Canlı blog | İmamoğlu savunmada: Tüm dosyalar aslında tek, adı da adaysızlaştırma

Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu İBB davasında savunmasına başladı.

A man in a suit and tie addresses a roomful of Jandarma officers, holding a document as they listen.
Çizim: Ekrem İmamoğlu / X

53’ü tutuklu 436 sanığın yargılandığı davanın bugün 98’inci duruşması görülüyor.

23 Mart 2025’ten bu yana tutuklu bulunan İmamoğlu, avukatlarıyla birlikte bugünden 17 Ekim’e kadar savunma yapacak.

İddianamede İmamoğlu ‘suç örgütü kurmak ve lideri olmak’la suçlanıyor.

İBB başkanına ilk iddianamede 849 yıldan 2 bin 430 yıl altı aya kadar hapis cezası isteniyordu. Davayla ilgili son ek iddianame, yani Ağaç A.Ş.’ye dair olansa 29 kişi hakkında. Bu kişiler arasında İmamoğlu da var. İmamoğlu’na bu iddianamedeyse 62’şer yıldan 168’er yıla kadar hapis cezası isteniyor.

İBB başkanına yöneltilen suçlamalar şöyle: ‘Suç işleme amacıyla örgüt kurmak’, ‘kişisel verilerin kaydedilmesi’, ‘kişisel verileri ele geçirme ve yayma’, ‘suç delilerini gizleme’, ‘haberleşmenin engellenmesi’, ‘kamu malına zarar verme’, ‘rüşvet’, ‘halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’, ‘irtikap’, ‘kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık’, ‘suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama’, ‘ihaleye fesat karıştırma’, ‘çevrenin kasten kirletilmesi’, ‘Vergi Usul Kanunu, Orman Kanunu ve Maden Kanunu’na muhalefet’.

Diken, İmamoğlu’nun savunmasını satır başlarıyla dakika dakika aktarıyor:

17:08 | ‘Sinem Dedetaş…’

“Sandığı tanımayanlar, sandığın yerine kayyum olarak kaymakamı veya valiyi koydu. Birinci yöntem bu. İkinci yöntem, başkanı tutukla meclisi değiştir yöntemi. Bu yöntemin adımları hep aynı. Önce seçilmiş başkan gözaltına alınır, tutuklanır, görevden uzaklaştırılır. Sonra meclis toplanır, başkanvekili seçilir. Bizim aday kazanırsa seçim mahkemeye taşınır, iptal edilir. Sonra meclis üyelerine sıra gelir. Kimi gözaltına alınır, kimi bir gecede parti değiştirir ve seçim, sayılar değiştikten sonra tekrarlanır.

Üsküdar bir facia. Bir facia. Yarısını anlatabilirim, yarısını anlatmaya edebim ahlakım yetmez. Yani o edebim ahlakım onu anlatmama engel olur. Sinem Dedetaş… Yönettiği belediyeye önce bir operasyon yapılıyor. Daha sonra burada bir sistem yönetiliyor. İnsanların üzerine gidiliyor, korku salınıyor, meclis üyeleriyle ilişkilere geçiliyor. Sonra Sinem Dedetaş, Temmuz 2026’da gözaltına alınıp tutuklanıyor. Ve de Ağustos’ta yapılan başkan vekili seçimini 22’ye 18 adayımız kazanıyor. Suç duyurusu yapılıyor, mahkeme seçimi iptal ediyor. Seçim tekrarlanana kadar dört meclis üyemiz parti değiştiriyor. Üç meclis üyemiz gözaltına alınıyor. Yani çare tükenmiyor! İkisi tutuklanıyor, biri serbest bırakılıyor ve oylamanın olacağı gün gözaltında tutuluyor önce, sonra tutuklanıyor ve 8 Eylül’de aynı meclis 23’e 19 bu sefer karşı tarafa geçiyor.

Bir genç anneye, bir onurlu namuslu avukat meclis üyesine yapılanları Yaradan da biliyor.Ben de çok iyi biliyorum, bu millet de günü geldiğinde öğrenecek. O insanları korumak adına bugün konuşmuyorum. Ama yapılan vahşiliği, yargı eliyle insanların nasıl yerle bir edildiğini, insanlığın, onurun, haysiyetin nasıl yerle bir edildiğini ben biliyorum.”

17:00 | ‘Kayyım bu ülkeye, elbette İstanbul’a gelmedi’

“Kayyım bu ülkeye, elbette İstanbul’a gelmedi. Önce Güneydoğu’da yaşandı. Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da, Batman’da, Hakkari’de seçilmiş başkanların yerine valiler atandı. İstanbul’da da ilçelerde kaymakamlar. Milyonlarca yurttaşın oyu, bir kararnameyle geçersiz sayıldı. Bir anda. O bugün Doğu Güneydoğu’da bunlar olurken ülkemizin batısında bize dokunmaz diyenler oldu, sustular.

Ben toplumun öfkesini, iradesini yok sayan karara karşı olan o tepkili halini yıllar önce yaşadığım yerinde bizzat gördüm. 2019’da ikinci seçimde yeni kazanmış bir belediye başkanı olarak, birkaç ay sonra Diyarbakır’da, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Sayın Selçuk Mızraklı’nın görevden alındığı dönemde hemen kendisini ziyarete gittim Diyarbakır’a. Çok üzüntülü olduğumu ifade ettim. Ve Diyarbakır’ın sokağında, caddesinde gezerken o insanların kendi oy verdikleri ve oy vererek seçtikleri insanın hukuksuz bir şekilde görevden alınmasına gösterdikleri o büyük tepkiyi yaşadım, gördüm. Gözlerinden o acıyı hissettim. İşte sonrasında ne yazık ki yedi yıla yakın hapis yatan ve özgür kalarak tekrar özgür yaşamına dönen, Selçuk Mızraklı’yı geçenlerde hepimiz okuduk, takip ettik. Buradan tekrar kendisine geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Aynı şey Mardin’de yaşandı. Mardin’de yaşandı ve hemen yine Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Mardin’e gittim Ahmet Türk’ü ziyarete. Başka belediye başkanları da vardı ve birlikteydik. Aynı şekilde Diyarbakır’da da başka belediye başkanları vardı ve birlikteydik. O acıyı, o hak yiyenlerin hem ülkemizi hem de o ilde yaşayan insanların düştükleri durumu bizzat gördüm, tespit ettim. Milletin iradesine çökenlerin, milletin iradesine bu kötülüğü yapanların aslında ne kadar derin bir hasar yarattıklarını hep beraber yaşadık, yaşıyoruz.

Şimdi size İstanbul’un haritasını tabii anlatacağım. Bu İstanbul’da önce kayyumda Esenyurt ve Şişli’den az önce bahsetmiştim. Ama şimdi başka bir yöntem sürüyor. Sadece operasyonla değil, ardından belediyeye çökmenin şantajla, tehditle yürütülen aşamalarından da bahsedeceğim.”

