Canlı blog | İmamoğlu savunmada: Kılıçdaroğlu iki kelime edecek edemiyor

Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu İBB davasında ikinci günkü savunmasına başladı.

Görsel: Instagram / @ekremimamoglu

53’ü tutuklu 436 sanığın yargılandığı davanın bugün 99’uncu duruşması görülüyor.

23 Mart 2025’ten bu yana tutuklu bulunan İmamoğlu avukatlarıyla birlikte 17 Ekim’e kadar savunma yapacak.

İddianamede İmamoğlu ‘suç örgütü kurmak ve lideri olmak’la suçlanıyor.

İBB başkanına ilk iddianamede 849 yıldan 2 bin 430 yıl altı aya kadar hapis cezası isteniyordu. Davayla ilgili son ek iddianame, yani Ağaç A.Ş.’ye dair olansa 29 kişi hakkında. Bu kişiler arasında İmamoğlu da var. İmamoğlu’na bu iddianamedeyse 62’şer yıldan 168’er yıla kadar hapis cezası isteniyor.

İBB başkanına yöneltilen suçlamalar şöyle: Suç işleme amacıyla örgüt kurma, kişisel verilerin kaydedilmesi, kişisel verileri ele geçirme ve yayma, suç delilerini gizleme, haberleşmenin engellenmesi, kamu malına zarar verme, rüşvet, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, irtikap, kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama, ihaleye fesat karıştırma, çevrenin kasten kirletilmesi, Vergi Usul Kanunu, Orman Kanunu ve Maden Kanunu’na muhalefet.

Diken, İmamoğlu’nun savunmasını satır başlarıyla dakika dakika aktarıyor:

16:00 Murat Ongun, benim yol arkadaşım

Tabii burada bu sözde örgütün bir de yönetici kadrosu var, tam burada ona da değinmek istiyorum.

Murat Ongun, benim yol arkadaşım. (11 yıldır) kendisiyle gerçekten çok nitelikli, kaliteli bir çalışma dönemi geçirdiğimi düşünüyorum ve kendisinden razıyım. Böyle bir insanı, iddia makamının nasıl örgüt yöneticiliğine bağladığını gerçekten şaşkınlıkla izlemekteyim. Kaldı ki birçok insanın Murat’ın sanki bir çalışanıymış gibi onun uhdesinde bir örgüt liderliğinde bir ferdi gibi tariflenmesi de içler acısı bir durum.

Fatih Keleş gerçekten itibarlı bir işinsanı, kardeşimdir, arkadaşımdır. Kendisine İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü’ne başkanlık yaptı. Çok başarılı olmuştur. Kadim dostumun, kardeşimin, 25 yıldır tanıdığım bir insanın bu kadar başarılı işler yapmışken bir suç üstüne atalım deyip gerçekten zalimliğin, işkencenin en üst seviyesine kadar muhatap edilmesini utançla izliyorum ve gerçekten bu süreci önümüze koyan iddia makamını kınamaya da devam edeceğim. Gerçekten böyle bir insanı buraya örgüt üyesi yazıp onun altına işte bürokratları eklemenin, bu iddianamenin vasatlığını, bu iddianamenin kötülüğünü, bu iddianamenin boş bir çöp olduğunu ortaya koyan bir çerçeve olduğunu da milletimle paylaşayım.

‘Ertan Yıldız benim için bir hayal kırıklığıdır’

Ertan Yıldız… İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iştirakleri, bizden önce her biri kopuk bir uydu gibiydi. Hatta bu uyduların yörüngesi yoktu. 32 iştiraki birden denetleyen, takip eden ve kararların alınması noktasında İstanbul Yönetim AŞ’yi kurduk. Başına da Ertan beyi görevlendirdik.

Dolayısıyla Ertan beyin ‘2023’ün yarısından itibaren ben yoktum, ayrıldım, aramız bozuldu’ tümüyle masaldır. Gözaltına alınana kadar İYA AŞ’nin yönetim kurulu başkanıdır, sorumludur ve yetkilidir. Dolayısıyla bir örgüt yöneticisi değildir, zaten kendisi de bu manada cevap verdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraklerinden sorumlu şirketin yönetim kurulu başkanıdır, sorumlusudur. Daha öncesinde de başkan danışmanı kimliğiyle iştiraklerden sorumludur ve yetkili şekilde görevlendirilmiştir.

Dolayısıyla Ertan Yıldız’ın, özellikle itirafçı olduktan sonraki yalanları, iftiraları ki iddianame ona belkemiği diyor, şemada hemen benim altıma yazıyor. Burada ne dedi? “Ben örgüt yöneticisi değilim” dedi. Açıkçası “Eşitler halindeydik” diye de bir laf etti. Tabii ki eşit değildik, benim başka bir konumum var ama eşitliği şöyle görüyorsa; evet, ben her yöneticime çok değer veririm, bilgisine hürmet ederim. Eşitler arasındaki bir diyalog gibi onlarla ortak akılda süreç yönetmeyi önüme koyarım. Ama kendisi ne yazık ki tespit ettiğimiz kadarıyla aynı dönemde farklı ticari kavramlara bulaşmış, farklı ticari ilişkileri geliştirmiş ve bu noktada da başta İSPARK olmak üzere iş yapan, benim de çok önceden tanıdığım insanlarla, özellikle iddianamenin 63. sayfasında yazan şirket isimleriyle ilgili birtakım organik ilişkilere girmişler, aynı ofisleri kullanmışlar. Ama ne yazık ki ne hikmetse benim de tanıdığım, hatta geçmişte arsa ortaklığı da yaptığım bir işadamıyla yaptıkları bu ticari ilişkilerin hiçbiri iddianameye yansıtılmamıştır. O arkadaş sayın başsavcının çok yakın arkadaşı ve hemşehrisi olduğunu iddia eden kişidir. Ertan Yıldız da onunla aynı ofiste olan kişidir. Yani örgüt yöneticisi falan değildir ama sıkıntılı halleri vardır. Sıkıntı hallerini de burada gördük. Ne yazık ki benim için bir hayal kırıklığıdır. Örgüt yöneticisi değildir, kendi ticari ağı ve imzalı iddianameden sessizce silinmiş ve bunun nasıl silindiğini, kim sildiğini de tespit etmek size düşer diye ifade edeyim.

Adem Soytekin

Adem Soytekin benim 2007-2008’den itibaren tanıdığım, başarılı bir inşaatçıdır. İşadamıdır, kamuya iş yapmıştır. Aynı zamanda da burada daha önce de ifade edildiği gibi, farklı iş adamlarının da kamuya hizmet etme yönündeki birtakım işlerinde de taşeronluk yapmıştır. Adem’in işte kendi ifadesinde örgüt lafına ne cevap verdiğini, nasıl bunun bir şablon olduğunu, gerçeğe de aykırı olduğunu kendi diliyle duydunuz.

Adem’in de kardeşinin tutuklandığını, üç hafta sonra etkin pişmanlık ifadesinin geldiğini ve örgüt yöneticisi dediğiniz adamın bütün ilişkimiz boyunca Saraçhane’ye iki kez gittim dediğini sizler burada duydunuz. Örgütün kuruluş bildirgesi altında imzası olan adamın bile sahiplenmediği bir şablon çıkmıştır.

Murat Gül İbrahimoğlu

Murat Gül İbrahimoğlu’nu işadamı kimliğiyle İSFALT işini yapan alt yüklenici kimliğiyle sahadaki iki ya da üç ziyaretinde bulunan bir kişi olarak tanıyorum ve biliyorum. Diyaloğum bu kadar, nokta. Buradan örgüt yöneticisi çıkarmak, örgüt yöneticisi çıkardığınız insanın, özellikle 2024 seçimlerinde Murat Kurum’un kampanyasına destek olan birisi olması, yaklaşık 41,7 milyon lira… Sadece bu değil başka detayları da var. Aleyhime her gün haber yapan Yeni Akit’e milyonlarca para ödeyen bir işadamı olarak benim örgüt yöneticim. Gerçekten Allah akıl versin.

AK Partili belediyelere, valiliğe, kaymakamlıklara, yine aynı zamanda bu soruşturmayı başlatan eski başsavcıya, şimdiki bakana dört tane araba tahsis eden bir iş adamından bahsediyoruz. Ve bu örgüt yöneticisi.

Dolayısıyla yani buradan bir mucize yaratmak, buradan Ekrem’le ilişkilendirmek vesaire insanların kendi aralarındaki ticari ilişkiden suç çıkarmak… Bir iddianame için yalanın daniskası.

Ama daha daniskası var, daha zirvesi var. Hüseyin Gün, Sayın Hüseyin Gün… İşte kendisi burada. Yani casusluk davasında ne diyeyim, hangi cümleyi kurayım? Yani ben Sayın Hüseyin Gün ile biz cezaevinde uzaktan birbirimizi gördük ilk kez. Bir de burada casusluk davasında gördük ilk kez.

10-EKREM İMAMOĞLU SAVUNMASI (2.GÜN/ÖĞLEDEN SONRA) – 15.10.2026

Ondan sonra işte manevi annem diye ifade ettiği ve o hanımefendiyle beni ziyaret edip, 5 dakikalık ziyaretin fotoğraf çekildiği gün… Görüntüyü bir bakar mısınız ya? Böyle bir saçmalık olabilir mi? İşte örgütün yönetim kadrosu! Bir tane, birisi gazeteci, danışmanlığımı yapmış, benimle iletişim konusunda çalışmış bir yol arkadaşım. Birisi madalya getiren, millî ve mesleğini yapmış, partisine hizmet etmiş ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü üzerinden madalya getiren spor kulüp başkanı, iki tane itirafçı ve kimsenin tanımadığı bir beyefendi. Örgüte bak ya, yönetici kalitesine bakar mısınız?

Yani ben Türkiye’de şampiyon olması için Trabzonspor’a takım kurmuş adamım ha. Takım kurmuş adamım yani. Ya böyle bir, böyle bir safsata… Ben Türkiye’nin şampiyon, şampiyon, şampiyon, kamu kadrosunu kurmuş insanım, kamu kadrosunu. Bu memleketin liyakatli evlatlarına yetki vermiş, yüzde beşini tanımam, yüzde doksan beşine tam yetkiyle çalışmış birisiyim.

Genel sekreterlerimi anlattım, hiçbirini tanımıyorum. Öyle babamın oğlu, halamın oğlu, bir tane bakan çıkıyor, fondan vurduğu vurgun ortada, sülale boyu makam saysan, onun gibi 50 tane aile sayarım size. 50 tane. Nepotizmi kapıdan içeri sokmadık, eş dost akrabayı kapıdan içeri sokmadık. Bu kadar iddialı söylüyorum, giremezler. Bu kadar namuslu bir süreç yönettim. Şuraya bak ya, suç örgütü üretiyor, bu vasatlıla iddia makamı. Yani birazcık kaliteli düşünün ya, bari birazcık suç uyduruyorsunuz da biraz anlamlı olsun ya. Ayıptır ya. Ayıptır, yazıktır, günahtır. İnsanların onuruyla oynamayın. Bu kadar net.

