NUR BANU KOCAASLAN
Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’a giden çoğu yazar ve sanatçı 33 kişi ile iki otel görevlisinin Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülmesinin üzerinden 21 yıl geçti.
Katliam hakkında siyasilerin söyledikleri hiç unutulmadı, uzun süren yargı süreci şaibelerle ilerledi. En son 2012 yılında beş sanık hakkında zaman aşımı kararı verilerek davanın düşürülmesi ise vicdanları bir kez daha yaraladı.
Madımak Katliamı’nın 21’inci yıl dönümünde, otelde hayatını kaybeden sanatçı Hasret Gültekin’in eşi Yeter Gültekin, Sivas’la yüzleşmemenin 21 yıldır iktidarları da aşan bir devlet geleneği olduğu görüşünde: “Sivas söz konusu olduğu zaman adaletin simgesi olan kadının sadece gözü değil, eli kolu da bağlıydı. Elinde terazi yoktu, çünkü hiç adalet yoktu.”

Gültekin, Madımak’la yüzleşmeyen devlet sürekliliğinin yansımalarının bugün Gezi’ye bakışta da bulunabileceğini dile getiriyor ve ekliyor: “Bu yüzden Ethem’in de davasının 20 yıl süreceğine inanıyorum, Berkin’in de.”
‘Sivas ilk değildi, son da olmayacağı belliydi’
Bu sene 21’inci yılını geride bırakıyoruz Madımak Katliamı’nın. Dava sürecinde neler yaşandı bu 21 yılda, özetleyebilir misiniz?
Sürece geçmeden önce Madımak’a sebep olan koşulları değinmek isterim biraz, bunu yapmadan dava sürecinde de neler olduğunu anlamayız.
Sivas, hem Alevilere hem de aydınların ilk katli değildi. Son olmayacağı da o gelişten belliydi. Aleviler her siyasi bunalımda katledilenlerin başında gelmişti. Alevilerin katledilmesi iktidarda kim olursa olsun ‘Camileri ateşe verdiler, dinsizler bunu yaptılar’ gibi bahanelerle siyasi bunalımlardan çıkmanın B planıydı.
Sivas’ı ilk yapan ise 15 bin insanın yüzlerini bile gizleme ihtiyacı duymadan, güpegündüz, kameraların önünde, sekiz yaşında çocuklarını katliama getirerek işlediği bir cinayet ve toplu öldürme olması. Sivas bu anlamda bir ilktir. Polisiyle, askeriyle, siyasi çevreleriyle, il mülkiye amirleriyle herkesin ağız birliği içinde olduğu ve otelin içindekileri halk görmediği bir katliam olması sebebiyle bir ilktir.
Yıllardan beri konuşulur, siyasi otoritenin ‘Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getiremezdik’ yollu yaklaşımı. Dönemin başbakanı Çiller de, ‘Otel dışındaki halkımıza çok şükür bir şey olmadı’ demişti.
Çiller’in halkı değildi evet, en azından o konuda dürüsttü. Asıl dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in direktifi ‘Askerle halkı karşı karşıya getirmeyin’ olmuştu.
O gün otelin önünde üç beş polis vardı ve otele sırtı dönük duruyorlardı. Koruyacağınız insana yüzünüzü dönersiniz, sırtınızı değil. Asker en büyük tugaylarından birine sahip orada ama o gün ne hikmetse yoktu. 15 piyade gönderiyorsunuz oraya, o da ‘Asker Bosna’ya’ lafını duyunca geri dönüyor.
Öyle bir şehirde 15 bin insanın toplanmasına göz yumuyorsunuz. Bunca darbe olan, üç kişi toplanınca hemen dağıtılan Türkiye’de böyle birşey mümkün mü?
Bütün konukevleri dolu, bütün misafirhaneler dolu; onca yetkili ne oluyor bu şehirde 15 bin insan niye toplandı diye kendine sormadı mı? Bütün bunlar Sivas’ın çok önceden planlandığını gösteriyor kanımca.
Dönemin ANAP lideri Mesut Yılmaz, Çiller’le kanlı bıçaklıydı o dönem, Demirel’le de. Ama nasıl olduysa birden bire Sivas konusunda hem fikir oldular. Demek ki devletin sürekliliği anlamında sessiz bir mutabakat da varmış bu ülkede.