16:16 | Kılıçdaroğlu için ’21 Mayıs darbesinin işbirlikçisi’ dedi

(21 Mayıs’ta CHP’ye ilişkin mutlak butlan kararı) İktidar güdümündeki yargıyı kullanarak, ana muhalefet partisine (CHP’yi kastediyor) çökmüştür. Bu görevi de butlan kararıyla koltuğa oturtulan bir şahsa vermiştir. O şahıs (CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu kastediyor), 21 Mayıs darbesinin işbirlikçisidir. İstanbul İl Başkanlığına ve Ankara’daki genel merkeze yapılan saldırılar, hukuksuz girişimler, hukuksuz müdahaleler tarihe bir yüz karası olarak geçmiştir, utanç vericidir.

19 Mart ve 21 Mayıs, aynı darbenin iki aşamasıdır. Biri adayı, öbürü partiyi ve liderini hedef almıştır. Burada ilkemiz, kişiye ve partiye göre değişemez. Bugün kendi partimize yapılana karşı çıkıp, yarın rakibimize yapılana alkışlarsak, demokrasiyi savunmuş olamayız. Demokratik ilke, benimsemediğimiz partilerin de kendi yönetimini kendi üyelerine seçme hakkını savunmaktır.

‘Adaysızlaştırma dosyası’

(Hakkında davalara ilişkin) Bütün bu davaların her biri hukuken ayrı bir dosyadır ama siyaseten tek bir sonuca bağlıdır. Milletin yarışta görmek istediği bir siyasetçinin özgürlüğünü, faaliyetini, adaylığını engellemek. Bu yüzden bütün bu dosyalar, aslında tek bir dosyadır. Adı da bellidir: Adaysızlaştırma dosyası. Derece, adaysızlaştırma yalnız bir kişinin adaylığının engellenmesi değildir, milletin önüne çıkabilecek gerçek bir seçeneğin engellenmesidir. Yani milletin engellenmesidir.

16:11 | ‘İktidar, totaliter bir hayalin peşinde; adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme’

“Bugün karşımızdaki iktidar, totaliter bir hayalin peşindedir. Rakipsiz bir siyaset. Rekabetçi otoriterlikten rakipsiz bir siyasete geçişin taşları dizilmek isteniyor. Tek sesli bir basın, bağımlı bir yargı, işlevsiz bir meclis, korkutulmuş bir toplum. Ve bütün bunların sonunda hiçbir zaman değiştirilmeyecek bir iktidar. Varılmak istenen sonuç budur.

Elbette buna izin vermeyeceğiz. Bu millet buna boyun eğmedi eğmeyecek. Kürsülerde boyun eğen bir avuç kifayetsiz el öpen yalakalık yapan, dalkavukluk peşinde koşanlar moralimizi bozmasın, bozmayacak. İş birlikçiler, hainlik yapanlar canınızı sıkmasın. Onlar bir avuçtur. Biz ise milletiz, 87 milyon yurttaşımız.

Bu düzen bugün icat edilmedi. 12 Eylül’den kalmadır aslında ilk adımları, ilk ayağı. Bugün iktidarda olanlar da yıllarca 12 Eylül’ü eleştirdi. Vesayeti bitireceğiz dediler ileri demokrasi dediler. Millet de buna inandı. Ama vesayet bitmedi el değiştirdi. Bu yüzden açık ve net söylüyorum: 19 Mart’ı ve 21 Mayıs’ı yapanlar kendilerini 12 Eylül’ün karşıtı olarak tanıttılar. Ama bugün 12 Eylül’ün en sadık mirasçıları onlardır. Vesayeti büyüttüler, kafesi genişlettiler.

Bir fark daha var ama. 12 Eylül’ü yapanlar tankla geldi, bugünküler sandıktan geldi. Ve sandıktan gelenin, sandığı ortadan kaldırmaya çalışması belki de en tehlikeli olanıdır. Çünkü bunu milletin adını kullanarak yapıyor.

İktidarı denetleyecek kurumlar zayıflatıldıktan sonra geriye tek bir denetim kalır, milletin sandıkta iktidarı değiştirme gücü. Siyasi rekabetin tasfiyesi tam da burada başlar. Bu seçimlerin kaldırılması değildir, çok daha sinsi bir yöntemdir. Seçim yapılır, sandık kurulur, oy kullanılır ama milletin önüne kimin çıkabileceğine, hangi partinin kendi iradesiyle yönetilebileceğine, hangi seçilmişin görevinde kalabileceğine iktidar karar vermeye başlar. O zaman seçme hakkı kâğıt üstünde kalır. Seçenek üretme hakkı ortadan kalkar.

Bunu üç kelimeyle anlatabilirim. Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme. İşte aslında bu üç kelime, içinde bulunduğumuz bu davanın, bu mahkemenin, içinde olduğu iddianamenin, yani iftiranamenin aslında net tarifidir. Bunlar üç ayrı mesele değildir. Aynı sonuca giden üç yoldur.”

16:01 | ‘Varılmak istenen yer totalitarizm’

“İktidarı denetleyecek kurumları zayıflatmak da yetmedi. Geriye son bir denetim kaldı: Milletin sandıkta iktidarı değiştirme gücü. Şimdi o gücün nasıl elden alınmak istendiğini anlatacağım. Varılmak istenen yerin adını koymayı da gerektiriyor. O yerin adı, totalitarizmdir. Burada üç kavram çok öne çıkıyor: Otoriterlik, totalitarizm ve faşizm.

Otoriter bir rejim iktidarı tek elde topar, muhalefete dahi alan bırakır. Toplumun bir kısmını susturur ama hayatın her alanına girmez. Totaliter bir rejim ise bununla yetinmez, daha ileri gider; toplumun bütününe ele geçirmek ister. Devleti, partiyi, ekonomiyi, basını, okulu, aileyi hatta insanların düşüncesini tek bir iradeye bağlamak ister. Kendisinden bağımsız hiçbir şey bırakmak istemez.

Bakınız, totaliter iktidarın ilk işi, insanları yalnızlaştırmaktır. Birbirine güvenmeyen, birbiriyle örgütlenemeyen, birbirinden korkan insanlar ister, kutuplaşan insanlar ister. Onun için ‘Benden olmayan bertaraf olsun’ anlayışı tesadüfen bu millete anlatılmamıştır. Çünkü yalnızlaştırılmış insan, kolay yönetilir. Yalnız insan, itiraz edemez.

İkinci işi de gerçek ve yalanı birbirine karıştırmaktır. Totaliter düzenin en ideal yurttaşı doğruyla yanlış arasındaki farkı ayırt edemeyen, bir süre sonra umursamayan insandır. Her gün yeni bir yalan, her gün yeni bir düşman. Düşmansız duramaz, her gün düşman üretir. Bir gün terörist der, bir gün başka bir şey uydurur. Bir süre sonra insan neyin doğru olduğunu sormaktan vazgeçer. Yalnızlık ve yalan, totaliter hayalin iki ayağı budur.