Onun için ortada bir suç örgütü yok, ortada şanlı, şerefli İstanbul Büyükşehir Belediyesi var, yüzlerce vatansever yöneticisi var, canla başlan çalışan memurları, mühendisleri ve şoförleri var. Hepsiyle de gurur duyuyorum, açıkça da söyleyeyim, hepsiyle de gurur duyuyorum.

Öğleden önce size dedim ki; birileri, kendi yaptığı şeyleri herhalde Ekrem de yapmıştır diye hazırlatmış bir itirarnamereyi… Boşa konuşmadım. Bakın, 1996’dan bir haber var. Bunu tekrar yansıtacağım bir şey de var ama buradan göstereyim.

Beni ekranda küçültmüşsünüz ama beni bir şey yaparsanız, imkân olursa… “Kaçak yapılara ruhsat ve bağış alıyoruz” diyor Sayın Cumhurbaşkanı, belediye başkanlığı döneminde. Ben böyle bir şey ne dedim, ne de böyle bir şeyi savunurum. Kaçak yapılara ruhsat verip bağış alıyoruz diyor.

Bakın, bu 99’dan bir haber. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ikinci yıl dönümünde basın toplantısı düzenlemiş. Ve tekrar ediyorum; kaçak yapılara, kaçak, ruhsat verip bağış alıyoruz. Bağışı İBB almıyor, aldığı yer belli! Haberi yapan o dönemde Hürriyet muhabiri, altında da ismi var. Tanırım da hanımefendiyi, bizimle de çalıştı, 30 küsur yıl Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştı, onların dönemi de dahil. Haber yalan olsa ,herhalde işi ona yaptırmazlardı. O günden bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Hürriyet’i temsil ediyor.

Bağış alıyormuş, kimden? Kaçak yapı yapandan. Ki kendi suçlandığı ne varsa bana havale ettirmiş. Bakın bu kadar net söylüyorum. Kendi suçlandığı ne varsa bana havale etmiş.

akın, bu da çete suçlaması. Bu da çete suçlaması. Yine o dönem iş yapan Albayrak ailesiyle ilgili bir çete suçlaması. Bu da Milliyet’in haberi. 2001 yılından Milliyet haberi. Müfettiş Candan Eren tespitte bulunmuş ve yazmış. Erdoğan’ı da yol arkadaşlarının bazıları terk etmiş. DGM’de yargılanan çalışma arkadaşı, üst düzey yöneticinin ifadesinden okuyorum: “İhalelerde komisyon alma işi belli bir kadro işidir. Çünkü dışarıya bilgi sızmaması gerekmekte, sistemin bir parçası olması gerekmektedir. Sistemin bir parçası olması gerekmektedir. İsmi geçenler, yani az önce gösterdiğim işte Albayrak grubunu kastediyor, başkana yakın olarak sistemin bir parçasıydılar.” Bu da onun evrakı ve yapılan müdahale.

Şimdi kulağa çok tanıdık geldi sayın heyet, bu ifadeler ve bu haberler. Aradan çeyrek yüzyıl geçmiş, kendine yapılanı bana yaptırıyor. Ama bir farkla; bunu iyi duyun lütfen. Ona ve arkadaşlarına belki biraz zulmedildi, kendisine ve arkadaşlarına. Kendisi de buraya yakın bir yerde 3-4 ay hapiste tutuldu ama bugün burada kadınlara, annelere, çocuklara bile acımadılar. Zulmün ve zalimliğin zirvesini yaşatıyorlar. Yazıklar olsun!

Şimdi rakamlara geliyorum. Aylarca ekranlarda tek bir rakam döndü: 560 milyar lira. Florya’nın bahçesi kazıldı, para çıkmadı, bavul çıkmadı, cenaze aracı çıkmadı. Florya’ya para taşındığını anlatan şoföre “Gözünle gördün mü?” diye soruldu. Cevap yok, görmedim. Ve şu eklendi: “Sadece duyumu anlattım, duyum.” Bu dosyanın anahtar kelimesi bu: Duyum. Buraya kim geliyorsa iki soru, üç soru, bir süre sonra duydum. Ya gözünle gördün mü? Yok, duymuştum. Kimden? E birilerinden. İsim de yok. Sizler şahitlik ettiniz. Yüzlercesine, yüzlercesine şahitlik ettiniz. O haberleri yazanların bir kısmı bile sonra yalan söylediklerini kabul etti. Yalanı yazan itiraf etti, bedelini ödeyen ise hâlâ Silivri’de.

İddianameye gelince 560 milyar lira ne oldu biliyor musunuz? İddianamede bir anda 160 milyar liraya düştü. 160 milyar liraya düştü. Uçtu 400 milyar, bir anda uçtu. 560 milyar dendi, çok net ifade ediyorum, 560 kuruş bulunamadı, 560 kuruş! O 160 milyarın nereden geldiğine bakın; yaklaşık 110 milyar lirası tek bir eylemden: Eylem 59, Cebeci. Tam bir uydurma, bir manevra, uydurma bir manevra yani. Hani bir şey bulamadık, 560 milyar dedik, ortada bir şey yok. E nasıl uyduralım, nasıl uyduralım? Hani bir akşamda iki şey uyduralım: Birisi Cebeci’den 110 milyar lira, birisi de 53,5 milyarlık tek bir eylemden: Eylem 60, yurt dışı kredileri biz uçurmuşuz. Yani uçurmuşuz, hem de 53,5 milyar yurt dışı kredisini.

Manşetlerdeki 100 milyarların neredeyse tamamı iki eylem. Bu ikisi çökerse, 160 milyar da çöker ve çöktüler. Şimdi nasıl çöktüğünü tabii ki anlatacağım. Yanına bir üçüncüsünü de koyacağım: Eylem 140, metro ihalesi. Orada da ilginç konulara değineceğim. Çünkü bu üç eylem bu iddianamenin İstanbul’a ne yaptığını en çıplak hâliyle gösteriyor. Bu iddianame aslında metroyu ve nasıl borç ödemeyi suç hâline getirmiş zihinlerin bir örneği, yani somut bir çıktısı.

Benim için tek kuruşun ev değiştirdiğini gösteren tek bir belge ortaya konsun 87 milyon önünde özür dileyeceğim dedim. Hala tek bir evrak, tek bir belge, tek bir ses kaydı, tek bir görüntü buraya yansımadı, yansımayacak. Ben çok net biliyorum. Yansımayacak ve adımdan da soyadımdan da eminim. En az onun kadar eminim.

Cebeci… Geldik Cebeci’ye. Bu dosyanın en büyük rakamı yaklaşık 110 milyar lira, manşetteki 160 milyarın üçte ikisinden fazlası tek başına buradan çıkıyor. Yani bu kumpasın ağırlık merkezi Cebeci. Rakam iki kalemden oluşuyor. 31 milyar lira kaçak döküm geliri. Yaklaşık 80 milyar lira da maden rezervi kaybı. Kulağa ne kadar korkutucu geliyor, değil mi? Yani bu korkutucu rakamları tek tek söküp, bunu yazanların böyle ellerine uzatacağım, vereceğim ellerine.

Dört soru soracağım. Cebeci nedir? Cebeci’de yetki kimindedir? Kaçak döküm varsa kim görmeliydi ve bu rakamlar kim tarafından yazıldı? Nasıl yazıldı? Dosyayı okuyan biri Cebeci’yi İBB’nin kendi kafasına göre gördüğü, kurduğu bir yapı sanır. Zannedersiniz ki Cebeci’yi İBB kurdu. Gerçek tam tersidir. Cebeci, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın ve ona bağlı MAPEG’in projesidir. Cumhurbaşkanlığı’nın 100 günlük eylem planına alınmış bir devlet projesidir.

Bakın, ben bu konuyla ilgili sorunları gördüğümde benim kulağıma İSFALT’ın orada bir iş yapması gerektiği ve bir teminat mektubu verdiği, bunun ciddi bir zarara İSFALT’ı sokacağı, o dönemin parasıyla yüz milyonlarca SGK borcu olan İSFALT’ın bir de bunu ödeyemediği zaman bu nakite dönmesi halinde iflas edeceğini söylediklerinde, konu kiminle ilgili dedim. “Vali Bey” dediler. Vali Bey’e ısrar ederek, toplantının yapılmasını ve bunu bizim anlamamız gerektiğini ısrar ederek dönemin valisi Ali Yerlikaya’dan bu toplantıyı talep edenim. Ama bende yetki olsa, buranın sahibi İBB olsa, bunun toplantısını İBB’de yapar çözüm bulurduk. Vali’nin peşine düştüm çünkü yetkilisi vali, kurulun sahibi vali, sahibi maden bölgesinin Enerji Bakanlığı, MAPEG. Nokta. Nokta. Bu kadar net.

Cebeci, yıllarca kaçakçılığın cirit attığı, kontrolsüz, tehlikeli bir yer. Tozuyla, görüntüsüyle bölge halkını bezdirmiş. Ben Sultanbeyli’yi gezmeye gittiğimde, bu siyaset yani seçim döneminde, o bölgeye girdiğimde bana anlatılan ilk konu şuydu: Tozdan boğuluyoruz, bizi buradan kurtarın. Kamyonlar evlerimizin kıyısından geçiyor, köye gidenler yolda eziliyor, burada cinayet işliyorlar, birbirlerini vuruyorlar, efendime söyleyeyim maden boşluğundan aşağı düşen kamyonlarda insanlar ölüyor. Bunları ben orada duydum zaten.

Hükümet, 2018’de bir akreditasyon projesi açıkladı. Aynı yıl Cebeci, Resmi Gazete’yle maden bölgesi ilan edildi. Türkiye’nin ilk ve tek maden bölgesi. Ruhsatlar da benden önce verilmiş. Bu projenin doğum tarihi de sahipleri de kayıtlarda yazılıdır. 19 Haziran 2018. Sultanbeyli’de bir tanıtıp töreni yapılıyor. Bakın 19 Haziran 2018. Kürsüde dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, yanında İstanbul Valisi, AK Parti İstanbul İl Başkanı, AK Parti’li bu arada il başkanının az önce bahsettiği iş adamı Gülibrahimoğlu’nun ortağı olduğunu altını bir daha çizeyim o dönemde. AK Parti’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal, rahmetli Topbaş’ın yerine ara seçimle gelen kişi, AK Parti’nin Sultanbeyli Belediye Başkanı ve o gün AK Parti Sultangazi İlçe Başkanı olup, sonradan Sultangazi Belediye Başkanı olan Abdurrahman Dursun. Bunları fotoğrafları arşivde açılış töreniyle, yani bunu tanıtım töreniyle Sultanbeyli’de anlatılması…

O törende ne söylendi? Bakan sorunun 10 yıldır sürdüğünü, çözüm için 2 yıldır çalışıldığını anlattı. Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı ise açıkça kamulaştırmak gerektiğini, artı 760 milyon liralık bağlantı yolunun parasını da İBB’nin harcayacağını söyledi. Kamulaştırma ayrı, 760 milyon liralık orada yapılacak yolun maliyeti de ayrı.

