etrafımda sağlıklı ve mutlu insanlar görmek istiyorum. Çoğumuzun isteği bu değil mi? Çarpık kentleşme ve tüketim ağırlıklı yaşam biçimine alternatif üretmek mümkün.
Biyomimarinin de çabası hayat dolu ve sağlıklı bir çevrede mutlu ve sağlıklı bir toplumun altyapısını hazırlamak.

Şimdilerde herkesin ana konusu yapay zeka ve dijitalleşmenin her alana sıçraması. Sanat alanında da kendine bir disiplin alanı açmış ve kabul görmüş durumda. Hem genel olarak insanlık adına hem de bir ‘kadın sanatçı’ olarak siz bu gelişime nasıl bakıyorsunuz?
‘Eko-Feminist’ bir yapay zeka kurma çabasındayım. Daha bu yapay zeka dalgası başlamadan dokuz sene önce ‘KITTY AI: Yapay Zeka Kedicik’ diye bir iş ürettim 2016’da. Bu eser 80 müze ve galeride gösterildi.
Hiçbir teknolojiye sorgusuz sualsiz hop diye atlamamak lazım bu bir.
Ancak düşünmek insanlar için yorucu bir eylem, o yüzden irdelemek yerine etrafımızdakileri kopyalamak daha kolay olabiliyor. Çünkü beyin, vücut kütlesinin yüzde 2’sini oluşturur ancak enerjinin yüzde 20’sini tüketir. Modern hayatın ne kadar yorucu olduğu düşünülürse insanların enerji tasarrufu yapması doğal.
Yapay zeka konusunda sorulması gereken sorular var: Bunun arkasında kim var? Kimler yönlendiriyor? Doğaya ve okyanusa etkisi nedir? Toplumsal eşitliği bozacak mı yoksa onaracak mı? Yaratıcılığın önünü açar mı yoksa kapatır mı? Erişim kimin elinde? gibi…
Negatif bir gelişme değil ama derinlemesine tartışılmadığı sürece negatif etkileri olacaktır. Bu da iki.
8 Mart özelinde konuyu kadınlığa getirmek istiyorum. Sizin odaklandığınız konulardan biri de feminist teknobilim. İlham aldığınız neredeyse tüm alanlar -teknoloji dahil- erkek egemen alanlar. Bize biraz feminist teknobilimden ve biz kadınlar için neden çok önemli olduğundan bahsedebilir misiniz?
İzmir Fen Lisesi’nde TÜBİTAK kimya olimpiyat takımında tek kız çocuk bendim. Sınıfta 24 kişiden sadece dördü kızdı. Biz yüksek matematik, ileri fizik ve biyoloji çalıştık. Ancak altı erkek öğrenciye bir kız düşüyordu.
Neden? XX kromozomu daha mı aptal? XX sahibi insanların kafası matematiğe, mühendisliğe çalışmıyor mu? Kesinlikle çalışıyor ancak kadınlar üzerinde yüzyıllar süren bir baskı sistemi var. Kadınlar sosyal zekaya, erkekler matematik zekasına sahip gibi fikirler yanlış. Kadınlar yer yön anlamaz yanlış. Kadınlar ekonomi anlamaz yanlış. Ekonomi sözcüğünün kökü ‘ev’dir. Kadın kurmuştur evin finansal sistemini. Kadınlar duygusaldır, duygusal hareket eder, erkek mantık ürünüdür, yanlış. Bu yanlışlar tekrarlana tekrarlana toplum olarak çok önemli bir beyin gücünden mahrum oluyoruz.
Feminist teknobilim toplumsal bir süreç. Kadınlara okuma ve öğrenme özgürlüğü verilmesiyle başlıyor. XX sahibi insanların cinsel istismar vesaireyle ezilmediği, şiddete maruz kalmadığı, XX kromozomu taşıyan sinir sistemlerinin XY kadar özgürce gelişebildiği ve kadının zihinsel ve bedensel potansiyelini tam olarak kullanabildiği bir dünya öngörüyor.
Feminist teknobilim eğitimle başlıyor. Özellikle erken yaşta matematik ve fen eğitimi. ‘Sen kızsın kafan basmaz’ yerine, ‘Sen kızsın bunu ancak sen yaparsın’ mesajı, ‘Sus konuşma kadın’ yerine, ‘Konuş ki aydınlanalım’ mesajını içeriyor. Kadının mucit, bilim insanı, mühendis olduğu, teknolojinin ve bilimin bu insanlar tarafından üretildiği bir dünya kuruyor.
Sizin çalıştığınız alanlarda bir kadın olarak ayrımcılığa ya da eşitsizliğe dair deneyimleriniz var mı? Olmaması imkansızdır ama yine de merak ettim.
Ne kadar içten bir soru. Ben de çoğu Türk kızı gibi cinsel tacize uğradım, ben de çoğu Türk kadını gibi ayrımcılık yaşadım. Benim de zekam ve yeteneğim sadece kadın olduğum için küçük görüldü. Benim de sakalım olmadığı için sözüm dinlenmedi.
Ben de çoğu XX sahibi gibi sözlü şiddete maruz kaldım. Şu an benden hem yaşça küçük hem eğitim ve yetenek olarak benimle aynı seviyede olmayan insanlar benden fersah fersah ileride hem maddi hem de kategori olarak. Ama bu beni yıldırmıyor çünkü tıpkı sizin gibi ve okuyucularımız gibi Anadolu tanrıçalarının soyundan geliyoruz.
Son olarak yeni dünyanın yenilikçi bir kadın sanatçısı, fikir üreticisi olarak kadınların geleceğini nasıl görüyorsunuz? Kendi hikayenizde bir kadın olarak sizi yaptığınız şeye motive eden, diğer kadınlara da ilham olabileceğini düşündüğünüz o parıltılı şey ne?
Yaşam coşkusu. Canlının kıpır kıpır enerjisi. Bir şeye can vermekten alınan keyif.
Kendinle uğraşmayacaksın, yok kilom, yok ağzım burnum… Kendine odaklanmak yerine yaşama odaklan.
Merakını yitirme.
Temiz bir pınardan dağ suyu iç, vızıldayan böceklerin nadir su kuşlarının arasında. 2000 senelik bir zeytin ağacını kucakla. Bahar güneşini ensendeki ayva tüylerinde hisset.
Bedeninle gurur duy ve ona teşekkür et, sana her gün binlerce renk, ses, dokunuş, his ve en önemlisi yaşam enerjisi verdiği için.
Modern toplumun en büyük sorunu yaşam sistemlerinden uzaklaşmak ve kopmak. Köklerine sahip çık ve dallarını gökyüzüne, yağmur bulutlarına, yıldızlara uzat.