‘Faşizm bir gecede gelmez’

Faşizm ise bu düzenin tarihteki en karanlık biçimidir. Ve faşizm bir gecede gelmez. Ekonomik krizin, korkunun, aşağılanmış duygusunun içinde büyür. Seçkinlerin bir kısmı, onu kendi düzenlerini kurmak için yanına alır. İlk hedefi de her zaman örgütlü toplumdur. Önce sendikalar, sonra muhalefet partileri, sonra basın, sonra bağımsız yargı ve en sonunda düşünen her insan.” 

15:48 | ‘ Örgütlü herkes şüpheli sayılıyor‘

“2016’da ne yazık ki ülkemiz kanlı bir darbe girişimi yaşadı. O gece darbeye karşı durmak hepimizin ortak göreviydi. Bütün partiler, bütün millet mecliste ve meydanlarda o göreve sahip çıkmaya gayret etti.

O utanç verici günü bize yaşatanlara karşı mücadele ortaya kondu. Ama ardından gelen olağanüstü hal, darbecilerle hesaplaşmanın çok ötesine geçti. Kararnamelerle, mahkeme kararı olmadan, yüz binden fazla kamu görevlisi işinden atıldı. Kanunla yapılması gerekenler kararnamelerle yapıldı. Bir fırsata dönüştürülme gayretini çok net görüyoruz. Olağanüstü olan sıradan hale getirildi ve olağanüstü hal kalktığında bile o dönemin yetkileri kalıcı hale getirildi.

Bir toplum, olağanüstü hali kanıksadığında, hukukun askıya alınmasını da kanıksar. Bugün yaşadıklarımızın kökü o kanıksamadır. Bugün de aynı mantık işliyor. Parti, belediye, sendika, meslek odası, öğrenci topluluğu hiç fark etmiyor. Örgütlü olan herkes şüpheli sayılıyor. Rakip olan siyasi parti terörist kabul ediliyor.

‘Türkiye’de kâğıt üstünde dahi eşitlik kalmadı’

Adalet çökerse devlet de çöker ve vatandaşın güvencesi ortadan kalkar. Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin ayrıcalığı değildir, yurttaşın güvencesidir. Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde karşısındaki kişinin kim olduğuna değil, sadece delile ve hukuka bakılacağından emin olmak ister. Karşısındaki kişi ne kadar güçlü olursa olsun, hangi makamda oturursa otursun, hangi çevreye yakın olursa olsun, hangi hukuka tabi olacağını bilmek ister.

Yargıyı yöneten kurulun oluşumunda, yürütmenin ve meclis çoğunluğunun ağırlığı arttığında, sorun yalnız hukukçuların tartışacağı teknik bir mesele olmaktan çıkar. Yurttaşın en basit sorusunun cevabı belirsizleşir: Haksızlığa uğrarsam beni kim koruyacak? Bu soruya cevap bulamaz.

Yasa, zengini de yoksulu da köprü altında yatmaktan, sokakta dilenmekten, ekmek çalmaktan aynı şekilde men eder. Kâğıt üstünde ne güzel bir eşitlik ama köprü altında yatan hiçbir zaman zengin olmaz. Kâğıt üstündeki eşitlik, hayattaki eşitsizliği böyle gizler. Oysa bugün Türkiye’de kâğıt üstünde dahi eşitlik kalmadı. Aynı suçla suçlanan birine şafak baskını, öbürüne ise ‘gönüllü iade’ olarak dönüyor.

Bir hukuk düzeninin en son güvencesi kendi en yüksek mahkemesinin kararlarıdır. O kararlar uygulanmıyorsa, geriye hukuk değil güç kalır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşme gereği bağlayıcı olan kararları uygulanmadı. Bir siyasetçinin, bir iş insanının tutukluluğu hakkında verilen ihlal kararları rafa kaldırıldı.

Bu ülkede yargıya güven, ifade ettiğim gibi, yüzde 15’lere kadar düşmüştür. Yargıya güvenmeyen bir toplum, devlete de güvenmez.

15:43 | ‘Ülkenin önündeki esas tehlikeli eşik bir ailenin devleti yapılmak istenmesi’

“Bugün Türkiye’ye aşılanan bir partizanlık hastalığı var ki toplumsal bütünlüğü, milli birlik ve beraberliği ve her şeyiyle toplumun barışını huzurunu derinden sarsan bir seviyeye erişmiştir. İşte bahsettiğim büyük tehlike, tam olarak budur. Esasen burada bahsettiğim şey, bir parti devletine doğru giden anlayışın Türkiye’yi bugün getirdiği sonuçtur.

Bir zamanlar devletin başı partisiz, birleştirici bir cumhurbaşkanı kimliğiydi. Yani oraya seçilen insanın eksiği olabilir, fazlası olabilir, yanlışları vardır, doğruları vardır. Ama kuralında, kanununda bahsedilen şekliyle, cumhurbaşkanı, bu ülkenin bağımsız, hiçbir partiye ait olmayan kimliği, kişiliğiyle beraber o görevi yapması şeklinde kanunda tanımlanmıştır. Bugün bütün bu kavramlar birbirine girmiştir. İşte 2017’de, olağanüstü hal şartlarında mühürsüz oylarla gölgelenmiş bir referandumla, bu bahsettiğim tehlikeli düzene geçilmiştir. 

Bu bugün ülke kararnamelerle yönetiyor hem de kimseye hesap vermeyen tek bir imzayla. Bugün bir kesim ve özellikle saray zihniyeti, ‘Devlet gitsin ben kalayım’ diyor. Devletin her türlü kolonunu zedelemekten hiç geri durmuyor. 87 milyonluk bir ülkenin kaderi bir sarayın içindeki bir kişi ve etrafındaki bir kişi kaç kişi tarafından belirleniyor.

Bu dar çevre, giderek bir aile çevresine dönüşüyor. Devlet, önce bir partinin devleti yapıldı, şimdi ise ülkenin önündeki esas tehlikeli eşik bir ailenin devleti yapılmak istenmesidir.

Bu cumhuriyetten geri dönüş değil, tam gaz geri dönüş demektir. Cumhuriyet, devleti bir hanedanın mülkü olmaktan çıkarmak için kuruldu. Anayasanın dediği gibi egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz. Rakipsiz iktidarın bedelini milletin ödediği bilinciyle, işte sahip çıkmamız gereken cumhuriyetin bu değeri belki de hayati bir meseledir.

‘Karşısına çıkacak adayı kendi seçmek istiyor’

Peki, bir iktidar neden rakiplerinden kurtulmak ister? Neden karşısına çıkacak adayı kendisi seçmek ister? Ki bugün tümüyle siyasi saiklerle nasıl kademe kademe iftiranamenin birinci sayfasından başlayarak bu tarifin, bu iddianamede, bu davaya sebep olan iddianamede tanımlandığını da burada kıymetli halkımızla paylaşacağım.

Evet, karşısına çıkacak adayı kendisi seçmek istiyor. Peki neden rakip partilerin yöneticilerine dahi karar vermek ister? Rakip görmek istemediğini siyaset dışına gitmek ister? Neden meclisi zayıflatmak, yargıyı kontrol etmek, basını susturmak ister?