15:40 Hesap vermek asli görev

“Hesap vermek bir kamu görevlisinin en asli görevidir. Dolayısıyla hesap vermekten geri durmak, aklımızın ucundan dahi geçmez.

Bakın, bir önceki beş yılda beş kez Sayıştay denetimi gören iştirakler bizim dönemimizde 82 kez Sayıştay görmüştür. Daha önce savcılık soruşturmaları sıfırken, bu beş yıl içerisinde 26 kez savcılık soruşturması yaşanmıştır. Mesela yine iştirakler üzerinden Ticaret Bakanlığı müfettişi, vergi müfettişi, Çalışma Bakanlığı müfettişi gibi denetimler sıfır. Kıymetli halkıma söylüyorum, sıfır, hiç yapılmamış. Ve bizim dönemde ise tam 378 kez yapılmış.

Ve burada diğer maddelere de baktığınızda, yani totalde 147 kez tüm kurum denetlendi, teftiş edildi, birçok kurumun ve kuruluşun gelip yerinde incelediği hususlara dair süreç işletildi. Bunun neredeyse 11 kat daha fazlasını biz kendi dönemimizde yaşadık. Ve sonuç ne oldu biliyor musunuz? Hiçbir kamu zararı tespit edilememiştir.

Hakkımızda 27 Aralık 2021’de özel bir teftiş başlatıldı. Kurumumuzda bir tane terörist bulunmadı, bir tane insan… Hâlbuki 557 terörist diyerek bizim kurumumuzdaki 90 bini aşan insan zan altında bırakıldı. Tüm personel incelendi, ihaleler incelendi, iş yeri açma ve çalışma ruhsatları incelendi, resmen bir saldırıya uğradık.

Aylarca bize ‘terörist’ diye cumhurbaşkanı dahi Meclis kürsüsünden, farklı meydanlarda konuşarak, en başta söylemiş olduğu o lekelenmeme hakkını, masumiyet karnesini yerle bir etmekte hiç geri durmayan, gerçekten ahlaki unsurların tamamen dışında söylemlerle bize saldırılarına maruz kaldık.

Ama tekrar ifade edeyim, ek bir kuruş kamu zararı tespit e-di-le-me-di. Nokta.

Bunu niye hatırlatıyorum? Belki de tarihin en vahşi şekilde hazırlanmış, yalanlarla dolu, iftiralarla dolu, az önce anlattığım 4 bin sayfalık bu iftiranamenin, 1600’e yakın denetim geçirmiş bir kurumdan tek bir kamu zararı çıkmamışken buradan bizi yargılayacak 155 eylemi uyduran iddia makamının ne kadar kasıtlı ve ne kadar siyasi bir iddianame hazırladığının da ispatı olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Kamuya zarar vermemiş bir yönetimden suç örgütü çıkar mı? Çıkmaz. Kamunun kasasından beytülmale hiç dokunulmuş mu? Dokunulmamış. Kamunun kasasından kimsenin cebine tek kuruş girmiş mi? Girmemiş. Burada yargılanan nedir? Allah aşkına soruyorum.

14:20 | ‘Delil yok, delil olmazsa 3 bin sayfayı dizersiniz‘

İddianame, Kasım 2025’te gözaltından tam sekiz ay sonra yazıldı. Mahkemeye sunulmadan önce gazetecilere dağıtıldı. Kabul edilmemiş bir iddianame şüpheyle bile paylaşılmaz. Bu iddianame, önce gazeteye, gazetecilere verildi, yandaş gazetecilere. Bana ise üç ay sonra 22 Ocak’ta DVD’lerle ulaştırıldı.

Rakamlara bakalım, 4 bin sayfa iddianame, 80 bin sayfa ek, cezaevinde haftada iki saat bilgisayar hakkı.

Yani ben haftada iki saatte, sayılı haftalarda 84 bin sayfayı okuyacağım ve konuya hakim olacağım. Ben bu işleri anlamam ama yani 84 bin sayfaya bu işi dökmek… 4 bin sayfa iddianame yazmanın zaten anlamı, kimse bunu okumaz, zaten içi boş. Yazdıran da biliyor, yazan da biliyor. İşin içinde ne var biliyor musunuz? Dün dedim ya, aynaya baktılar, yazdılar. Kendi hayatında ne yapmışsa, ne uygulamışsa, ‘Yahu Ekrem de yapmıştır’ diye yazdıkları bir iddianamedir bu.

Duruşmalar 9 Mart’ta, yani tutuklanmamızdan bir yıl sonra başladı ve yaklaşık yedi ayı bitirdik, sekiz aya gidiyoruz. Hâlâ insanlar neyle suçlandıklarını öğrenemedi. İddianameyi okuyan herkes bir şeyi hemen fark eder: Bu metin bir hukukçunun değil, bir manşetçinin kalemidir. Ahtapotun kolları, güç zehirlenmesi… Gasp etti bile deniyor. Böyle bir suçlama yok ama. Gasp etti deniyor ama öyle bir suçlama yok. Çünkü bu kelimeler mahkeme için değil, ekran için yazıldı. Seviyorlar. Seviyorlar. Bu işi seven basın mensuplarını da yanlarında taşımayı da seviyorlar. Ama ağır yük oldu kendisine.

Peki bu iddianame neye dayanıyor? Bunu ben söylemeyeceğim, iddianame kendisi söylüyor. Örgüt şemasının hemen üstündeki cümle şöyle: ‘Soruşturma kapsamında elde olunan başka etkin pişmanlık hükümlerinden başta, etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan örgüt mensuplarının beyanları olmak üzere, tüm deliller bir arada nazara alındığında…’ Başta belge değil bakın, başta belge değil. Başta banka kaydı değil. Başta dinleme değil. Başta itirafçı! Yani mış muş. Demiş, söylemiş. Bu binanın temeli bu kelime. O temelin nasıl döküldüğünü de biraz önce anlattım.

Bu dosyada tek bir banka dekontu yok, para izi yok, talimat yazısı yok, ses kaydı yok, görüntü yok, ‘Gözümle gördüm’ , diyen tanık yok. Ama her arkadaşım ve ben… Bizim tarafımızda ise tapular var, faturalar var, noter belgeleri var. Açıklamasında ada, parsel, proje var. Banka havaleleri var, Hazinenin izinleri var, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun borç yoktur yazısı var, İBB Meclisi’nin oybirliğiyle aldığı kararlar var, MAPEG Genel Müdürlüğü’nün yazdığı yazılar var, Enerji Bakanlığının aldığı kararlar var. Hepsi var! Öbür tarafta, mış muş. Belge bizde, dedikodu onlarda. Bu davanın bütün hikayesi bu dört kelime: Belge bizde, dedikodu onlarda.

Tam bir komedi, tam bir safsata!

Bir de ceza dosyasının içerisindeki siyaset… Burası çok önemli. Yani bu iddianamenin tümüyle siyasi saiklerle başladığının aslında net bir tarifi. Eylemleri bir kenara koyalım. Rüşveti, ihaleyi, ruhsatı, raporu bir kenara koyalım. Geriye ne kalıyor? Aslında tümüyle siyasi bir hikaye. Bu dava siyasidir. Tekraren söylüyorum: Bu dava siyasidir.

İddianame bu hikayeyi saklamıyor da. Kendi eliyle dokuz başlıkta yazıyor: Bir partiyi ele geçirmek ve cumhurbaşkanı adayı olmak. Suç! Kurultay ve il kongresi, parti binası, gazeteciler, seçmen verisi, casusluk, ilçe adayları, iştiraklerle adayların eşleştirilmesi, en sonunda da o partinin kapatılması için Yargıtay’a bile bildirim yapan bir iftiraname. Tam bir komedi, tam bir safsata!

İlk madde: İki amaç varmış. İlki maddi zenginleşme, ikincisi aynen okuyorum. Burada da görülüyor. 2019 yerel seçimlerinden sonra ikinci amacın suç gelirlerinden elde edilen maddi sermaye ve örgüt liderine mensup olduğu siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirmek. Örgüt liderinin mensup olduğu siyasi parti, yani benim partim o dönemde. Ben kendi partimi ele geçirmişim. Bir insan kendi evine hırsız olarak giriyor yani.

Ya partiyi tanımıyorsunuz, ya partiyi bilmiyorsunuz, geleneklerini bilmiyorsunuz yani mahalleden başlayan seçimler ilçe delegesi, sonra ilçede il delegesi, sonra ilden kurultay delegesi. Yani milyonlarca insanın katılımıyla yürüyen bu süreçte ben, partiyi ele geçireceğim. Bir partinin üyesi o partide söz sahibi olmak ister, delegesini ikna etmek ister, kurultayı da kazanmak ister. Buna dünyanın her yerinde siyaset denir ama bu iddianameye de örgüt amacı diye yazılıyor. Yani parti içinde seçim kazanmayı, örgüt amacı olarak yazıyor.

Sizi vasatlık kokan insanlar!

Bir alta daha geçersek… Sonra iddianame bir alıntı daha koyuyor. Şimdiki hedefimiz Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı olmasıdır. Nasıl ki partinin ele geçirilmesi için fon oluşturuldu fon, ben hayatımda fon diye bir şey demedim, bilmiyorum. Fonu burada öğrendim. ‘Ve bu hususta başarılı olunmuşsa şimdi de cumhurbaşkanlığı seçimi için büyük bir fona ihtiyacımız var. Bu fona katkı verenler abat olacak.’ Vallahi bunu yapmış olan biri yazar. Ben bilmem. Bak, yapmış olan biri yazar mı? Ya da yazdırır. Tarihe dönün bakın, vallahi bulursunuz onu, kimse. Ben bulamam, ben cahil kaldım.

Bu cümleyi kim, kime, nerede, hangi tarihte söylemiş ya? Hangi fon? Hangi hesap? Hangi banka? Ya! Günü geldiğinde bunu yazana soracağım günleri Allah bana gösterecek.

2 milyar fon! Kim demiş? Sarp Yalçınkaya diye bir adam. Ben tanımam etmem. O ondan duymuş, o ondan duymuş, o ondan duymuş, o da ondan duymuş. Muş muş muş muş. Üç katlı bir dedikodu, dört katlı bir dedikodu. Ahhh ahhh!

Benim, sözümona bu fon rakamının geçtiği isimlerin arasında, işte Murat Gülibrahimoğlu denen bir işadamı. Burada rakamları tek tek yukarıdan aşağı döküldü. 42 milyon rakibimin kampanyasına yatırmış. 42 milyon, 2024’ün rakamlarıyla yani, üç sene önceki rakamlarla, 42 milyon. Biraz bahsedeceğim daha sonraki maddelerde. Milyonlarca lirayı, 42 milyonu yatırdığı kişi Murat Kurum’un hesabı, ben değilim. Gak guk dediler. Ya o öyle değil de falan filan! Bırak gak guku! Benim cumhurbaşkanlığı fonumu toplayan adam böyle yapacak, siz de buradan bir yalan uyduracaksınız, o yalanı da millete yutturmaya çalışacaksınız, hadi oradan. Sizi vasatlık kokan insanlar!