Bir keresinde demişti Yılmaz, “Abartmamak lazım, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilir” diye. Çünkü umurunda değildi, orada ölenler Alevi ve aydınlardı, solculardı. Demek ki iktidarlar üstü bu durum ve devletin Alevilere bakışında bir süreklilik var.
‘Başbakan’ın benim çocuğumla ilgili sözü var mı?’

fotoğraf: twitter @sipesipik
Şu an da bu süreklilik devam ediyor diyebilir miyiz?
Tabii ki! Başbakan Tayyip Erdoğan ne demişti zaman aşımı duruşmasının öncesi günlerde, “Yazıktır, o sanıkların da çocuğu var.” Eğer o adamın çocuğunu düşünüyorsan, sen de babasını vurduğun çocukları düşünmek zorundasın, ya da benim babası ölen çocuğumu düşünmek zorundasın. Başbakan’ın benim babasız kalan çocuğumla ilgili söyleyecek birşeyi var mı peki?
Bu zihniyetin yargı sürecine yansıması nasıldı?
Duruşmalar sahipsiz kaldı. Bunu da biliyorduk. Bir tek Çağdaş Hukukçular ve Barolar Birliği ilk defa bu davada taraf oldular ve bizim avukatlığımızı yaptılar.
DGM’den itibaren devletin mutabakat içinde olduğunu, yargıya nasıl müdahil ettiğini ilk günden beri izledik. 15 bin insanın katıldığı bir katliamın tutanaklarının tutulduğu bir şehirde tutuklananların sayısı 190 ve iddianemenin hazırlanma süresi 20 gün. Bu 20 gün de adli tatilin olduğu bir dönem.
Sonrasında gerçi garip bir şey oldu. DGM’nin kararları Yargıtay’a gitti. Biz sanıkların cumhuriyeti hedef alarak bu katliamı yaptıkları suçundan yargılanmalarını istiyorduk. DGM ise insanların dini inançlarına tahrik nedeniyle yapıldığı gibi gerekçeler üzerinden gitmişti. Tek memnun olduğumuz şey Yargıtay’ın bu kararı bozarak ‘Hedef cumhuriyettir, bu katliam o yüzden yapılmıştır’ kararı. Yargıtay bu kararı bozup gönderdikten sonra 33 idam kararı geçti, o da ileride müebbete çevrildi.
‘Bizim 100 avukatımız varsa onların 200 avukatı vardı’
Avukatlarımızın söylediği birşey vardı, ‘Bu katilleri kimse savunmaz’ diye. Ama bizim 100 avukatımız varsa, onların 200 avukatı vardı.
Davalarda bize çakmak, bozuk para atarlardı, halbuki bunları taşımaları yasaktı.
Sivas tutukluları eşleriyle görüştü, cezaevinde çocukları oldu, çocuklarına Hizbullah ismi koymak isteyenler bile oldu. Kırmızı bültenle arananlar Sivas’ta nikah kıydı.
O yüzden Alevilere karşı bir süreklilik var diyorum, 93’ten beri olanların vebalini sadece AKP’nin üzerine atamayız.
Aranan sanıklardan biri örneğin, Fransa’da ortaya çıkıyordu ama Türkiye onları ‘İzinsiz yürüyüşe katılmıştır’ diye Fransa’dan talep ediyordu. Fransa da tabii iade etmiyor, çünkü Fransa’da bu suç değil ki!
Bütün sanıkların ifadesi aynıydı, ‘Ben oradan geçiyordum, kaldırımda duruyordum, olayları izledim’ dedi hepsi. Ama hiçbir pişmanlık ifadesi yer almamasına rağmen iyi halden indirim aldı.

sevgiyle mutluluktan dönsün’ sözünü bıraktı.
‘Kamu görevlisi insanlığa karşı suç işler de manav mı işlemez?’
Zaman aşımı davası peki?
Yine aynı şey. Savcı uyurdu, sandalyesinin etrafında dönerdi, uykusu geldiğinden mi hayır, tamamen psikolojik harp amaçlı.
Hakim 19 yıllık dosyayı bilmiyordu, Bakan’ın isimleriyle açıkladığı sanıklar için ‘Hangi sanık aranıyor’ diye soruyordu? Zamanaşımı kararı açıklanmadan önce sanıklarla aramıza polis yüzü bize dönük şekilde girince anladık, karar belliydi.