Cevap basittir, net olarak hesap vermemek için. Hesap verme mekanizmalarının tümünün o önünü kesmek, ortadan kaldırmak için. Siyasi rekabet, yalnız seçim günü yaşanan bir yarış değildir. Efendim seçim oldu bitti, her şey bitti herkes evine çekilsin, beş yıl bekleyelim. Öyle bir şey değildir. İktidarın her gün ensesinde hissetmesi gereken, millet denetimidir aynı zamanda seçimin.

Karşısında gerçek bir alternatif bulanan iktidar bilir ki her yanlışın bir bedeli vardır. Ekonomiyi kötü yönetirse bedeli vardır. Kamu parasını israf ederse bedeli vardır. Yakınını kayırırsa, hukuku çiğnerse bedeli vardır. Millet, günü geldiğinde hesap sorar ve onu değiştirir.

Rakipsizleşmenin cazibesi de tam buradadır. Rakibinizi ortadan kaldırdığınızda yalnız rakibinizden kurtulmazsınız, hesap verme korkusundan da kurtulursunuz. Ve tehlike işte tam da burada büyür. İktidar rakipsizleştikçe hesap vermez, hesap vermedikçe denetimsizleşir, denetimsizleştikçe keyfileşir, keyfileştikçe kurumları kendine bağlar. Kurumlar kendisine bağlandıkça da vatandaş hakkını arayamaz, sesini duyuramaz, hesap soramaz. Rakipsiz iktidar ceberrutlaşır.”

15:15 | Ara sona erdi, İmamoğlu savunması için yeniden kürsüde.

14:19 | Hakim, duruşmaya ara verdi.

14:11 | ‘Soygunun büyüğü başka’

“Bu ülkenin ürettiği zenginlik kimler arasında nasıl paylaşılıyor? Esas soru ve cevap bulması gereken şey bu. 

Bakın, bulundu. Bir hesapla öbür hesaba tak, aradaki fark bulundu! Ne yaptınız? Kayıp! Gözaltı? Yok! İfade bile belli değil!

Kurulan düzen bizi buraya taşımıştır. Köprüler, otoyollar, hastaneler döviz üzerinden garantiler vererek yine bizim milletimizin cebinden çıkıyor. Yani soygunun büyüğü başka!

Kazanç yukarıda toplanıyor, bedel aşağıya yayılıyor. Bu bir tercihtir! Bu bir tercihtir; biz o gerçeği ve o tercihi değiştireceğiz!

Halkının açlığını umursamayan iktidar ancak o halkın onu değiştiremeyeceğinden emin olan iktidardır. Demokrasi yalnız sandığın değil, sofranın da güvencesidir. Bugün milleti tam da değiştirememek kıskacına sokmak isteyen bir iktidarla karşı karşıyayız.”

14:04 | ‘Esas yolsuzluk fonunu onlar kurdu, diplomasız olanlar da onlardı’

“(‘Fon vurgunu’ bağlamında) 500 bin insan. Aileleriyle 2 milyon insan yapar. Şimdi devletin kasasından ödeyeceklermiş. Yani millet bir kazık yedi, bir kazık daha yesin! Fonların yönetiminde kim oturuyordu? Cumhurbaşkanlığı danışmanı var, başkaları var, akrabalar var, eşler var, dostlar var. Hayatımda fonla ilgili bir işim olmadı, borsanın yolunu bilmem. Peki fon nerede? Hesaplarında. Ailemin hesaplarını, şirketleri, yakınlarımızı aylardır didik didik ettiler. Zalimliğin tarifi yok. Eşleri, çocukları gözaltına aldılar, tutukladılar, arazileri kazdılar, evlerinin kapılarını kırdılar, kuyulara açtılar, buradaki her insanın çektiği zulmü ben biliyorum. Tek bir kuruş bulamadılar, tek bir kuruş. Çünkü o fon yok, öyle bir şey hiç olmadı. Öyle bir şey yok. Yok.

Esas yolsuzluk fonunu kurup milletin parasını aynı dönemde çaldılar. Bize o operasyonları yaparken, milleti sabahları son dakikalara uyandırırken, milletin cebinden parayı öyle götürdüler ki millet farkında olamadı. Bu daha bulduğumuz, onu söyleyeyim. Daha ne fonlar çıkacak. Bu ülke, bu millet bunu görecek. Bu ülke, bu millet bunları görecek. Milleti soyan, yarım milyon milletin birikimini yutan o fonlardı. Onların göz yumduğu, onların adamlarının yönettiği o fonlar. Beni örgüt kurmakla suçladılar. Esas örgütü onlar kurdular. 

Bakın 19 Mart darbesini ve devamında seçilmişleri hedef alan bu düzende irili ufaklı kim varsa, hepsi bu yolsuzluk fonu düzeninin bir parçasıdır. İddiayla söylüyorum. O 19 Mart darbesini ve devamında seçilmişleri hedef alan bu düzende, yazanın da yazdıranın da bu işin parçasındadır ve bu işin içindedir.

Kendi işledikleri her suçu benim üzerime yıktılar, benim üzerinden tasarlayıp yazmaya çalıştılar. Fonu onların düzeni kurdu, milleti onlar soydu. Beni yolsuzluk fonu kurmakla suçladılar. Milleti soymak için örgüt kurdular. Beni örgüt kurmakla suçladılar. Diplomasız olan da onlardı, beni diplomasızlıkla suçladılar. Aynaya baktılar, gördüklerini benim adıma iddianameye yazdılar. Bakınız, bu düzenin bir formülü var. Siyaset, sermaye, suç. Sermayenin bir kısmı vurgunu kurguluyor. Siyaset vurguncuyu koruyor. Suçlu ortadan kayboluyor ve kaybeden her seferinde devlet ve millet oluyor.”

13:45 | ‘Beni suçladıkları her şey, aslında kendi işledikleri suçlar’

“Bir tarafta İBB, bir tarafta İMKB (Borsa İstanbul). Aynı tarihlerde başlayan ve atılan adımlarla, bir tarafa hiçbir müdahale yapılmaksızın, İBB’ye nefes aldırmadan, belgesiz, kanıtsız, delilsiz, ispatsız bir süreç yönetimini sizlere aktaracağım. Beni suçladıkları her şey, aslında kendi işledikleri suçlardır.”

13:25 | ’25 yılın sonunda varılan yerin adı vurgun düzeni’

“Bu ülke bugün sayısız adaletsizliğin ağırlığı altında. Seçilmiş belediye başkanlarını tutukluyor. Belediyelere tehditle şantajla çökülüyor. Ana muhalefet partisi ısmarlama davalarla dizayn edilmek isteniyor. Gazeteciler haber yaptığı için tutuklanıyor. Hakkını arayan işçi, toprağını savunan köylü, ben bu düzeni kabul etmiyorum diyen genç gazla, copla, tutuklamayla karşılaşıyor. 500 bin insan hapiste, 500 bin.