Suç değil, siyaset

Bir aşağı daha gelebilir miyiz? Asıl dayanak, Adem Soytekin’in ağzından yazılmış bir cümle: ‘Beylikdüzü’nde temelleri atılmış, cumhurbaşkanlığı için sermaye toplamak amacıyla kurulmuş bir örgüt’. İddianame bu cümleyi iki ayrı yerde örgütün kuruluş belgesi gibi kullanıyor. Savcı bu salonda kendisi de okudu. Cevap tutanakta var, herkes açıp bakabilir. ‘O beyan öyle değil savcı bey’. Adem cevap veriyor: ‘O beyan öyle değil savcı bey, oradaki beyan ben onu şablon olarak gördüm, ben ifadeden sonra gördüm’ diyor. Önüme şablon olarak koydular diyor yani. Çünkü yok öyle bir şey. Adem böyle bir cümle kuramaz ki. Günlerce çalışsa Adem böyle bir cümle kuramaz. Adem 2007’den beri benimle çalışan bir tane emekçi adam ya. Adamı bile ne hale düşürdünüz ya. Beceriklidir ha, başarılıdır yani işini iyi yapar. İşini iyi yapar yani. Ben yüzlerce konut, başarıyla yaptığını, binlerce yaptığını biliyorum yani.

Şablon! Cumhurbaşkanlığı için kurulduğu söylenen örgütün kuruluş belgesi, onu imzalayan adamın önüne konmuş ve bir şablon çıktı. Gerçekten Fatih (Keleş) kardeşim burada söyledi, hukuki olmaktan ziyade siyasal bir kurgu dedi. Gerçekten bu yazılan şey de siyasal bir kurgu, doğru söyledi. Üç kat, beş kat dedikodu binaları.

Kesinlikle bir suç değil, siyasidir, siyasettir ve bu dava baştan sona siyasettir. Bunu bile yazanlar da siyasetin bir parçaları olduklarını atandığı makamlarla net belli etmişlerdir. Nettir yani, somuttur, altına imza atılır. O kadar vasat bir örgütlenme ve o kadar vasat bir strateji ve bir sistem kurdular ki yani sonucunda hepsi bakan olacak, bu millet de anlamayacak bu işi ya. Hepsi makam alacak, bu millet de bunu anlamayacak yani.

Ya Rabbim, akıl ver, fikir ver!

İddianame, bir başka sayfaya geçebilirsek zahmet olmasa, iddianame yine bir başka konuya giriyor. 2’nci önemli kurultay, il kongresi. Genel başkanımız, il başkanımız burada. Bizim il kongrelerimiz, kurultaylarımız yani bir parti mücadelesi nasıldı bilmeyen insanlar, herhalde bunu oturmuşlar kafalarına göre yazmışlar. Belli ki ders aldıkları insanların da demokrasiyle ya da yazdırma konusunda talimat verenin de demokrasiyle parti içi demokrasiyle de alakası olmadığı için, hiç öyle bir deneyimi olmadığı için yaz babam yaz olmuş yani. Ki bizim partimiz o dönemde de tam değildi, şimdi bunu tamamlamak gayretini yani bir partinin en güçlü kişisi üyedir diyen ve karar alan genel başkanımı da alkışlıyorum. Ve onu yani demokratikleşme çabasını biz hala vermeye çalışıyoruz.

İddianamede aynen şöyle yazıyor: ’38. Pardon, başka 38. İl Kongresi’nde delegeleri satın alarak desteklediği il başkanının seçilmesini sağlayan örgüt liderinin, 4 Mayıs, 4-5 Kasım, pardon, 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kongresi’nde…’ ve devam ediyor: ‘…delegelerin satın alınarak Özgür Özel lehine oy kullanmaları sağlanmıştır’.

Ben, o dönemin genel başkanı, şimdiki butlanın tavsiyesiyle o kurultayın divan başkanıyım, divan başkanı. Talebiyle. Tavsiyesi derken kurultay delegeleri seçtiği için onun önermesiyle ben divan başkanıyım. Divan başkanı olmak öyle basit bir şey değil ki yani Cumhuriyet Halk Partisi’nde. Ben o kongrede, kurultayda divan başkanıydım.

İddianameden bir kesit: ‘Örgüt liderinin 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kongresi’nde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısında aday olarak Özgür Özel’i belirlediği, delegelerin Özgür Özel lehine oy kullanmaları sağlanmıştır.’ Ya Özgür Özel, Sayın Özgür Özel, bu partinin grup başkanvekili, yıllarca milletvekili. Benim partide geçirdiğim yılın neredeyse iki katı kadar partide üye olmuş bir insan. Ben onu belirleyeceğim, falan filan; bir de lehine oy kullanmalarını sağlayacağım. Ama benim Özgür Özel’i o dönemde desteklediğimi Türkiye’de herkes biliyor. Herkes biliyor yani, gizlisi saklısı yok ki. Destekliyorum. Sadece divan başkanı olduğum için, o gün tabii ki desteklemeyle ilgili tek bir cümle kurmadan o günkü kurultayı adil bir şekilde yönettik. Şuna bak ya! Bunların üzerinden kurulan bir iddianame.

Bir delegenin adı var mı? Kaç para verilmiş? Kime, nerede, hangi gün, hangi elden? Yok. Yüzlerce delegenin oy verdiği bir kurultay; iddianame hepsine “satın alınmış” diyor. Bir tanesinin ismi yok. Delil diye ne konmuş? Kurultay görüntüleri. Bir sonrakini açabilir miyiz? Suç delili diye bunları koymuşlar iddianameye, suç delili diye. Sayın genel başkanımızın aldığı oyu açıklayıp sonra orada konuşma yaptığı bu burada fotoğraf koymuşlar, bir de böyle yuvarlak içine alarak ‘O da oradaydı, o da oradaydı, o da oradaydı’ demişler. Allah’ım ya Rabbim, akıl ver, fikir ver!

Bütün Türkiye’nin canlı yayında izlediği bir kurultay, bu iddianamede delil. Oylar sandıktan sayılarak çıktı, tutanağa yazıldı. O tutanak belgedir. Karşısında adı olmayan bir satın alma var. Satın alma, sadece bu; belge yok.

Kılıçdaroğlu da biliyor her şeyi, her şeye laf yetiştiriyor, bu konuda çıt yok

Manşetlerdeki adıyla para kuleleri ifadesine de girmek istiyorum. Yani il binası. Üretecekler ya! İddianame bir itirafçının ağzından şöyle yazmış: Bu paraların CHP’nin belediyelerden bir şekilde toplandığını, toplanan paraların Fatih Keleş ve Tuncay Yılmaz tarafından bu binanın satın alınması için götürüldüğünü, herhangi bir bağış olmadığını biliyorum. Buradan almış yürümüşler. Bir sürü insan orada başka davalarda geliyor, orada da ifade veriyor. O dönemin il başkanı da ifade veriyor. Diyor ki biz paraları topladık, toplandı. İşte bu dosyada olan Veysel Erçevik diyor ki, binanın satın alındığını sonradan duydum diyor. Adem Soytekin’e, az önce söylediğim cümleyi kuran Adem Soytekin’e mahkeme başkanımız soruyor diyor ki işte bu konuyla ilgili ne diyorsun diyor. Cevabı tutanakta şöyle yazıyor. Onun üzerine hiç çalışmadım, hiç de okumadım. Çünkü ceza verilmediği için bakmadım ana diyor. Çalışmamış üzerine!

Yahu, bir siyasi parti binası aldı. Ne bütçe katkısı? Türkiye’nin gayrimenkul alım sektöründe olduğu gibi bir kısmı resmi ödenirdi, bir kısmı gayri resmi ödendi. Burada Mustafa Can Poyraz çıktı. Ben de diyorum ki Can Poyraz kim? Baktım meğerse bu konuyla ilgili gelmiş, sanık. O dönemde İl başkanımızın basın danışmanı. Dedi ki, bağış kampanyasını anlattı, insanlara bağış yaptırdı. Kişi başı 55 bin lira verenler olduğunu. İşte zaten verilen para toplasan işte 300 küsur kişi yapar dedi. Bunların toplandığını oraya götürüldü. Biz onun için ili temsilen oraya gittik deniyor. Hatta bununla ilgili tutanak alındı deniyor avukattan. Avukat belli vesaire. Ya buradan suç çıkarılmaya çalışılıyor.

Benim gözümün önünde, o dönemin genel başkanına, Kemal Kılıçdaroğlu’na bu olayın buranın nasıl alınacağı anlatıldı. İl başkanı anlattı. O da biliyor her şeyi. Her şeye laf yetiştiriyor. Bu konuda çıt yok. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu madde ile ilgili buraya tanık olarak çağrılmasını talep ediyorum. Ayıptır. Ayıptır ya. Sanki o il binası gökten zembille indi. Talep ediyorum. Tanık olarak dinletilmesini talep ediyorum. Ayıptır. İki kelime edecek edemiyor. Bu nasıl bir iş ya?

İddianamede aynen şöyle yazıyor: Kamuoyu desteği sağlamak üzere, çeşitli gazetecilere fon sağlayarak PR yapılmıştır ve isimleri sayılıyor. Soner Yalçın, Şaban Sevinç. Geçmiş olsun diyorum. Ne yazık ki tutuklandı Şaban Bey. Buraya da gelmişti, ifade vermişti. Batuhan Çolak, Yavuz Oğhan ve Ruşen Çakır gibi gazetecilere çeşitli televizyon kanalları suç örgütü tarafından fonlandığı deniyor. Aynen böyle. Ben hangi gazeteciye talimat vermişim? Ya şuradaki insanlarla merhabalaşmanın dışında bir muhataplığım yok. Ya merhabalaşmanın dışında. Hangi haber için, hangi paylaşım? Yalan. İddianamede tek bir örnek yok. Halkı yanıltıcı bilgi yaymakla suçlanıyoruz. Yayılan o yanıltıcı bilginin kendisi iddianamede yok. Yok, yok.

İBB iştiraklerinin ilan bütçesinden bana en ağır hakaretleri yapan firmalara, şey gazetelere nasıl paralar ödendiğini, bizden önceki dönem dizilere dizilere bugünün parasıyla 200-250 milyon, 300 milyon, bugünün parasıyla iştiraklerden 400 milyon nasıl paralar ödendiğini biz biliyoruz, çıkarttık, bunları tek tek anlattık. Futbolcu satın aldılar ya bizim iştiraklerin paralarıyla, futbolcu. Başakşehir’e, şuna buna futbolcu aldılar. Bir tane buldunuz mu böyle bir şey? Yok. Bir gazeteye, bir gazeteciye usulsüz, abartılı para ödendiğini gördünüz mü? Yok. Ayıptır ya. Dedikodu, safsata.

