PKK ile de ilişkilendirilmek istenen Fidan, benzer tuhaflıkta yaftalamalarla hâlâ hedefte. Bu kez tozlu raflardan indirilen Selam Tevhid örgütü üzerinden. Hani “ah bakınız Uğur Mumcu’nun katilleri” diye 2000 yılında Hizbullah’ın İstanbul’daki karargâhına düzenlenen baskın sırasında “bulunan” mektup sayesinde “keşfedilen” ve “İran maşası” diye lanse edilen şey. Gülen Cemaati’ne yakın yayın organları “casusluk” suçundan tutuklanan polislerin hükümetin bu örgüt üzerinden İran’la kurduğu bağları deşifre ettikleri için kurban edildiklerini savunuyor. Reza Zarrab ve Halk Bank üzerinden yürütüldüğü iddia edilen kaçak altın ticaretini de iktidar ve İran arasındaki “özel” bağlarla ilişkilendiriyor.
… Fakat iktidarın tüm günahları aynı zamanda ve ısrarla hükümetin sözde İran aşkına dayandırıldığında insan sormadan edemiyor. Nedir bu Gülen Hareketi’nin kemikleşmiş İran takıntısı? Rasyonel bir açıklaması var mıdır? Örneğin yürütülen mantık şu mudur? “Küresel çapta büyümek için 1- Radikal İslamcı olmadığını kanıtlamak. 2- Amerika’ya kendini kabullendirmek. 3- Bunun temel şartı olarak İsrail karşıtı olmadığını, hatta dostu olduğunu göstermek. 4- Bunun en kestirme yolu ise İran karşıtı pozisyon almak…” “İyimser” yorum bu.
Ancak bir ihtimal daha var: Gülen Cemaati özünde Şii düşmanı mıdır? Veya soruyu tersinden soralım. Gülen Cemaati mezhepçi reflekslerle mi hareket ediyor? Cevabı beklenen sorulardan biri de bu.