Bitmeyen siyasal alarm toplumu yordu
B

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Sabah haberleriyle tetikte uyanan, gün boyu bildirimlerle irkilen, akşam yemeğinde bile gündemi kaçırmamak için telefona bakan bir toplum düşünün. İnsan zihni kısa süreli tehditlere dayanıklıdır; tehlike geçince toparlanır. Fakat alarm hiç susmazsa sinir sistemi kendini korumak için enerji tasarrufuna geçer; dikkat daralır, duygular küntleşir, ilgi geri çekilir.

Klinik literatürde bu tablo kronik stres ve tükenmişliğe denk düşer. Bugün yurttaşın siyasal iklimde yaşadığı tam da bu: kesintisiz alarm hali.

Ama bu yalnızca bireyin iç dengesini değil, toplumsal yaşamın temposunu da şekillendirir. Alarm, gündelik ritmi baştan sona işgal eder.

Tükenişe giden yol

Bir olay sindirilmeden diğeri geliyor; umut hızla umutsuzluğa dönüşüyor. Kaygı, korku, boşvermişlik ve boşverememe aynı gün içinde yaşanıyor. İnsan zihni bu yoğun akışı bir noktada ‘tehdit değil gürültü’ olarak kodlamaya başlıyor.

Sonuç: Yurttaş oy verse de etkisiz hissediyor, tartışsa da değişim umudu taşımıyor. Politik katılımın duygusal getirisi azalınca rasyonel maliyet ağır basıyor; insanlar konuşmayı, tartışmayı hatta haberleri takip etmeyi bile ertelemeyi tercih ediyor. Bu kayıtsızlık değil, bir korunma tepkisi.

Ve bu korunma tepkisi, sadece davranışlarda değil, benlik algısında da derin izler bırakıyor.

‘Yapabilirimden ‘Dayanabilirim‘e

Kronik gerilim, yurttaşın öz algısını dönüştürüyor. Byung-Chul Han’ın ‘Yorgunluk Toplumu’nda tarif ettiği özne, artık üretmeye değil katlanmaya odaklanıyor. ‘Yapabilirim’ yerini ‘Dayanabilirim‘e bırakıyor. Bu kayış, benlik algısını da değiştiriyor: ‘Etkileyen’ olmaktan ‘etkilere katlanan‘a geçiş…

Tükenmişliğin en tipik belirtisi, etkinlik duygusunun kaybıdır; siyasette bu, ‘Ben olmasam da olur’ kararsızlığına dönüşür. Antik tragedyalarda seyircinin yaşadığı katharsis, yani arınma, bugün tersine dönmüş gibi; sahnede sürekli felaket var ama arınma yok.

Bu yalnızca bireysel bir duygu değil; siyasetin dilinde de kendini açıkça belli eder.

Duygusal sözlük: Aşınan kavramlar

Benlik algısındaki bu erozyon, siyasal dilde de görünür hale gelir. Siyasetin büyük kelimeleri —adalet, özgürlük, reform— aşırı tekrarın etkisiyle anlamını yitirir. Bugün ‘değişim‘ heyecan değil belirsizlik, ‘normalleşme‘ ise ertelenmiş bir randevu çağrıştırıyor.

Tarih de bu aşınmayı doğrular. Rönesans, yalnızca devrim niteliğinde fikirlerden doğmadı; aynı zamanda atölyelerdeki küçük teknik yeniliklerden, gündelik hayatta hissedilen iyileştirmelerden güç aldı. Michelangelo’nun dev freskleriyle aynı dönemde, sıradan bir zanaatkârın geliştirdiği saat mekanizması insanların zamanı daha doğru ölçmesini sağlıyordu.

Büyük sözlerin hayat bulabilmesi için küçük adımlar gerekir. Bugün de toplumun güveni, görkemli sloganlardan çok, gündelik yaşamda ölçülebilir değişimlerle yeniden inşa edilebilir.

Ama bu yalnızca bugünün sorunu değil. Kavramların aşınması, geçmişin izleriyle birleşerek toplumların hafızasına kazınır.

Kültürel hafızanın ağırlığı

Hiçbir toplum boş bir sayfadan başlamaz; geçmişin kırılmaları kuşakların duygu tonunu belirler. Evlerdeki fısıltılar, okul bahçelerindeki temkinli cümleler, sokaktaki ihtiyat… Bunlar gizli bir müfredattır.

Öğrenilmiş kaygı bazen hayat kurtarır ama sürekli açıksa geleceğe dair ufku daraltır; ‘uzun vadeli plan‘ yerini ‘bu haftayı atlatma‘ya bırakır.

Yine de tarihte toplumların kriz dönemlerinden çıkabildiğini unutmamak gerekir. 20’nci yüzyılın savaş yorgunu Avrupa’sı, kısa sürede sosyal devlet kavramını inşa etti. Goethe’nin dediği gibi, “Geçmişin gölgesi, geleceğin ışığını tamamen söndüremez.” Hafıza bazen yük, bazen de direncin kaynağıdır. Fakat hafızanın ağırlığı, çoğu zaman toplumu bir ‘bekleme hali‘ne de sürükler.