‘Uygulamanın çalıştığı sunucu üzerinde, 11 milyon 360 bin 412 vatandaşa ait olduğu tespit edilen kişisel verilerin bulunduğu ve bu kişisel verilerin 8 Kasım 2023 tarihinde özel bir firmaya mail olarak gönderildiği tespit edilmiştir.’

Bu salonda ne çıktı? Önce şu: İstanbul Senin hâlâ çalışıyor, bugün hâlâ çalışıyor. Öyle bir şey yok. Teknoloji sağlayıcı İsmet Koyun söyledi. Şu anda İstanbul Senin projesi veya hâlen 3 milyona kadar insan kullanıyor. Kapatılmadı, kapat kapatmadı, kapatılmadı. Devlet bile kapatmamış yani. Çünkü yok öyle bir şey, yalan.

İBB Hanem talimatını aldığı yazılan Resul Emrah Şahan, ‘İBB Hanem’i ben ilk defa burada duydum’ dedi. Esra, ‘İBB Hanem vasıtasıyla hiçbir zaman veri toplanmadı’ dedi. İtirafçı diye burada içinde omurga kalmamış olan eski daire başkanı kalktı ne dedi? ‘Bu veri 3.7 milyon kişinin verisi dışarıya çıkarılmış mıdır anlamında ispatlamaya yeterli değil’ dedi. Kendi rolü soruldu, ‘USOM raporuna girin ve Erol Özgüner yazın, sıfır sonuçla karşılaşacaksınız’ dedi. Ortada bağımsız bir bilirkişi raporu bile yok. Yani böyle saçma sapan, içine her şeyi boca etmişler; ‘Buradan bir şey uyduralım, bir şey bulalım’ demişler. Sonra devam etmişler. Yani YSK’dan listeleri kapmışlar, falan filan devam etmişler.

Nasıl devam etmişler? Bir sonrakine gelelim. Hüseyin (Gün) Bey dün yoktu, bugün burada. Beyefendiyle ben tanışmıyorum ya. Beş dakika fotoğraf çekildi adamın beyefendinin, kusura bakmayın adam dedim, beyefendinin burada çektiği ızdıraba bakıyorum, uzaktan anlamaya çalışıyorum. Tanımıyoruz kardeşim birbirimizi ya! Rahmetli manevi annem dediği birisiyle onun aldığı randevuyla gelmiş, bizimle fotoğraf çekilmiş ya, beş dakika. Ve şu anda ne? Örgüt yöneticisi! O konuya da ayrıca gireceğim. Örgüt yöneticisi, tanımıyorum! Diğer tarafta casusluk suçlamasıyla muhatabız. Niye? Beyefendiyle fotoğrafı çektik diye.

Bu iddianamenin en ağır, çirkin cümlesi iddianamede yazıyor. ‘Seçim sonucunu ajanlar belirlemiştir’ diyor. İşin analiz kısmını şüpheli Hüseyin’in ortağı olan Aaron Barr isimli şahsın gerçekleştirdiği, bu şahsın da Amerika istihbarat servisinin dijital projeler koordinatörü olduğu, dolayısıyla İBB’ye ait mail içerikleri ve dataların istihbarat servisleri tarafından ele geçirildiği… Ya bu ülkenin seçilmiş belediye başkanına, cumhurbaşkanı adayına utanmadan, utanmadan sefil bir biçimde ‘casus’ diye yazan savcılar var ya! Bunu nasıl akıl edebilmiş, şaşıyorum ya. Casusluk davasına imza atan kişi de adalet bakan yardımcısı. Şaka gibi, değil mi?

Fotoğraf insanı casus yapsaydı bu ülkenin yönetiminde casus olmayan kalmazdı. Şöyle bir FETÖ dönemine ve öncesine bakalım. Tekrar söylüyorum: Bu ülkede bir insanın fotoğrafla casus olduğunu eğer ispatlıyorsanız, şu anda bu ülkeyi yönetenlerden casus olmayan kalmazdı! Benim fotoğrafım yok.

Yüzde 70’i bir de ayağına giderek fotoğraf çektirmiş kişilerin ya. Ayağına giderek. Himmet duyarak, icazet alarak.

Devletin görev verdiği bir insan, kendisi diğer duruşmada belgesini koydu ortaya. Devlet adına toplantılar düzenlemiş. Bugünün istihbarat başkanıyla toplantılarda bir arada olmuş. Bana beş dakika, vefat eden manevi annem diye tarif ettiği hanımefendiyle geldi diye ve beş dakikada bir fotoğraf çekildi diye bir tane duruşmamız var, casusluk davası ve ben oradan da tutukluyum. Bir de benim buradaki davanın da örgütün yöneticisi! Duruşmanın özeti Hüseyin Gün’dür. Bakın duruşmanın özeti; eşittir, Hüseyin Gün.

İddianamede diyor ki; Şişli, Üsküdar, Beylikdüzü, Esenyurt, Eyüpsultan, Bakırköy, Sancaktepe, Kadıköy, Çekmeköy gibi ilçelerde örgüt lideri, kendisine bağlı kişileri aday göstermiş. Büyükçekmece, Küçükçekmece, Tuzla belediye başkanlarını ise kendisine tabi kılmış. Vay anasını ya! Vay anasını ya! Ya ben çok ayıp biliyor musunuz yani. Yani burada koca koca insanlar, isimler, hayatı geçmişleri olan, birikimleri olan insanlar, siyasi geçmişleri birçoğunun benden de fazla olan var orada. Mesleki geçmişleri… Onlara hakaret edercesine. Kendi diyorum, belge yok, bir şey yok. Ya Büyükçekmece Belediye Başkanı 45 senelik belediyeci; kendime tabi kılacağım. Küçükçekmece Belediye Başkanı 40 senelik parti yöneticisi, partide yöneticiler yapmış insan; kendime tabi kılacağım ve diğerleri.

Yalvardılar. Birçok ilçe belediyesi. Altı sene boyunca. Dedim arkadaş bu doğru değil. Biz ilçelere hizmet edelim ama bu doğru bir yöntem değil yani. Ama bunu bu hükûmet, bu zihniyet yaptı, işte en somut örneği. Neymiş? Ekrem İmamoğlu iştirakleriyle fotokopi çekmiş falan filan. Ya Cumhurbaşkanlığının kasasından belediyelerine 45’er milyon lira para yolluyor. Niye? ‘Ula seçimi kaybediyorsunuz, bari biraz para yollayalım belki parayla kazanırsınız.’ Ekrem İmamoğlu’na karşı ne kadar fon biriktirirsen biriktir kazanamayacaksın, kazanamadın. Üç tane Beylikdüzü’nde kaybettin, Üç tane de İstanbul’da kaybettin. Bundan sonra da kaybetmeye mahkûmsun. Çünkü siyaset yapmayı unuttun. Milletten uzaklaştın. Parayla her şeyi yaparım zannediyorsun. Korkutarak makamları alırım, belediye başkanlarını partime geçirtirim ya da boyun eğdirtirim ya da el öptürürüm, el öptürürüm zannediyorsun ama o siyaset bu millete sökmez, sökmeyecek. Bu millet sandıkta karar verecek. Bu sökmedi işte. O para yolladığın ilçelerin, o yolladığınız ilçelerin 24’ünün 11 tanesini kazandık, 13 tanesi kaldı.

Şimdi düşünün; bir belediye başkanı hakkında yazılmış rüşvetten, ihaleden, ruhsattan söz eden bir ceza iddianamesi… Bu iddianame, bu cumhuriyeti kuran partinin kapatılması için Yargıtay’a bildirimde bulunuyor. Bir yolsuzluk dosyası bir partinin kapatılmasına nasıl bağlanır? Bağlanır. Eğer baştan beri hedef o partiyse, hani dedim ya adaysızlaştırma, partisizleştirme, lidersizleştirme; anlattım ya… İşte adaysızlaştırıyor, partisizleştiriyor ve lidersizleştirmeye doğru gidiyor. Gözünü partiye, genel başkanına göz dikmiş.

Siyasi polemiğe girmeden bütün bu dokuz başlık biraz önce anlattığım takvimin üzerine konduğunda yerli yerine oturuyor, her biri bir durağa denk düşüyor. Ve dokuz başlığı yazan iddianamenin imzacısı bugün Adalet Bakanı. Hâlâ bu davayı konuşuyor. Benim nasıl savunma yapmam gerektiğini bile anlatıyor. Oysa Anayasa açıktır: ‘Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; tavsiye ve telkinde bulunamaz’. Kendisi bana “Siyasi polemiğe girme” diyen, iddianamesine dokuz siyasi başlık yazan, bir partiye kapatma bildirimi yapan iddianamenin imzacısıdır.

Peki, onun dediğini yapalım. Dosyadaki delillere bakalım. Dokuz siyasi başlıkta delil diye ne var? Üç katlı, dört katlı, beş katlı bir dedikodu mekanizması. Bir şablon, bir kurultay görüntüsü, bir tahmin ediyorum, ofisin üstündeki sokaktan gelen baz kaydı, YSK’nın kendi verdiği bir liste, beş dakikalık bir nezaket fotoğrafı, kırgınlık, kızgınlık, bir fotoğraf iddiası, seçim parası diye de bir alacak feragatı, bir Meclis kararı ve 67 çöp kamyonu. Delillere göre konuşmak bu kadar kısa sürüyor. Bu kadar kısa. Çünkü delil yok. Delil. Delil olmazsa 3 bin sayfayı dizersiniz.

Adalet Bakanı daha geçen hafta, geçen hafta dört beş defa okudum. Anadolu Ajansı’nda katıldığı programda soru soruluyor ona. Beni şöyle tarif ediyor: ‘Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu’. Bakın, ‘Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu’. İsmimi anmayabilirsin. Vatandaş karar vermiş yani. Bu, mahkemeyi etki çabasıdır. Gözdağı verme çabası. Çünkü HSK başkanı. Öyle de bir ters düzen var yani. Sadece Adalet Bakanı değil, aynı zamanda HSK başkanı.

Cumhurbaşkanı olmak istemek, kurultayda bir adayı desteklemek, parti binası için bağış toplamak, gazetecilerle ilgili konuşmak, seçmene ulaşmak, aday göstermek, seçim kazanmak; bunlardan hangisi suç ya? Hiçbiri. Bu dosya bir yolsuzluk dosyası değildir. Bu dosya bir adaylık dosyası üzerinden suç üretme dosyası safsatasıdır. Sandıkta yenilemeyen rakip, bir ceza dosyasıyla yarıştan alınmak isteniyor. Sandıkta kazanan parti, kapatma bildirimiyle lideriyle birlikte sandığı dışarı itilmek isteniyor. Konu bundan ibarettir.

Örgüt meselesi… Yani bu iddianamenin en büyük kelimesi, örgüt, suç örgütü! Neden örgüt denildi? İki sebebi var: Birincisi hapisten geliyor, en kolay, kestirme yolu. Kısa yol var ya. Örgüt suçu, kanunda katalog suçlar arasında. Örgüt denildiği anda tutuklamanın kapısı açılıyor. Kumpas davalarının bilinen yöntemi bu. Oraya örgüt yaz, tutukla, garanti.