Cafer Erçakmak (dönemin Refah Parti’li Belediye Meclisi üyesi) hakkında, öldüğü için, ‘İnsanlığa karşı suç işlemiştir’ kararı çıktı ama diğer sanıklar hakkında gerekçede kamu çalışanı olmadıkları için ‘İnsanlığa karşı suç diyemeyiz’ denildi. Böyle bir hukuk anlayışı olabilir mi, insanlığa karşı suçları sadece kamu çalışanları mı işler? Bu maddeyi getirdikleri yurtdışında kamu çalışanı insanlık suçu işler de manav işlemez mi diyorlar? Zaman aşımının tek hedefi ‘sözde’ arananların sicilinin temizlenmesidir.
O gün Ankara’da mahkeme önünde de binlerce kişi vardı.
Sonrasında dışarı çıktığımızda kararı açıklamak için avukatımızdan sonra üç beş cümle kurdum kurmadım, ‘Bu dava bitmemiştir, bizi yalnız bırakmayın. Bu davaya 5 bin kişi geldiğimiz takdirde sonuç alırız’ dedim ve hiçbir uyarı yapılmadan gaz bombalarına maruz kaldık. Bunu bizi televizyondan izleyen insanlar zamanaşımı kararından vicdan azabı duymasın da gaz bombaları fotoğrafı akılda kalsın diye yaptılar.
Bu sahiplenmenin sebebi sizce neydi?
Birebir eliyle ve emriyle değilse de devletin üst kademeleri bu katliamdan haberdardı ya da katliama göz yumdular. Seneler sonra biz vazgeçmeyince birileri ortaya çıkıyor ‘Özel harekattandık, Sivas’ı biz yaptık’ diye. Ben inanıyorum o açıklamalara şahsen, ama o insanlara bunu yaptıran kimdi?
Asıl bunu açıklaman gerekiyor, sana bunu yaptıran sistemi açıklaman gerekiyor. Senelerce korkutulduk kontrgerilla, gizli güçler diye. Bunun adını koysak ya, 50 yıldır başımıza ne geldiyse Demirel’in şapkası altından çıktı. Bunu bilmezseniz, Mehmet Ağar’ı da bilmezsiniz, Doğan Güreş’i de, Çiller’i de.
Sorumlular arasında Temel Mollaoğlu’nu diğerlerinden ayırırım; dönemin belediye başkanı olarak birebir sorumludur, bu katliam onun emri ve eliyle desteklidir. Kaldırım taşlarını bir gün önce oraya yığan, ‘Gazanız mübarek olsun’ diyen, 15 bin insanı oraya yerleştiren kendisidir.

Devletin kayıtsızlığı karşısında, yargılama sürecinde halkın desteği ne kadardı?
O zamanlar, böyle bir katliama karşı çıkan, her şeye rağmen ‘Ben memleketimde böyle şeyler olsun istemiyorum’ diyecek dindar bir kesim bekledik, çok umut ettik. Olmayınca da çok şaşırdık.
Solingen’de beş Türk’ün yakıldığı tarih 29 Mayıs 1993’tür, arada bir ay var, sonrasında Sivas’ı yaşadık. Biz Hasret’le Almanya’da sokağa çıktığımızda çok mutlu olmuştuk, şehir merkezinde onlarca insan vardı. Örgütlenmeden, sivil cesaretle, herkes elinde bir mumla inmişti. Hasret’le birbirimize ‘Demek ki bu ülke geçmişinden, 2. Dünya Savaşı’ndan dersini çıkarmış’ demiştik.
Biz bunu maalesef Sivas’ta görmedik. Ne aydını ne sanatçısıyla, sadece tek tük sesler çıktı, Alevi sanatçılar ve aydınlar dahil. Röportaj veriyorlardı mesela, hayır ben senin röportaj vermeni değil adliye önünde benimle gaz yemeni bekliyorum.
Ankara’da 1 milyon insan yürüdü, sanatçı yoktu. Bence duruşmalardan da vahim olan buydu. Asım Bezirci, Metin Altıok, Uğur Kaynar, Nesimi Çimen, Behçet Aysan, Hasret Gültekin gibi isimler yok oldu. Bu insanları öldürerek Türkiye’nin sanatsal dünyasını daha da çorak hale getirdiniz.