Ama ne oluyor? Enflasyon düşmüyor. Kiralar yükseliyor, mutfak küçülüyor. Geçim sıkıntısı büyüyor, yoksulluk artıyor. Açlık artıyor, açlık. Umutsuzluk büyüyor. Gençlerin geleceğe bakışları ne yazık ki negatif bir seviyede, çöküyor. 25 yılın sonunda varılan yerin adı, net olarak vurgun düzenidir.

Bakınız; 6 Mayıs 2019’da Yüksek Seçim Kurulu’na yapılan vurgun, kur korumalı mevduatta 2021’de hazineye ve Merkez Bankası’na yapılan vurgun, 19 Mart 2025’te İBB’ye yapılan operasyonla demokrasiye ve hukuka yapılan vurgun, 21 Mayıs 2026’da butlan kararıyla siyasete yapılan vurgun ve fon krizinde vatandaşın birikimine yapılan vurgun… Ki adını net koyalım asrın soygunudur. Her defasında gerekçe değişti ama sonuç değişmedi. Daha kötüsü faturayı kendi menfaatleri ve çıkarları için, koltuklarını korumak için millete ödettiler ve o koltukta oturmaya devam ediyorlar.

19 Mart darbe vurgunu milleti de vurdu. Sadece darbe İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ya da ana muhalefet partisine ya da Ekrem İmamoğlu’na olmadı; milleti vurdu!”

13:13 | ‘Bu dava ancak siyasi mahiyeti görülür ve anlaşılırsa hukuki, adil bir karara bağlanır’

“(Kitabının yasaklanması sürecini anlattıktan sonra) Kendimi ifade etme hakkımın nasıl engellendiğini size anlatmak istedim. Yapılanlara açıklayacak hiçbir hukuki gerekçe bulamazsınız. Çünkü mesele sadece ve sadece siyasidir. Üstelik söz konusu olan siyasetin en çirkin, en kirli, en zorba halidir. Evet, bu bir siyasi davadır ve ancak siyasi çerçeve içerisine doğru yerleştirilirse anlaşılabilir. Bu dava ancak siyasi mahiyeti görülür ve anlaşılırsa hukuki, adil bir karara bağlanır.

Kitabımı yasakladılar çünkü bu davanın amacı benim yargılanmam ve gerçeklerin ortaya çıkması değildir. Bu tamamen siyasi bir davadır ve amacı beni siyaseten ortadan kaldırmak, milli iradeyi güdümlü yargı elinde şekillendirmektir.”

13:03 | ‘Polisimiz ve jandarmamızı bu duruma düşürenleri de kınıyorum’

“Ben 19 Mart’tan bu yana gerçekten çok çok sevdiğim emniyet güçlerinin, jandarmamızın, polisimizin bu düştüğü duruma o kadar üzülüyorum ki. O canım kurumun adına utanç duyuyorum. Bakın çok net söylüyorum. O canım kurumların, güven duyduğumuz, canımızı emanet ettiğimiz, güvenliğimizi emanet ettiğimiz o kurumların adına utanç duyuyorum. Onları bu duruma düşürenleri de kınıyorum. Polisimiz ve jandarmamızı bu duruma düşürenleri de kınıyorum.”

12:58 | ‘Sözlerimin duyulması istenmiyor‘

“Beni niye bu kadar seviyor bu şahıs (Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı kastediyor) ben anlamadım. Tabii sözlerimin duyulması istenmiyor.”

12:50 | ‘Allah size akıl fikir versin‘

“Bugün annemi, babamı aradım ve selamladık birbirimizi sıcak sesimizle. Selamladıktan sonra anneciğim, “Şu an Halk TV’yi kapattılar,” dedi. “Niye kapattılar?” dedi. Ben de anlamadım önce. Sonra babam dedi ki, “Kayyum atamışlar Ekrem” dedi. Aşağıda anlattım, biraz garipsedik ama, “Ne diyeyim oğlum,” dedi, “Yakında da kulağımızı keserler herhalde” dedi.

Şimdi bunu niye anlattım? Bu ülkede ve bu memlekette çok enteresan şeyler oluyor.

Herhalde Ferhan Şensoy’undu galiba: “Tesadüfün iğne deliği” gibi bir lafı var. Bu da herhalde tesadüfün iğne deliği. Bugüne Halk TV. Tesadüf! Öyle yorumladım

Esasında İmamoğlu soruşturması ve İBB operasyonlarıyla Türkiye başka bir faza çekildi. 87 milyon yurttaş, iki yıldır, her sabah bir şafak operasyonuna uyanır oldu. Türkiye Cumhuriyeti, bir operasyon cumhuriyetine döndü. Ve hiçbir şey yokmuş gibi bunu izleyenler var. Başta bu ülkenin yönettiğini zanneden hükümeti ve ortakları: hiçbir şey olmuyormuş gibi. Çıldıracağım, aklımı alıyor yani. Bu nasıl olur? Nasıl bir kişisel menfaat de böyle bir şey düşünülebilir? Her şeyin önündedir memleket yahu. Her şeyin önünde makamın mevkinin ister cumhurbaşkanı ol, ister partinin genel başkanı ol, ister vekil ol, ister bakan ol, ne olursan ol.

87 milyon yurttaşımız, her sabah bir şafak operasyonu. Televizyonu açıyorsunuz son dakika. Bazen son dakikalar peş peşe düşüyor, aklınız karışıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Operasyon Cumhuriyetine döndü. İş dünyası, belediyeler, sanatçılar, siyasi partiler, medya daha neler sıralarız yani hedef alınmış.

Fon vurgunuyla zirve yapan ve de sosyal medya yasakları, gazetecilere olan baskı, hani bilgi ulaşmasın bunu nasıl engelleriz bakışı enteresan bir seviyeye çıktı. Neredeyse Kuzey Kore’ye rahmet okuyacağız. Kuzey Kore’ye rahmet okuyacak seviyeye çıktı. Bilim insanları, sanatçılar, ekonomistler, gazeteciler.

Son 20-25 günde Lale Özan Arslan tutuklu, Fatih Ergin tutuklu, Tuğba Tekerek tutuklu, Mustafa Balcı, Sözcü Gazetesi’nde bir fotoğraf yayınladı diye tutuklu, Şaban Sevinç tutuklu, Selahattin Günday tutuklu, Ali Tarakçı “Bu hafta bir önemli bakan istifa edebilir” dedi diye tutuklu! Şaşılacak bir durum ya! Tutuklu, tutuklu, tutuklu… Tutukluk nedir ben biliyorum. Bu tutuklama kararını veren hâkim bilmiyor ama ben biliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin cumhurbaşkanı adayı olarak ben biliyorum. İsmail Saymaz ev hapsinde, Murat Ağırel ev hapsinde. Niye? Millet hiçbir şey duymasın! Millet hiçbir şey okumasın! Akıl alır gibi değil.