İkincisi; yığın. Birbirinden alakasız insanlar, birbirinden alakasız 155 iddia yüzünden ayrı ayrı yargılanacakken, örgüt kelimesiyle tek bir ağır ceza davasında toplandı. İşiniz zor. İşiniz zor mahkeme heyeti, sayın başkan. Bir de üstüne üstlük isim de vermemiş, ‘Asrın yolsuzluğu’ demiş. Manşet için sana yığın da lazım, örgüt de lazım. İkisini yan yana koymuş. Bir yandan bakarsanız işiniz zor. Bir diğer tarafından bakarsanız işiniz çok kolay tercih tabii ki sizlerin.

Üst yönetimde kim varsa, herkesi örgüt adını yazmış. Yöneticilerin birbiriyle görüşmesi, telefonla konuşması örgütün devamlılık ilişkisi diye sunulmuş. Bir kurumun yöneticileri birbiriyle konuşmayacak da ne yapacak? Suç örgütü denen yapı, anayasada ve kanunlarda en ince ayrıntısına kadar tarif edilmiş. Ya burası bir kamu kurumu. Bu yapıyı ben kurmadım, devlet kurdu. Burayı yukarıya doğru gidersen maliyeye bağlayabilirsin. Kanuna göre Şehircilik Bakanlığına bağlayabilirsin. Cumhurbaşkanlığına bağlayabilirsin. Yetkileri var denetim mekanizması da öyle ilerliyor. Yetkileri de öyle ilerliyor. Bağlayabilirsiniz yani. Bu örgüt devam etti, cumhurbaşkanına bağlayabilirsiniz yani mesela. Örgüt lideri kim diye biraz tartışma yaratırsınız o kadar. Cumhurbaşkanına kadar bağlayabilirsiniz bunu.

MASAK,, BBDK Dış Ticaret Bakanlığı denetler. İBB’nin en kilit yöneticileri genel sekreter, İSKİ, İETT’de genel müdürleri Çevre Bakanlığı onayıyla atanır. Peki bütün bu kurumların başına gelenleri kim atadı? Cumhurbaşkanı ya da onun partisinin meclis çoğunluğu. Onların onayından geçiyor birçok şey, atamalar ve uygulamalar.

Beş yıl, beş yıl boyunca İBB meclisi AK Parti çoğunluğundaydı. Yani bizim çoğunluğumuzla bana bir gün bile görev yapma fırsatı vermedi bu yargı, bu güdümlü yargı. Ve beş yıl o şekilde geçti. Denetlendik. Denetleme kurulunun tamamı AK Parti’liydi. Onların onaylarıyla, imzalarıyla geçti, onların oylamalarıyla geçti. O zaman bu iddianamenin mantığıyla şu çıkıyor: Devlet bütün kurumlarıyla altı yıl boyunca Türkiye’nin en büyük şehrini bir suç örgütünün yönettiğini görmemiş, öyle mi? Görmüş, ortağı olmuş, işin içinde olmuş ya da onlar suçlu, onlar da sanık olmalı. Ki birçok meclis kararında, birçok encümen kararında onların imzaları var, burada ortaya kondu. Ama tık yok, bu konuda tık yok.

Yahu bizim bu tablomuza bakın analiz ettiğinizde liyakat görüyorsunuz. AK Parti dönemi İmamoğlu döneminin tamamen didik didik etmiştir. Bakın bir tablo yansıtın lütfen. Bir alta geçebilir misiniz? Bence bu davanın, bu duruşmanın en önemli tablolarından bir tanesini sizinle paylaşıyorum şu anda. En önemli. Sayın Başkan, hani vakti böyle çok şey yapmamak adına sadece gösterip kapatabilirim. Detayına ikinci bölümde girebilirim. Sadece şunu söylüyorum. 2015, özür dilerim 2014-2019 döneminde 147 kez denetlenen İBB kurumu, 2019-2025 arasında 1590 kez denetlendi. Burada, burada iç denetimler vesaire yok. Kendi kurduğumuz iç denetim mekanizmaları burada yok. Ve orada da fark atmış durumdayız. Çok çalıştık, çalıştırdık çünkü ekiplerimizi. Yani benden önceki dönemde iç denetim mekanizmasının sıfır, sıfır bakın, hiç çalışmadığını tespit ettik. Onlar yok. 147’ye 1590. Didik didik edilmişiz, didik didik.”

13:10 | ‘Gidin fona odaklanın, fona, dökün her şeyi ortaya’

“Bu dosyayı, sizlerin önüne koydum, dün başladım koymaya devam edeceğim. Sayfa sayfa değil, durak durak. 19 Mart sabahından bugüne kadar ve her durakta aynı şeyi göreceksiniz. Hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon, hem de vahşi bir operasyon. İçinde işkence var. İçinde zulüm var. İçinde insan haklarına aykırı her şey var.

Bugün yargılanan ben değilim, bugün yargılanan bu iddianamedir, iftiranamedir, onu yazdıranlardır ve onu yazanlardır. Hükmü de her zaman ifade ettiğim gibi ve her zaman olduğu gibi, tarihten nice örneklerini göreceğiniz gibi millet verecek.

Bu millet darbeleri bilir. Kazanılan hiçbir hak da bedelsiz kalmadı. Yassıada’da, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta mahkemelerinde nice masum insan ağır bedel ödemiştir bu ülkede. Taraflar değişti, sanıklar değişti ama sonuç hiç değişmedi.

Bir türlü de akıllanmıyoruz ya. Bir türlü de akıllanmıyoruz yahu. Erki eline alan, ‘Ya bu hatalar yapılmıştı, ben bu ahlakça hataları yapmayayım’ diyemedi ya. Niye diyemedi ya? Toplum vicdanında lanetlenen mahkeme kararlarını tarih yazdı. Adnan Menderes’e, Fatin Rüştü Zorlu’yu, Hasan Polatkan’a idam cezası verenler bugün nasıl anılıyor bir baksınlar. Gencecik Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a idam cezası verenler nasıl anılıyor dönüp bir tarihe baksınlar.

Tarih o davaları yargıladı ve hükmü sanıklara değil, hakimlere ve hakim güçlere çatır çatır verdi. Bu millet, onları yerin dibine gömdü. Dün 27 Mayıs’ta Yassıada’da, 12 Eylül ve parti kapatmada ya da 28 Şubat’ta, bugün 19 Mart ve 21 Mayıs Silivri’de aynı yöntemler, ister asker uygulasın ister sivil fark etmez, bunun hukuk devletinde yeri yasak yöntemlerdir. Bunlar darbe yöntemleridir. Tarih o davaları nasıl yargıladıysa, bu davayı da öyle yargılayacak.

Zifiri karanlıkta evimin kapısına yüzlerce polis geldi, yüzlerce! Ve beş altı kademe, beş altı kademe canım polisimizi kapıya dizdiler. Kim? Kim? Koltuğunu sağlama almak isteyen bir kişi ve onun aparatı! Ev bastı! 15,5 milyon insanın cumhurbaşkanı adayı olarak istediği insanın, 16 milyon insanın koca kadim İstanbul’u emanet ettiği insanın kapısına dayandı. Diyorlar ki ‘Savunma yap.’ Ne savunması ya? Boynunuzu aşağı eğin bu kararı alanlar! Siz Türk milletine ihanet etmiş insanlarsınız. Bu ülkenin insanlarına; demokrasiye, adalete, Cumhuriyete ihanet etmiş insanlarsınız.

Çağırdınız da gelmedik mi? Adaletten mi kaçtık? Sorgulamadan mı, hangi denetimden kaçtık? Elinizde ne var? Nereden kaçtık? Korkaklar! Randevu bile veremediniz. Telefonumuza bile bakamadınız. Korkaklar!

Çocuklarımın önünde, 16 milyon İstanbullunun belediye başkanının kapısına yüzlerce polis… Niye? Bugün bir yandaş vasat basın demiş ki: ‘Ben dün şov yapmışım.’ Sizi şovmenler sizi, foncular sizi! Benim evim de barkım da belli. Benim gizli tapum yok. Gizli tapusu olanlar düşünsün. Benim her şeyim belli. Didik didik edin, her şeyim belli benim.

Daha önce haksız soruşturmalar açıldı. Çağrıldığımda gittim, ifade verdim. 19 Mart’ta telefon etsen gelmez miydi? Yok. O tiz sesini dün gibi hatırladığım kişi, birisinin karşısında paye edinecek. Çünkü bir süre sonra bakan olacak. Söz almış.

Benim dilimin kemiği yok. Her şeyi çok net bende. Ben çünkü gökten hiçbir şeyi zembille almadım yani. Emeğimle aldım, terleyen alnımla aldım. Sırtımdan akan terle aldım. Seçimler de öyle, paramı da öyle kazandım, malımı da öyle kazandım, her şeyi.

Ama amaç ifade almak değil ki, amaç görüntü. Şafak vakti yüzlerce polis, kapıdan almam belediye başkanı şak şak şak! Hayır bunlarda nasıl övünürsün da anlamıyorum yani. Millete rezil oluyorsun, milletin vicdanına, irfanına rezil oluyorsun. Dünyaya rezil oluyorsun. Parayı kaçırıyorsun bu ülkede. Müflis tüccara dönüşüyorsun. Müflis bir tüccara dönüşüyorsun. Bunda nasıl keyif alınır? Anlamıyorum. Hayatı durdurdular. Evden çıktık, polis arkadaşla sohbet ediyorum, gülerek. İçimi dökerim ama gülerek. Tabii ki tespitlerimi de söylerim.

Toplantı, gösteri yasağı ilan edildi. Avukatlarım Vatan Emniyet’e kilometrelerce yürüyerek gelebildi, kilometrelerce. Saraçhane’ye bile kilometrelerce yürüyerek insanlar ulaşabildi. Böyle bir rezillik var mı ya? Geldiğimiz duruma bak. Neyi konuşuyoruz burada? Yedi aydır ne konuşuyoruz burada? De-di-ko-du. İddia makamı ne sorabildi? Hiçbir şey. Sınıfta kaldılar, sefil oldular. Ne sordu? Bir şey gösterdi mi size? Gördünüz mü? Görmediniz, göremeyeceksiniz. Çünkü yok.

Gidin fona odaklanın, fona. Ona odaklanın. Gösterdiğinizi zannediyorsunuz. Dökün her şeyi ortaya. Benim mensubu bulunduğum parti, iki defa önerge verdi. Ne dedi? ‘Herkes malının, mülkünün hesabını versin. Yargıçlar, hâkimler, savcılar dâhil. Bakanlar, milletvekilleri dâhil, belediye başkanı…’ Benim zaten malım mülküm belli, gizlim saklım yok. Herkes malını mülkünü ortaya koysun ya. Koysun! ‘Hesap verelim’ dedi iki defa. Ne oldu? Cumhur İttifakı reddetti. Ne dediler? ‘Ya arkadaş, fon için komisyon kuralım. Hep beraber sorgulayalım.’ Ne oldu? Cumhur İttifakı ret. Korkan ret verir mi? Korkan böyle konuşur mu?