Sessizliğin anatomisi

Bu kültürel yük, topluma aynı zamanda bir ‘bekleme hali’ kazandırır. Toplum, gelmeyen bir rahatlamayı beklemeye başlar. Bekledikçe yorgunluk birikir, cümleler kısalır, semboller aşınır.

Yine de beklemek tümüyle pasiflik değildir. Psikoterapideki duraklama nasıl anlamı yoğunlaştırıyorsa toplumsal ölçekte de kısa bir geri çekilme sinir sistemine ‘dinlen’ sinyali verebilir. Sessizlik bazen tükeniş değil, toparlanma öncesidir.

Ama sessizlikle birlikte bilgi akışı hiç durmaz; bu da zihni başka bir yönden yorar.

Gerilim ve dikkat

Bugünün bilgi akışı sadece içerik değil, ritim de taşır. Bildirimler, son dakika başlıkları, karşı yorumlar… Dikkat, en kıymetli kaynağımızdır. Sürekli parçalanan dikkat, derinleşme kapasitesini kaybeder.

Zihin, bilgiyi kısa videolardan, hızlı akışlardan almaya yönelir; fakat bu, sindirme becerisini köreltir. İnsan, pimi çekilmiş bomba gibi dolaşmaya başlar. Sürekli gerginlik, yoğun duygu karmaşası içinde insan yorulur. Daha doğrusu tükenir.

Bu noktada bazıları geri çekilmeyi seçer. Bu geri çekilme bazen yıkıcıdır, bazen de iyileştirici.

Apatinin iki yüzü

Kimi zaman çözüm, geri çekilme biçimindedir. Apatinin tek bir türü yoktur: yıkıcı apati umudu tüketir, yaratıcı apati ise sinir sistemine mola verir.

Haberi tamamen kapatmak yerine belli zamanlarda, belli kaynaklardan almak; tartışmayı terk etmek yerine hızını azaltmak… Bu öz-düzenleme artık bireysel lüks değil, kamu sağlığı meselesi.

Apatinin yaratıcı yüzü, insana yeniden nefes alanı açar. Böylece kişi yalnızca katlanan değil, yeniden düşünebilen bir özne haline gelir.

Yorgunluktan dayanıklılığa

İnsanın doğası kesintisiz gerilimi taşımaz. Sürekli seçim, sürekli kriz, sürekli gerginlik yalnızca politik alanı değil, ruh sağlığını da aşındırır. Ama yorgunluk her zaman çöküş değildir; bazen ritmi insana göre ayarlamanın çağrısıdır.

Bugünün ihtiyacı büyük reçetelerden çok küçük alışkanlıklar, yüksek perdeden konuşmalardan çok sakin temaslardır. Toplumların bağışıklık sistemi de tıpkı bireylerinki gibi dinlenme ve anlamdan beslenir.

Peki bu alarm ikliminde, birey kendi sağlığını nasıl koruyabilir?

Sağlıklı kalmanın yolları

Bu iklimde ruh sağlığını korumak, büyük ideallerden çok günlük pratiklerle mümkün:

• Haber diyeti: Haber akışını sabah ve akşam kısa bir pencereyle sınırla. Kaynağı güvenilir birkaç mecraya daralt.

• Bedenin akıllı hafızası: Kaygı zihinde başlar ama bedende sürer. Düzenli yürüyüş, nefes çalışmaları ve yeterli uyku, sinir sistemini yeniden ayarlar.

• Mikro ilişkiler: Geniş tartışmalar yerine yakın çevrede küçük, güvenli sohbetler kur. Tartışmanın amacı kazanmak değil, birbirini anlamak olsun.

• Yerel katılım: Büyük kampanyalar yerine küçük ve yakın hedeflere odaklan. Mahallede bir etkinlik, okulda bir girişim, işyerinde küçük bir iyileştirme…

• Sanat ve ritüel: Müzik, edebiyat, resim ya da basit günlük ritüeller zihne yeniden anlam taşır. Savaş sonrasında insanların şarkılarda, tiyatrolarda, küçük sokak konserlerinde yeniden nefes bulması gibi.

Alarmdan ritme

Toplumsal yorgunluk doğaldır; anormal olan, kesintisiz alarm hali. Kaygı, umutsuzluk, hatta geri çekilme bir zayıflık değil, insanın kendini koruma yolu. Ancak bu savunma kalıcı hale gelirse toplumda canlılık kaybolur, birey kendini yalnızca ‘dayanan’ bir varlığa indirger.

Oysa asıl güç, alarmın dayattığı kesintisiz uyarıda değil, ritmin insana verdiği dengededir. Ritim; nefesin, sözün, ilişkilerin temposudur. Alarm hep dışarıdan gelir, ritim içeriden doğar.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, büyük sloganların parıltısı değil; küçük, sürdürülebilir, somut adımlar. Bir komşuyla edilen sohbet, bir mahalledeki küçük girişim, haberi seçerek takip etmek, sanatla veya ritüelle nefes almak… Bunlar alarmı susturmasa da sesini kısar, zihne alan açar.

Toplumlar da bireyler gibi ancak ritim bulduklarında güçlenir. Alarm bizi tüketir; ritimse yeniden kurmaya, yeniden etkilemeye çağırır.