Herkes sosyal medya hesaplarını kaybediyor; yasaklar, ben kaç tane geldi hatırlamıyorum artık, 20 mi, 25 mi… Yani tutuklandığımın haftasında benim 9-10 milyon takipçili sayfamı kapattılar. Habire bir şeyler açıyoruz, onlarla da uğraşıyorlar. Shadowban mi diyorlar, öyle bir şey diyorlar; yani engelleyen, gölge bir engelleme sistemine tabi tutuluyoruz yani. Uluslararası da bir iş birliği var. Nasıl beceriyorsa bunu, İletişim Başkanlığı’na sormak lazım.

Flash TV ile başlayan medya operasyonları, TELE1, Merdan Yanardağ özelinde ne yazık ki ilerledi. Merdan Yanardağ konusuna gireceğim biraz sonra. Daha geçen hafta T24’ün sesini kestiler. Ve bu sabah son medya vurgunu… Biz vurgun ülkesi olduk. Zam vurgunu, milli irade vurgunu, asrın soygunu, fon vurgunu… Vurguncuların vurgunlarla yaptığı bir ülkeye dönüştü bu ülke.

Ve son medya vurgunu, Halk TV operasyonu. Güzelim ülkemizi operasyon sahasına çeviren akıl, Halk TV’ye el koyup yayınlarını kesti. Neymiş? İhaleye fesatmış, aklamaymış, falan filan… Boy boy yalanlar! Boy boy yalanlar, boy boy iftiralar! Akılları sıra milleti kandıracaklar. Operasyon bağımlısı bakan ne yazık ki bu iktidarı da bağımlı hâle getirdi. Operasyon bağımlılığı başladı. Yalancılar girdabına tüm AK Parti’yi sürüklemiştir. Yalancılar girdabın içine sokmuştur. Türbülansa sokmuştur. Herkesi uyarıyorum. AK Parti’yi baştan aşağıya uyarıyorum. Sizi bir operasyon girdabına sokan bir süreçle iç içesiniz.

Allah size akıl fikir versin. Yargı marifetiyle her kayıplarını telafi edeceklerini, kaybettikleri her şeyi… Yani milletin güvenini kaybetmişler, milletin onlara olan inancını kaybetmişler, bütün bunları telafi edeceklerini, her şeye sahip olacaklarını düşünüyorlar operasyonlarla. Zehirli sarmaşık ne yazık ki iktidarı da partilerini de zehirlemiştir. Acil tedavi ihtiyacınız var, kurtarabilir miyiz sizi bilmiyorum ama bizim derdimiz milleti kurtarmak.

Türkiye’nin en çok takip edilen haber kanalını, en çok, en yakınına beş kat fark atıyor, altı kat fark atıyor. En çok takip edilen haber kanalını yok etme çabası da bir akıl tutulmasının, bir zehirlenmenin sonucudur. Bütün dünya bunu okuyacak. Ya biraz aklınız fikriniz yok mu? Hani bu ülkeye sermaye istiyoruz ya, bu ülkeye itibar istiyoruz ya, bu ülkeye para gelsin, yatırım gelsin istiyoruz ya, hiç mi akıl fikir yok sizde ya? Ekrem’in duruşmasının gününe bunu koyuyorsunuz. Millet daha çok takip edecek benim duruşmamı. Dünya daha çok okuyacak benim duruşmamı. Allah bu ülkeyi minik akıllardan korusun. Korusun.

Bir televizyon kanalının yaşayıp yaşamamasına siyasi iktidar değil, izleyiciler, yani millet karar verir. Millet beğenirse izler, beğenmezse izlemez. Yani siz benim anacığıma hangi kanalı izleyeceksin diye baskı mı kuracaksın? 80 yaşındaki anacığımı kandıracaksınız. Hadi oradan! Ya da babamı, ya da başkalarını. Hadi oradan!

Sırf siyasi saiklerle milletin teveccüh gösterip izlediği Halk TV’ye yapılan bu zulmü, zalimliği en şiddetli şekilde kınıyorum. Başta sahibi Cafer Mahiroğlu olmak üzere, kanalda emeklerinin, alın terinin, sözlerinin, kalemlerinin gücüyle çalışan tüm gazetecilere geçmiş olsun diyorum ve yanlarında olduğumu ilan ediyorum.

Bir sözüm de Halk TV için halkımıza. Bu insanlar en zor günlerde, zaten bir elin parmağı kadar kanalımız, gazetemiz var. En zor günlerde zulümle abad olacağını sananlara teslim olmadı. Evet, Halk TV, onun nezdinde kanallara ve gazetecilere bu gözle, aziz halkımızın, milletimizin bu gözle bakmasını diliyorum. Sizlerin haber alma hakkı için adeta kelle koltukta cesaretle çalıştılar. Onlar sizi nasıl yalnız bırakmadıysa aziz milletim, kıymetli halkım çok önemlidir. Lütfen Halk TV’yi yalnız bırakmayın. Size haber ulaştıran gazetecileri yalnız bırakmayın. Kurum ve kuruluşları yalnız bırakmayın. Özgür karakterinin mesleğini yapan bu insanları yalnız bırakmayın. Haklılığını halktan alan bu kanala her alanda destek olun.

Tekrar ediyorum, millet iradesinin üzerinde hiçbir güç yoktur. Kendisini dev aynasında görenler, çok güçlü hissedenler iyi bilir ki milletin iradesi sizin o kalelerinizi kumdan kaleye çevirir, kumdan kaleye. Püf diye yıkılırsınız. Ayakta kalacak şey, bu ülkenin milleti ve bu ülkenin devleti. Ama milletin devleti, milletin. Bir partinin ya da bir kişinin devletinden bahsetmiyoruz, 87 milyon yurttaşın devletinden bahsediyoruz.

Ülkeyi operasyon cumhuriyetine çeviren ve vurgunlarınızı örtmek için zulümlerinize devam ediyorsunuz ama sizi son kez uyarıyorum: Vazgeçin! Bu milletin önünde duramazsınız. Vazgeçin. Söyledim; milli irade vurgunu, zam vurgunu bitmiyor, durmuyor.”

12:34 | ‘Bu mücadele sürecek’

İmamoğlu savunmasına devam ediyor:

“Bu büyük mücadele 19 Mart’ta başlamıştı ve bugünlere kadar sürdü. Daha da sürecek. Mücadele öyle kolay bir şey değil. Mücadele deyince ve bu sonsuz mücadele içinde birbirine inancı olan insanların, birbirine bağlılıkla, ama önce vatanı ve milleti için mücadele etmenin bilinciyle hareket ettiği noktada nasıl büyük bir güç doğduğunu da bilen bir insanım.