Şimdi, böylesi bir vahşi günle başladık Vatan Emniyet’te. Her şey bu yurttaşa kapatıldı. Ailemin, çocuklarımın gözlerinin önünde ben bunları yaşadım. Dört gün hücrede tutuldum, dört gün. Sayılarını vereceğim. Gelenek hâline geldi; pislik yerde dört gün kalsınlar. Özellikle pis bir yer. Rezil kokuyor. Affedersiniz, sidik kokuyor. Affedersiniz, uyuşturucu kokuyor. Niye? ‘Bak biz Ekrem İmamoğlu’nu dört gün burada tuttuk arkadaş.’ Sonra gelenek yaptılar bunu, herkes için tuttular. Bak şart olsun ki foncuları tutmadılar orada. Ben böyle iddia ediyorum, tek bir fikrim yok, bana anlatan da yok. Böyle iddia ediyorum, tutmadılar. Çünkü hesapları ortak. Olur ya konuşur. Hesapları ortak! Ben demiyorum, çıktı zaten ayan beyan.

Adliyeye gittik. Saatlerce orada bekletildik. Aç susuz bu arada, onu da söyleyeyim yani. Bir tane şey getiriyorlar, sorsan fasulye bilmem nesi, pislik yani hani. Yani Ramazan ayı, bakın Ramazan ayı. O gün (oruç) tuttum, sonra tutmadım. İlk gün tuttum, sonra tutmadım. Tutanlar oldu o yemeklerle, Allah kabul etsin. Tutanlar oldu, biliyorum arkadaşlarımdan. Dindarlık, he? Ben dindarım ha. Dindarlık nedir bilirim yani. Ama ben Yaradan’la kimseyi arama sokmayan bir dindarım.

Öğrendiğim kadarıyla ama daha çok kendi inancımı kendi hayatımla birleştirdim. Ve araya kimseyi sokmadım. Kimseyle de inancımın hesabını tutmadım.

Bunları yaşadım ben. Sonra savcıya çıktık. Önce terör savcısıydı yanlış hatırlamıyorsam, sonra yani dün anlattığım Kent Uzlaşısı, sonra İBB davası ile ilgili savcıya çıktık. Kent Uzlaşısı ile ilgili savcılıkta hiçbir şey demeyeceğim; soru-cevap, birkaç şey ve bitti. Ama Kent Uzlaşısı’ndan sonra İBB davası için çıktığımız savcı çok enterasandı. Karşılayışı bile enterasandı. Sorgusu da enterasandı. Zaten soru da yok da hani cevap da yok da… Ama uğurlaması daha da enterasandı.

Aynen şöyle: Bitti, ayaktayız, avukatlarım şahit. ‘Sayın başkanım, bugün biz burada oturuyoruz, sizi yargılıyoruz; siz yarın Cumhurbaşkanı olursunuz, masanın bu tarafına geçersiniz, siz bizi yargılarsınız’. Döndüm kendisine dedim ki: ‘Ya siz kim, biz kim? Bu kafayla mı bizi yargılıyorsunuz?’ Bu vatandaş şimdi Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü. Ey büyük Allah’ım! Ey büyük Allah’ım, memleketi koru Ya Rabbi! Ben bunları yaşadım, yaşadım, uydurmuyorum; bunlar kameralar var orada da vardır, şahitleri de var, yaşadım ben bunları. Sonra ‘yok ben öyle demedim, bilmem ne demedim’ falan filan. Saçının şeklini bile hatırlıyorum, neyi demedin? Ben o anı unutacak mıyım zannediyorsun? Bu hangi kafa? Bunun adı cumhuriyet savcısı! Ben bunu konuşmayacağım, öyle mi?

Ve hakim önüne çıkarıldık. Hakim önüne çıkarıldık, tabii İBB davasında tutuklandık, yani yolsuzluk davasında tutukladık. Aynı hakim önüne terör davasında çıkarıldık, yani Kent Uzlaşısı davasında. Valla anlatamıyorum ama kem küm bir şeyler söyledi ama daha vahimi iki duruşmada da çok kararlı bizi dinlemekten uzak, avukatlarımı da susturmaya çalışan zavallı bir zihniyet. Bu kadar söyleyeceğim. Ama daha kötüsü, kim ne ilişki kurar bilmem, bana iki davadan da tutuklama kararı veren kişinin de eşi Adalet bakan yardımcısı.

Tek bir hakim ‘tutuklama son çaredir, adli kontrol yeterlidir dedim, serbest bıraktım’. Tak adamı sürdüler, yok ettiler adamı. Birkaç gün sonra o serbest bıraktığı insanlar tekrar tutuklandı. Niye? Talimat, mahkeme değil ki, talimat.

Soruşturma hep manşet. Önce manşet, sonra dosya. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin TRT’si benim param, benim. Sizin paranız, 87 milyonun parasıyla bize küfretti ya. Bize hakaret etti.

Siyasi operasyonu anlamanın kısa yolu: 31 Mart, Ramazan ayının ortası, 2024. İktidar sandıkta yenildi, İstanbul bir kez daha kazanıldı. Millet, iktidarın sandıkla değişebileceğini gördü. Anlattım ya totalitarizmi; sandıkla değiştirilebilme ihtimaline karşı kurulan düzendir. Düzen değil, sistemdir ya da rejim. Örgütlü bir çalışmadır. Hemen ardından bu soruşturmayı başlatacak başsavcı, bakan yardımcılığından alınıp İstanbul’a getirildi. Bu atama bu soruşturma içindir. Bu bir tespit.

Başsavcı gazetecileri topladı, soruşturmaya bir ad taktı. Tarihte yok böyle bir şey: ‘Asrın Yolsuzluğu!’ Ceza iddianameden önce, mahkemeden önce ekran önünde kesildi. Ben ilk günden ‘suç örgütü lideri’ diye damgalandım. Yol arkadaşlarım ‘suç örgütü üyesi’ diye damgalandı. Bu bir hukuk süreci değil, bir itibar suikastıdır. Lekenmeme hakkının ihlalidir, masumiyet karinesinin ihlalidir. Hani diyorlar ya bugün; “Sakın masumiyet karinesini ihlal etmeyin. Sakın insanları lekelemeyin, itibar suikastı yapmayın, yaptırmam.

Kim yapıyorsa, dün söyledim tekrar söylüyorum: Kim yapıyorsa, kimin lekelenmeme hakkı ihlal ediliyorsa, kimin masumiyet karinesi çiğneniyorsa, kime iftira atılıyorsa; namussuzdur, şerefsizdir bunu yapan. Bu kadar net. Ahlaksızdır.

Bu dosyada delil yok. Delil olmayınca bir şey üretilmesi gerekiyor. Üretilen şey itirafçı. Sistem böyle kuruldu; itirafçı. Bunu bir tarifi var, dört adımlık bir tarif. Birinci adım; herkes tutuklanır. Genel müdür de tutuklanır, şoför de özel kalem çalışanı da çaycısı da kim varsa etrafında tutuklanır. Aylarca tutuklu kalındı. Ya bir yıl tutuklu kalan var, bir yıl 13 ay şoför, çaycı daha yeni çıkan var.

İkinci adım; aileye uzanılır. Eş gözaltına alınır, oğul, kardeş, kayınbirader içeri atılır. Bir iş insanının ifadesi alınırken eşinin gözaltına alındığı haberi ona verilir. O insan ‘ne isterseniz imzalarım’ demek zorunda kalır. Bir arkadaşımızın çocuk yaşta denebilecek oğlu bir yıl cezaevinde tutulur. Bir başkasına ‘1 milyon dolar verirsen eşinin tutuklanmamasını sağlarım’ denir. Yani özgürlüğe fiyat biçilir.

Özgürlüğe fiyat biçilme hikayeleri kaç tane dinledik bir buçuk senedir? Somut delilleriyle ortaya konan kaç tane var? Davaya dönüşen onlarca. Ne yapıldı? Hiçbir şey. Niye? Dokunulmaz. Ya cinayet bile çıkartılmaya çalışıldı manşetlerden. Avukatların ismi, cismi belli, tek bir soru bile sorulmadı. Ne oldu? Herkes serbest kaldı, kimse yok. Bitti her şey. Kaynağı neresi? Adliye. Kaçıncı katsa üç kat, iki kat her neyse kapalı kapılar ardındaki tezgahı kuranlar. Onun için bu iddianameyi yazanlar benim için şaibelidir. Kaçıdır şaibeli, kaçı değildir onu bu millet tespit edecek.

Üçüncü adım; önüne bir metin konur, o metnin adını öğrendik, şablon. Kaç tane gördük burada? Onlarcasını gördük. Şablon, kaç tanesi ortaya çıktı? Mahkeme heyetinin huzurunda oldu bütün bunlar. Kullanılacak kelime de belliydi, sistem. Ben hayatımda sistem diye bir laf kullanmadım. Organizasyon şeması dedim, çalışma sistemimiz dedim. Ben insan kaynakları masterı yaptım. Bilirim yani bir organizasyon şeması nasıl şekillenir, bir işletme, bir kamu kurumu nasıl şekillenmelidir bilirim. Sistem diyen tahliye oldu, ‘ya sistem de git!’ Tahliyenin anahtarı bu kelimeydi.

Dördüncü adım; kapı açılır. ‘Üç isim ver, üç hafta sonra seni çıkarayım’ teklifi anlatıldı. Aleyhte ifadenin ardından kapılar bir bir açıldı. Biri ertesi gün, biri aynı gün, biri üç hafta sonra. Biri de açıkça söyledi, çıkmak için her şeyi söyledim dedi. Açıkça söyledi bunu. Basından duyduğunu söylemiş, gazetede okuduğunu söylemiş, avukatının ona söylediğini söylemiş, savcının ona dikte ettiğine evet demiş, her şeyi söylemiş. Hatta bazıları, savcı yazmış o imza atmış. Burada açık açık ortaya çıktı.

Sadece buradaki tutuklu arkadaşlarımdan bahsetmiyorum, tutuksuz sanıklardan da bahsediyorum. Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç. Özgürlük karşılığında isim, tahliye karşılığında cümle. Bunun adı itiraf değil, bunlar takastır. Tehditle, baskıyla, vaatle alınan ifade kanunen delil olmaz. Hür irade yoksa kağıttaki cümlenin hiçbir değeri yoktur. Bunları kanun yazıyor, ben değil. Oralardan aldığım şeyler.

Bu zulmün sessiz bir tarafı da var. 20 anne çocuklarından koparıldı, 20 anne, bilerek, zalimce. Eşi riskli doğum yaparken yanında olmak isteyen bir daire başkanımıza izni verilmedi. Suçu yok ki orada, tutuklu yargılanıyor, versen ne olur? Vermediler. Zalimlik sınır tanımıyor.