Eğer siz sanatçı, aydın vs olarak Sivas’ta 12 yaşında çocuğun, aydınların, sanatçıların ölümüne kayıtsız kalabiliyorsanız, bugünlere de şaşırmayacaksınız, Gezi’ye de şaşırmayacaksınız. Üstelik bundan sorumlusunuz da. Bu insanların bugün iktidardan daha vicdanlı davranmasını bekleme gibi bir lüksü yok.
Burnunuzun ucunda yaşanan şeylere sırtınızı dönerseniz başınıza geldiğinde de şaşırmamalısınız. 21 yıldır bu duruşmalara tek başımıza biz mi katılmak zorundaydık?
Süreklilikten bahsettiniz…
Aleviler şu zamana kadar bütün partiler için olduğundan daha çok AKP için tehlikelidir. ‘Aleviler Cumhuriyet’in bekçileridir’ lafı vardır ya, mesela bakanı, başbakanı olamazsın da bekçisi olursun ancak.
Şaka bir yana, AKP sistemi değiştirebilir, Cumhuriyet’i değiştirebilir belki ama Alevileri değiştiremez. Çünkü Aleviler’de onun aksine şiddet yoktur, şiddetsiz siyaset yapar. Bunu da AKP bir tehlike olarak görüyor.
Madımak’ın kamulaştırılması bizim yıllar süren ısrarımızın bir sonucudur. Bu da AKP’nin siyasi taktiklerinden biridir evet ama bizim ısrarımızın bir sonucudur. İlk yıl 1994’te 50 kişiydik başladığımızda, bıraktığımızda 50 bin kişiydik. Damlaya damlaya taşı delmeye çalışan inadımız bunu başardı.
‘Gezi davaları da uzun sürecek, dayanışmamız gerekiyor’

Gezi anneleriyle de temasınız var, bunu anlatabilir misiniz biraz?
Gezi ailelerinin yaşadığı acıyı görünce çok üzüldüm. Eylül’de Ethem’in ailesiyle AİHM’e dava dosyası teslim edilirken görüşmüştük. Ali İsmail Korkmaz’ın da anne babası vardı. Gazi’de de aynı şey olmuştu, hiç tanımadığınız insanlarla aile gibi oluyorsunuz. Bu Anneler Günü’nde de Gezi annelerini Almanya’ya davet ettik.
Ahmet Atakan, Berkin Elvan ve Ethem Sarısülük’ün annesiyle Almanya’nın dört eyaletinde toplantılar yaptık. Toplantılarda, gösterilerin neden gerçekleştiği konuşuldu, baskı ortamı konuşuldu, son iki hafta hatta Soma’ya denk geldi.
Anneleri çok zor ikna ettik, Ethem’in annesi özellikle “Ben apolitik bir insanım böyle bir derdim yok ki gezeyim de anlatayım” demişti. Ama geldikten sonra bu kadar sayıda insanın onları düşündüğünü görmenin kendisine çok iyi geldiğini söyledi.
Bunu niye yaptık? Çünkü Ethem’in davasının da 20 yıl süreceğini düşünüyorum, Berkin’in de. Ahmet Atakan’ın davası açılamadı bile. Bu davaların uzun soluklu davalar olduğunu gördüğüm için bu ailelerle de dayanışmak gerektiğini düşünüyorum.
Son olarak şunu söylemek istiyorum. 20 yıldır bu davaları takip ediyorsam amacım, bu davanın toplum nezdinde doğru anlaşılmasını sağlamak. ‘Yok Aziz Nesin şöyle dedi, Kızılbaşlar da böyle yapıyordu da tahrik oldu’ algısının yıkılması gerek. Çünkü hiç kimsenin dini ne olursa olsun insanların bu şekilde yakılarak, yargısız infaza uğramasını kabul etmemesi gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal barışa da ancak bu şekilde ulaşılır.
Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Otele 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı ismini vererek Sivas’la yüzleşilmez. Madımak bizim dediğimiz şekle, yani ölenlerin anısına adanmış bir müzeye dönüştürülene kadar devam edeceğiz. Belki biz o katillerin ismini oradan sildiremeyeceğiz ama çocuklarımız sildirecek. İnsanların kendisini eşit vatandaş hissettiği bir ortamda bunu sağlamamız gerekiyor. Roboski’deki anaların, Gezi’deki anaların, Sivas’taki anaların herkes için adaleti getirebileceğine inanıyorum. Yoksa Erdoğan barış vaad ettiği için değil. İspanya’daki analar gibi ‘No Pasaran’ diyebilmemiz gerek belki de!