Ama bunu en az benim kadar iyi bilip, tarihi bir mücadeleye liderlik ettiği ve her daim Türkiye için çok büyük bir gayretin, azmin, cesaretin, kararlılığın simgesi olduğu için kıymetli dostum, kardeşim, genel başkanım sayın Özgür Özel’e çok teşekkür ediyorum. Aynı zamanda bütün siyasi yol arkadaşlarıma, partimin çok değerli seçilmişlerine, başta İstanbul il başkanımız sayın Özgür Çelik kardeşim olmak üzere onunla birlikte mücadele eden bütün illere, bütün il başkanlarına, bütün siyasi yol arkadaşlarıma, dostlarıma, yoldaşlarıma teşekkür ediyorum. Milletvekillerimize, yöneticilerimize, belediye başkanlarımıza, belediye meclis üyelerine sevgiyle, saygıyla, dostlukla selamlıyorum.

Bıkmadan, yorulmadan, kar demeden, saldırılara, biber gazına rağmen, gözaltılara, tutuklamalara, tehditlere rağmen, haklarında açılan onlarca, yüzlerce soruşturmalara rağmen cesaretle bize muazzam bir destek veriyor olmalarından büyük bir gurur duymaktayım. Türkiye’ye umut oluyorlar.

Elbette yaklaşık 2 yıldır bu yaşananları görüp, bu yaşananlara doğru yerden bakıp, tarihin doğru tarafında durmanın büyük bir sorumluluk olduğunu bilen farklı siyasi partilere, onların genel başkanlarına ve aynı bilinçle mücadeleye katkı sunan bütün muhalif görüşe teşekkürlerimi iletiyorum. Baskılara rağmen; adalet için meydanlarda direnen herkese, büyük ve aziz milletimize teşekkür ediyorum. Onların simgesi olmuş, en ön safta mücadelenin en güçlü sesi olan bu ülkenin pırlanta gibi gençlerine teşekkür ediyorum. Her birine sevgilerimi ve sonsuz minnet duygularımı gönderiyorum. Bu ülkenin her köşesinden benim için dua eden annelere, teyzelere, amcalara, emekli büyüklerimize, en büyük sıkıntılarına rağmen adalet için dua eden herkese ve yanımda olan herkese teşekkür ediyorum. Hepiniz iyi ki varsınız, sağ olun, var olun. Eğer hakkım varsa üzerinizde, hakkınızı helal edin. Hakkınız varsa benim üstümde de ben de size helallik diliyorum. İnşallah benden yana da helal olsun. Hem bu memleketi hem bu şehrin insanlarına hizmet ederken helallik almanın, bu insanlara layık olmanın benim birinci dileğim olduğunu her yerde dile getirmişimdir.

Mesela siyasi görevim başladığı ilk günkü duamı dün gibi biliyorum. Karşılıklı dualarımızda, Allah’ım beni aileme mahcup etme… Ben çünkü aileme mahcup olmamayı çok önemserim. Doğduğum şehrin insanlarına ve bölgenin insanlarına mahcup etme, çünkü orada büyüdüm, o insanlar beni iyi ansın isterim. Memleketimin insanlarına beni mahcup etme, insanlığa beni mahcup etme diye dua ederek işimi yaptım. Mahcup olmamayı çok önemserim. O bakımdan umarım günün sonunda ve bu günleri aştığımızda Yaradan beni bu güzel yurdun insanlarına mahcup etmeyecektir. Kendime çok güveniyorum bu anlamda. 87 milyon yurttaşımızı tam da bu duyguyla, umudunu kaybetmeyen ve adalet bekleyen her yurttaşımızı tam da bu duyguyla selamlıyorum.”

12:19 | ‘Tarihi bir mücadele hattı kuruldu’

İmamoğlu savunmasına şöyle başladı:

“Sözlerime başlarken, benimle birlikte bu salonda haksız yere tutsak edilmiş kıymetli yol arkadaşlarım var. Dostlarım var, birlikte kaderdaşlık yaptığım insanlar var. Her birinin aylardır gözünün içine bakarak, bir kader birliği yapıyoruz ve o insanlarla, gerçekten tarifsiz bir tarihi dönemin içerisindeyiz. Burada bulunan ve çok yakın zamanda aramızdan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Her birisinin yaşamı bir kitaptır. Her birisinin yaşamı gerçekten bir zulmün, zalimliğin, aileleri başta olmak üzere insanlara yaşatılanların tarifsiz duygularla kaleme alınması gereken ve geleceğe aktarılması gereken hikayeler barındırmaktadır.

Bu manada her birisiyle gurur duyduğumu… Her bir arkadaşın buradaki büyük bir kısmıyla da burada tanıştım. Elbet aralarında çok özel yoldaşlık yaptığım, İstanbul’a, Beylikdüzü’ne hizmet ettiğim yol arkadaşlarım da var. Onları da diğerlerini de kucaklıyorum. Her birine birer kahraman gibi baktığımı altını çiziyorum tekrar. Ve onlarla da gurur duyuyorum açıkçası. Ben değil sadece, bence milletimiz de milletimizin büyük çoğunluğu da onlarla gurur duyuyor, aileleri de, dostları da, komşuları da onlarla gurur duyuyor.

Burada her gün kapıda hasretle, umutla bekleyen insanlar var. Ve bu insanlar kilometreler yaptılar, belki her birinin Silivri’ye geliş gidişleri dünyanın etrafında bir turu yakalamış olabilir. Çünkü sadece duruşma dönemlerinde değil, duruşmanın dışında da buradaki insanlar aileleri, ziyaretlere geldiler. Onlarla acılarını ve hasretlerini giderdiler. Bazıları görüşe gelemese de kapıda gelip beklediler. O insanları hangi duyguyla tarifleyebilirim, inan zorlanıyorum. Kucaklıyorum her birini.

Tarihi bir mücadele hattı kurdular, Aile Dayanışma Ağı. ADA diye tariflediler. Orada o umutla bekleyen güzel aileler, eşler, çocuklar, anneler, babalar var. Bazen fotoğraflarını gördüm, bazen izleyebildiğim televizyonlarda görüntülerini gördüm, minicik çocuklar niçin bu durumda olduğunu bilmediği annelerini, babalarını ziyaret ettiler. Anlam veremediler, anlamlandıramadılar. O minicik çocukların gençlerin, evlatların, o minicik ellerinden, gençlerin yanaklarından öpüyorum, onları sım sıkı kucaklıyorum. Eşlerini hürmetle, saygıyla selamlıyorum. Büyük bir fedakarlıkla ailelerine sahip çıktılar. Çünkü burada yaşanan şey bir normal yargılama süreci olmadı, olmuyor.

İnsanların sıfır noktasında gelirleri var ve Türk yargı tarihinde akla hayale gelmeyecek zalimliklerle, işkencelerle muhatap oldular. Sürüldüler. 500-600 kilometre Türkiye’nin farklı noktalarına gönderildiler, baskı altında kaldılar. Çünkü onlardan bu süreci tasarlayanların istekleri vardı, hukuksuz istekleri vardı, o hukuksuz isteklerine cevap alamayınca onlara zalimlikler yaşattılar. Bu manada bu büyük ızdırabı onlar yaşarken, en az onlar kadar dışarıda harap olan ailelerini kucaklıyorum.