O 20 annenin bir kısmı kilometrelerce, 100 kilometrelerce ötelere sürüldü. Kadınlar yerlerde yattı. Hepsi bilinçli yapıldı, Sayın mahkeme başkanı ve sayın heyet. Hepsi bilinçli yapıldı. İster görün ister görmeyin, ister duyun ister duymayın, ister hissedin ister hissetmeyin, hepsi bilinçli yapıldı, hepsi zalimce yapıldı. Hepsi bir çıkar, bir menfaat için yapıldı. Menfaatini de alanlar aldığını zannediyor. Almayanlar da sıra bekliyor.

Benim ailem de payını aldı. Babam sanık yapıldı, oğlum sanık yapıldı, eşimin ağabeyi sanık yapıldı. Tek soru sorulmadı bunda, bir yıl yattı. Diğer ağabeyi başka bir dosyada tarihte görülebilecek en uydurma bir dosyayla aylarca tutuklu kaldı. Kendisinden uyuşturucu tüccarı çıkarmaya çalıştılar, bir şeyle uğraştılar yani. Adam ‘Saçımın kılını alın bakın, ne kadar kılından alıyorsanız kıl alın bakın’ dedi, adamdan kıl almadılar. Çünkü temizdi. Aylarca hapiste tutuldu. Niye? Ekrem’in akrabası. Hıh!”

12:25 | İmamoğlu savunmasına şöyle başladı:

“Tabii İstanbul, yoğun bir sel ve su baskınıyla karşılaştı. Esasen istatistiklerle beraber, 1986’dan bu yana yaşanan en yoğun yağmur yağışından bahsedildi. Bu yağışın etkisinin özellikle öne çıktığı ilçelerde daha güçlü bir şiddetle yaşandığını, olabildiğince haberlerden dün gece savunmaya hazırlanırken ara ara bakabildim, bu sabah da bir kısım izleyebildim.

Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: 1986’da, 6 milyonu biraz aşan nüfusta bir İstanbul, 94 yılında 8,5 milyon civarında bir İstanbul ve 2019’da, yani 25 yıllık bir yönetimle bulunduğu esnada ,2019’da 15 milyonu aşan, 15.5 milyon ve 16 milyona yaklaşan nüfusuyla bir İstanbul. Yani temel mesele, yağmurun yere düştüğü kilogramı veya altyapıyla tek başına izah edilemez. Temel mesele, esasen bir yerleşimle ilgili nüfus planlamasıyla, kentleşmeyle ilgili izah edilebilir, kentleşme sorunuyla izah edilebilir. Yani bugün baktığınızda, Kağıthane arka çeperinde bulunan ve Ayazağa bölgesinde çok yoğun ve şaşırtıcı görüntülerin olduğu bir bölüme baktığınızda, arada kurulmuş olan, vadiye yerleştirilmiş olan son 10-15 yılın yüzbinlerce nüfusunun bir dere yatağına kuleler halinde dizilmiş olmasını, bundan ayrı tutamazsınız. Yani derelerin, dere yataklarının, su havzalarının yapılaşması büyük bir sorundur.

O bakımdan gerçekten dün ağır bir yağış yağmıştır, 86’dan bu yana 40 yılı aşan bir süredir en fazla yağış düşmüştür ama bugün yaşananların sorunu dündedir, bugün de değildir. Ve ne yazık ki aynı akılla yollarına devam etmek isteyen bir zihniyetle mücadele eden bir belediye başkanı ve onun arkadaşları, onun teknik arkadaşları ağırlıklı olarak burada tutsaktır. Yol arkadaşları, belediye başkanları burada tutsaktır ya da başka davalardan başka bir şekilde tutsaktır.

Dün şöyle bir baktım, yani ben bulunduğum durumu merkeze koyuyorum, kötülerle mücadele diye adlandırıyorum. Bir ok çıkardım, yuvarlak içine dünkü sel baskınını yaptım. Vallahi bu bizimle ilişkili. Halk TV’ye kayyum atanması; bizimle ilişkili. Fon soygunu, nasıl bizimle ilişkili olduğunu adım adım… 2025 yılında operasyonun yapılmasından iki ay önce diplomama müdahaleyi nasıl böyle titizlikle, hani dedi ya ‘Kuyumcu terazisi hassasiyetiyle takip ediyoruz bu davayı’ diye Adalet Bakanı… Seviyorlar kuyumcuyu. Dedi ya tam da oradan baktığınızda evet asıl soygunu fon vurgunuyla ilişkili. İBB operasyonu zaten ilişkili benimle, yani kötülerle mücadelemizde.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik bir operasyon süreci başladı 19 Mart’ta. Dedim ya; esasen düzen 31 Mart 2024 itibariyle kuruldu. Beklemedikleri bir yenilgiyi aldılar. Beklemedikleri. Şok oldular. Ters yüz oldular, alabora oldular. Sayın Özgür Özel’in liderliğindeki siyasi mücadele muazzam bir zafer kazandı, millet adına. Bu zafer, 25 yıllık siyasi haritasındaki tek kaybı olmuştur AK Parti’nin. Dolayısıyla 2024’ün hemen sonrasında tetiğe basıldı. Süreç konuşulmaya başlandı. Kesemedikleri bu kulak, bunu duymaya başladı. Ne zaman? Mayıs, haziran aylarında duymaya başladı: İstanbul’a ve sana gelecekler.

Ve biz, bu müdahalenin ilk yerinin, özellikle kurcaladıkları noktanın sonrasında bütün üyelerini değiştirerek ahmak davası ile ilgili istinafta kararı çıkartmayı başardıkları o davayla ilgilenmeleriyle öğrendik. Kapılarını nasıl aşındırdıklarını, oradaki insanları nasıl tehdit ettikleriyle öğrendik. 2024’ün Mayıs, Haziran aylarında ve akabinde yaz döneminde İstanbul’a bir başsavcı atanacağını, bunun bir bakan yardımcısı olacağını ve İstanbul’da bir operasyona başlanacağını, temmuzda haziranda duydum.

Ben bunu arşivi açın bakın bu kaygılarımı ve bu duyduklarımın karşısındaki sert cevabımı ya ağustos sonudur ya eylül başıdır, Sözcü TV’ye katıldığım bir programda alıp izleyin oradaki tepkimi göreceksiniz. Açın 2024 Ağustos sonu ya da Eylül başı. Ve bunu ben konuşmadım yargı çevresi bunu konuştu. Yargının üst düzey yetkilileri, İstanbul’da da Ankara’da bunu konuştu.

Ve bu duyduklarımın en yakın şahidi… Ki kendisiyle çok büyük bir uyum içerisinde millete hizmet yolunda and içmiş bir kimlikle Sayın Özgür Özel çok iyi bilir. Çünkü onunla bu süreçlerdeki hangi tespiti yakalamışsam paylaştım. Kendisi de biliyorlar. Evet Ekim’in başında siyasi görevden hukuksuz bir biçimde İstanbul’a atanan görevlendirilmiş kişi, İstanbul’daki mücadelesine, benimle olan mücadelesine başladı. Ve bu mücadele işte 19 Mart’a gelene kadar Esenyurt’la birlikte kendini göstermeye başladı.

Ben, dün söyledim; usulsüz bir şekilde belediyemize gelip yani belediyeden evrak isteseniz evrak mı kaçıracaklar bir operasyonda sizden? Polisle baskın yapar gibi evrak almaya geldiler. İşte Kültür AŞ, Medya AŞ, başka birimler vesaire vesaire. Buradaki arkadaşlarım biliyorlar. Sadece görevini yapmakla uğraşan işte Medya AŞ genel müdürümüz burada veya arkadaşlarımız, sadece işini yapmakla görevli olan bu insanlar hesap vermekten çekinmediler ki nasıl hesap verdiklerini buradaki denetimlerdeki sayılardan birazdan bahsedelim.

Evet, onlardan isteseniz yani yargıya evrak mı vermeyecekler ya. Ama niye? Göz dağı veriyorlar? Birisi geldi İstanbul’a. Birisi geldi. Şiddetli birisi geldi. Ben kendisini aradım. İki hafta sonra aradım bunları yaşattıktan sonra. Dün gibi hatırlıyorum, kayıtlarımda da var. Çıkarttım istedim yani İBB’nin kayıtlarında da var.

En fazla 23’ü, 24’ü Cumhuriyet Bayramı’ndan bir hafta önce bu günlerde tam iki sene önce. Telefonu bende yok, kendisine (Dönemin İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek) aradım. Ve kendisi telefonunu açtı, dedim ki: ‘Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu.’ Tanımıyorum çünkü telefonunu bir yerden aldılar protokolden. Çok çok tiz bir sesle ‘Buyurun efendim’ dedi. Ben dedim: ‘Bu tür müdahaleleri görüyorum ve sizden randevu istedim bir hafta 10 gündür randevu vermiyorsunuz. Niçin vermiyorsunuz?’ dedim. ‘Çok yoğunum.’ ‘Bakın’ dedim, ‘Sizi İstanbul Valisi ziyaret etti teamül gereği İstanbul Valisi’nden sonra ziyaret etmesi gereken kişi benim. İstanbul yargısının en fazla hizmet aldığı kurumdur İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Buradaki yargı mensupları da bilir, savcısından hakimine, arabalarından tahsisli servislerine kadar başka hizmetlerine varıncaya kadar en çok hizmet aldıkları kurumdur.’

Ve akabinde  özel kalemle görüşerek bayağı ulaştılar bir açık iki gün ki hiç unutmuyorum çarşamba günü 30 Ekim’e randevu verdi. Saati de belli, kayıt da var. Ve 28 Ekim, 29 Ekim’de coşkulu Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık. 30 Ekim sabahı o kişi Esenyurt Belediyesine operasyon yaptı. İşte ve bir gün önce de o randevuyu iptal etti. Talep ettim, bir gün sonra da Esenyurt’ta operasyon yaptı.

Bakın, bütün bunlar bir sistemli sistem, sistemli, örgütlü bir çalışmanın muamelesidir. Onun için kimse bize sistemden, örgütten bahsetmesin. Onun için tabii ki davanın kendisine geliyorum. Bunların hepsi o davanın bir parçası. Ama bunları bir sanık olarak yapmayacağım. Kendimi aklamak için de yapmayacağım. Çünkü aklanması gereken kişi ben değilim. Aklanması gereken birinci kişiyi biliyorum. İkinci kişiyi de biliyorum. Üçüncü kişiyi de biliyorum. Sıralamasını yaptım, isimlerini vermeyeceğim. En az benim kadar 87 milyon bu üç kişiyi tarifleyecektir. Aklanması gereken onlardır ve onlar olacak. Hem millet huzurunda, hem yargı huzurunda, hem yüce Yaradan huzurunda.”

Güncellenecek…

Tam metin: İmamoğlu’nun ilk günkü savunması

İmamoğlu savunmada: Rahmetli Topbaş’a da aynı düzeni kurdular