Allah bana ömür verdikçe, özgür günlerimde hangi yetkiye, hangi imkana sahip olursam elimdeki ekmeğimle, aşım ile o ailelerin yanında olacağımı, ekmeğimi paylaşmaya kadar o insanların kaderdaşı olacağımı, sadece onların değil, bu ülkede 500 bine yakın insanı hapse koyup, bunun rakamını vermekle gurur duyanların karşısında ve hapislerdeki kader mahkumlarının da yanında olup, onların yaşadıkları sıkıntıları hayat boyu gözeteceğimi ve bu ülkeyi adaletli bir ülke olma noktasında bir nefer gibi çalışacağımı, hukukçu değilim ama en az hukukçular kadar kendimi sorumlu hissederek mücadele edeceğimi buradan belirtmek istiyorum.

Gerçekten ADA’ya ve onlara özenli bir yoldaşlık yapan kıymetli eşime ve onun yol arkadaşlarım çok çok teşekkür ediyorum. Dilek’çiğim, seninle gurur duyuyorum. Bir tanesin sen. İyi ki varsın ve bu ailenin yanındasın.

Biz, bu duruşmalarda, cezaevinde çok zorlandık. Zorlanıyoruz ailece. Ama en büyük zorluğumuzun, baş başa kaldığımızdaki en büyük sıkıntımızın, en büyük dertleştiğimiz konunun, buradaki o zalimliğe muhatap olan insanlar ve onların aileleri olduğunun da altını çizmek isterim. Allah hepimize güzel yürek versin. Bu memleketin insanlarına vicdan nasip etsin. Bu memleketin insanlarına vicdanlı yöneticiler nasip etsin. Bu memleketin insanlarına erdemli, ahlaklı, adaleti önünden ayırmayan, en güçlü anında bile adalete karşı boyun eğen yöneticiler nasip etsin.

Tabii bugün 1,5 yılı aşkın süredir hukuk mücadelesinde büyük bir savunma hattı ve savunma hakkını koruyan hukukçular var. Elbette benimle birlikte bu mücadeleyi veren kendi avukatlarım var. Ama bu mücadelenin içerisinde olan hiçbir hukukçuyu elbette ayırmıyorum ve bütün hukukçulara da bu büyük mücadelenin bir paydaşı oldukları için teşekkürlerimi ve minnet duygularımı iletiyorum.

Hukukçu olmanın, avukat olmanın ne kadar önemli bir meslek olduğunu, ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu, hava gibi, su gibi insan yaşamının kaynağı olduğunu burada milim milim, santim santim yaşadım. Ve her birinin gözlerinin içine bakarken, en az onlar kadar kendi mesleklerine saygı duyduğumu hissettim, hissediyorum. Elbette onların kendi mesleklerinin karşılığını bulamadıkları bir ortamda bulunmanın ızdırabını da çektiklerini görüyorum. Dertleşiyoruz, paylaşıyoruz.

Türkiye’deki hukuk sisteminin geldiği noktada mücadelelerini hak ettiği şekilde verememenin ve kurallara uygun bir biçimde süreç ilerletememenin; soruşturmanın gizliliği denen yerde her tarafından delik deşik olmuş bir torbadan su akar gibi sağa sola saçılan bilgiler varken, hiçbir avukatın bırakın bilgiye ulaşmayı, adliyeye dahi giremediği günleri yaşamanın ızdırabını onlarda gördüm, yaşadım, hissettim.

Bunların her biri tarihe geçti. Her günü, her anı tarihe not düşüldü. Bunlar asla unutulmayacak. Her aktörünü, her muhatabını tarih yazdı ve günü geldiğinde elbette ki yüce Türk yargısı huzurunda ilgili olan herkesin hesap vereceğini adım kadar iyi biliyorum. Allah bana ömür verir, vermez. Ama biliyorum ki hesap verecekler. O manada bütün savunma makamını, avukatları da hukukçuları da sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

‘Hukukçularımız da ıstırap ve baskının muhatabı oldu’

Tabii ileride bahsedeceğim ama avukatlarımdan biri benim tutuklu. Avukatımın avukatı gözaltına alındı, tutuklandı, tutuklanmak üzere sevk edildi vesaire. Bunlar yaşatıldı bana. Dolayısıyla burada başka tutukluların yaşadığı sıkıntılara da gireceğim, hukukçularıma da bu yönüyle yapılan sıkıntıları da anlatacağım ama hatırlatmalıyım ki gerçekten derin bir hukuksuzluğu yaşadık. Yani sadece ailelerimiz, aile yakınlarımız, çocuklarımız, gençlerimiz, babalarımız, dedelerimiz, annelerimiz değil, hukukçularımız da burada bir ıstırabın ve bir baskının muhatabı oldular. 

‘En acısı haysiyet cellatlığı’

Ve ben hayatımın en ilginç bilgilerini dinledim. Yüzlerce ziyaretçimin bana gelip muhatap oldukları konuşmaları dinledim, yargı mensuplarıyla yaptıkları konuşmaları dinledim. Yargı mensuplarının onlara karşı tutum ve tehditlerini dinledim. Parmak sallamalarını dinledim.

Açtım, baktım Türk Ceza Kanunu’na, böyle bir madde yok. Yani bir savcı ya da bir iddia makamını temsil eden kişi, bırakın avukatı vesaire, bir vatandaşa bile parmak sallayamaz, tehdit edemez. Bunları okudum ama bunların tam tersini yaşadım. Yaşayanlardan dinledim.

Bu manada yine buradaki aileler, gerçekten çok acı günler yaşadı dediğim gibi. Ama en acısı neydi biliyor musunuz? Haysiyet cellatlığı. Lekelenmeme hakkının ihlali, masumiyet karnesinin yerle bir edilmesi, soruşturmanın gizliliğinin tamamen tutuklu insanların ya da gözaltına alınan insanların aleyhine işletilmesi, tutuklu yargılamanın bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi.

‘Cumhurbaşkanını tebrik ediyorum, çok güzel söylemiş’

Bir sözü okuyacağım size. ‘Türkiye’de şahsım dahi hiç kimse eleştirilemez değildir. Şamar oğlanı istikrarsız mantığıyla tamamen nefret siyasetiyle kadrolarımıza, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığı yapılmasına müsaade etmeyeceğiz. İfade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Kamu adını hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalıdır’ Tebrik ediyorum, çok güzel söylemiş. Bu söz sayın cumhurbaşkanına ait.

Ben de buradan söylüyorum. Kim ki ya yargılaması bitmeden ya yargılaması sonuca ermeden birisi hakkında iftira atıyor. Kim ki birisi hakkında haysiyet cellatlığı yapıyor, kim ki bir insanın ailesini aşağılıyor, çocuğunu, gencini, evladını, annesini, babasını hırsız ilan ediyor; haysiyetsizdir, namussuzdur, şerefsizdir. Kim yapıyorsa.

Ümit hiç sönmedi, sönmeyecek. Bendeki umut çok yüksektir. Kimse söndüremez, kimse sindiremez.”

İBB davası: İmamoğlu ve avukatlarına savunma için dört gün